İÇİNDEKİLER
Title Image

Kabakçı Mustafa

Reşat Ekrem Koçu
Reşat Ekrem Koçu - Kabakçı Mustafa

Kabakçı Mustafa

Reşat Ekrem Koçu, giriştiği yeniliklerle devletin çöküşünü önlemeye çalışan genç padişah Üçüncü Sultan Selim ile ona karşı olan çıkar çevrelerinin düzenledikleri olayları; “Tahtını örümcek ağları sarmış bir genç hükümdar, Yeni nizam, benli halime, i̇ngiliz donanması ve İstanbul dalkılıçları, yine büyük gaflet, acı hakikatler, Karadeniz boğazı kaleleri yamakları, Rumeli kavağı ve Büyükdere cinayetleri, Büyükdere Çayırı yemini, kabakçı, bir anda hiç olan emekler, kan defteri, soygun, devlet ve memleket sultan Mustafa’nındır, kabakçı’nın meydan Divan’ı, ağlanacak durum, Ordu’da ihtilal, bir ortaoyunu: İstanbul satıldı, Marşan’ın kızları, i̇stanbul vakaları, şeytan Emin Efendi ile bursalı Emin Efendi, su destisi su yolunda kırılır, laz softa vakası, zincirleme entrikalar, yamakların baskını, arap saçı, İstanbul yolunda, Uşak eli ve hanım eli, zifaf gecesi, son satırlar, garip esrarengiz tesadüf” diye bölümlendirerek, yüz betinde öykülüyor.

 

“Kabakçı Mustafa”, “Bir Serserinin Romanlaştırılmış Hayatı” başlığı ile yayımlanan betik, Reşat Ekrem Koçu’nun gerçek bilgilere dayandırdığı, akıcı bir dille, bir meddah biçemiyle anlattığı olayları; olaylara, kişilere ilişkin Sabiha Bozcalı’nın çizdiği ona yakın kara kalem betizleri içeriyor.

 

Reşat Ekrem Koçu’nun, “Türk Zaferleri”, “Kösem Sultan”, “Fatih Sultan Mehmet”, “Dağ Padişahları”, “Yeniçeriler” gibi yakın dönem Türk geçmişi ile İstanbul temelli çalışmalarının güzel bir örneği olan “Kabakçı Mustafa”, gerek Türkçenin akıcı duruluğuyla gerekse abartılı yergi, övgü tuzağına düşmeyen yalınlığıyla Türk yazınının, çağı geçmeyen yapıtları arasında yer alıyor.

KABAKÇI MUSTAFA'dan...

Yeni Nizam

 

Üçüncü Sultan Selim, Rusya ve Avusturya ile yapılmakta olan harbin aleyhimize geliştiği sıralarda tahta oturmuştu. Padişahlığı on sekiz yıl kadar sürdü; devri türlü iç ve dış gailelerle geçti, öylesine ki kısaca nakli bile koca bir cilt doldurur ve bu devri “Kabakçı Vak’ası” denilen kanlı bir ihtilâl kapadı. Türkiye’de devlet gücüne indirilen en ağır darbelerden biri olan ihtilale kadar bu devri, atlama taşlarına basarak aşmaya çalışalım.

 

20.000’den fazla şehit verilen Buza bozgunundan sonra Ruslar Bükreş’e, Avusturyalılılar Belgrad’a girdiler. 30.000 şehitle de Tuna ağzında İsmail Kalesi düştü.

 

Sultan Selim’in tahta oturduğu yıl, 1789, Fransız büyük ihtilalinin başlangıcıdır. Fransız milleti kanını su gibi aktararak müstebit kralları devirdi, cumhuriyet ilan etti. Bütün Avrupa’ya hürriyet ve milliyet fikirleri yayılmaya başlayınca müstebit hükümdarlar tarafından idare edilen Avrupa devletleri Fransa’ya karşı birleşmeye mecbur oldular. Bu arada Rusya ve Avusturya da Türkiye ile hemen sulh yapmaya mecbur kaldı. Avusturya ile 1791 Ağustosunda Ziştovi muahedesi imzalandı, Belgrad da dahil aldıkları yerleri geri verdiler. Rusya ile de 1792 Ocak ayında Yaş muahedesi imzalandı. Dinyester nehri hudut kesildi, suyun berisindeki topraklar kurtarıldı.

 

Sulhe kavuşan Sultan Selim hemen ıslahat işine başladı. Osmanlı Devletinin ordusu, mâlî ve iktisadî bünyesi, adlî ve idarî müesseseleri, milletin fikrî seviyesi, cemiyet hayatı “Müslüman Avrupalı” olarak yeniden tanzim edilecekti.

 

Hakikî yahut yalancı şöhret, evvela kendi sahasında selâhiyet sahibi bilinenlerden birer ıslâhat lâyihası (yazanağı) istedi; bunları bizzat okudu, ayıkladı; ve işe ordudan başladı. Bir “Umûri Cihadiye Nazırlığı” kurdu; bu nazırlık “talimli asker” işi ile meşgul olacaktı.

 

Yeniçeriler tâlim kabul etmedikleri için bu ocağın artık kaldırılması lazımdı. Fakat ferman dinlemez yeniçeriler ancak silah kuvvetiyle dağıtılabilirdi; Sultan Selim onların mukadderatını, istikbalde yapacağı ıslahatın gelişmesine bıraktı. 1793’te padişahın ve sarayın, ve İstanbul civarındaki mîri kasır ve sarayların muhâfızları olan “Bostancı Ocağı”na bağlı bir “Bostancı Tüfekçisi Ocağı” kurdu. Fransa’dan ve İsveç’ten muallim zabitler getirerek evvela 1600 neferle işe başladı, bunlara “Nizamı Cedit Askeri” denildi.

 

Bir sene sonra, 1794’te Nizami Cedid Askeri için biri Üsküdar’da, biri Levent’te iki büyük kışla yapıldı, Üsküdar kışlasına padişahın adına nispetle “Selimiye Kışlası” adı verildi ve Nizamı Cedit askerinin kadrosu 1600 neferden 12.000 nefere çıkarıldı. Bu askere serpuş olarak Bostancı Külâhı kabul edilmişti. Üniforma olarak da zamanımızda köylülerimizin giydiği külot pantolonları andırır çuha çakşır, beli kemerli ceket giydirildi. Silah olarak da devrin en yeni süngülü tüfekleri verildi.

 

Yeniçerilerin biri Şehzadebaşı’nda “Eski Odalar”, diğeri Aksaray’da “Yeni Odalar” denilen kışlalarındaki hayat, başıboş bekâr uşaklarının han odası hayatından farksızdı. Nizamı Cedit kışlalarında sert asker disiplini kuruldu, hatta Avrupa ordularının örnek alabilecekleri kışlalar oldu.

 

Bu yeni askerlerin masraflarını karşılamak için de “İrâdı Cedit” adıyla yeni vergiler konmuştu. Nizami Cedit’in mâli işleri de “İrâdı Cedit Defterdarlığı” denilen müstakil bir nazırlığın (bakanlığın) eline verildi.

 

Yeniçeriler, Bostancı Ocağı’na bağlı Nizamı Cedit askerlerinin kâfi derecede çoğaldıktan sonra padişahın talimli muhafızları olmaktan çıkarak asıl orduyu teşkil edeceğini, kendi köhne, disiplinsiz ocaklarının da kaldırılacağını sezmişlerdi, fakat Nizamı Cedit’in ummadıkları süratle bir sene içinde 1600 neferden 12.000 nefere yükselmesi karşısında ses çıkaramamışlardı. Yeni bir fitne çıkarmak için fırsat gözleyerek sindiler.

 

Bu arada padişah ulemânın durumunu da ele aldı. Medreselerde ilim ile meşgul olan müderris efendilerle mahkemelerde adaleti temsil eden kadı efendilerin çoğu bir cübbeyle kavuktan ibaretti, cahildi; “silsile” dedikleri otomatik bir kıdem usulü tutulmuş, yukarıdaki mevkiler boşaldıkça aşağıdakiler yükseliyordu, hatta en yüksek ilmiye makamları için ilim ile ehliyet aranmıyordu. Aralarında kendi kendilerini yetiştirilmiş kıymetler vardı, ders verdikleri medreseler ışıldar, kadı oldukları yerlere adaletin huzurun, güveni gelirdi, Sultan Selim bundan böyle ilmiye tayinlerinin imtihan ile olmasını emretti ve pek tabiidir ki ulemâ efendilerin çoğunluğu bu genç ve aydın padişahın düşmanı oldu. Bu yobazlar ellerini katrana batırdılar, damgayı bastılar: Gâvur Padişah!

-Müslümanların şahbaz dilâver evlatlarının frenk kamçısı altında tâlimi ne revâdır!.. Talim gâvur işidir… dediler.

 

Bir cuma günü Ayasofya Camii’nde sünnetler kılınırken mihrap tarafındaki cemaatin içinden bir meczup Magripli (o zaman Trablusgarp, Tunus ve Cezayir halkından olanlara verilen isim) ayağa kalktı, Arapça bir takım küfürler savurarak kuşağının kıvrımından çıkardığı demir bir gülleyi hünkâr mahfilinin kafesine fırlattı. İkinci gülleyi atmak üzereydi, cemaat tarafından yakalandı, zabıtaya teslim edildi, Sultan Selim’in emriyle camiden çıkarılıp Bâbıhümâyun önünde başını vurarak idam ettiler.

 

Bu suikast nümayişi Sultan Selim’i yolundan çeviremedi. Sıkı disiplin altına alınan Tersanede hummalı bir faaliyet başladı. Heybeliada’da, kalyonlara güverte zâbiti yetiştirecek yeni bir bahriye mektebi açıldı. Kara ordusunun topçu, kumbaracı, lağımcı ocakları da yeniden nizama kondu. Kurulan asker mekteplerinde okutulmak üzere garp dillerinden fen kitapları tercüme edildi. Ve bütün bu yapılan işler bizzat padişahın huzurunda karar altına alındı. Kafası garp medeniyetinin hayranı ve yüreği tertemiz Müslüman genç padişah yerli sanayii de korumak istedi, tebasına örnek olmak için esvaplarını o zamanlar pek moda olan Venedik ve Fransız kumaşlarından değil yerli kumaşlardan yaptırdı. Şehzadeliğinde yazdığı bir şiire tam sadakat gösteriyordu:

Lâyık olursa cihanda bana tahtu devlet

Eylemek mahsı safâdır bana halka hizmet!

 

b. 9-12

EDE YAYIMCILIK

bilgi@edekitap.com
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız

Yorumunuzu Ekleyiniz