Üç İstanbul
Betiği 1976 yılındaki baskıya hazırlayan Rauf Mutluay, ön sözde, öykünün geçtiği dönemi, dönemin olayları; özellikle yazınımızın dönemdeş kişileriyle ilgili genişçe bilgi verir; Mithat Cemal Kuntay’ın, “Üç İstanbul”u töretim ortamını, betiğin içeriğini özetler: “Kitabın ilk 336 sayfası İstibdat İstanbulunu, 336-368 arası İkinci Meşrutiyet umutlarından Harbi Umumi karanlığına gelişi; 368. sayfadan sonrası mütareke payitahtıyla aynı zaman koşutluğundaki Savaş Anadolusundan haberleri içine alır. Son yüz sayfa, çürümüş İstanbul’un, daha Ankara’ya taşınmamış kalıntılarıyla hesaplaşmadır.”
Bitirilmiş Darülfünun kapısından birlikte çıkan üç genç hukukçunun gittikçe genişleyen yaşam yollarında, devletimizin değişimi ile birlikte gelişen otuz yıllık ömür yazgıları.
Bir özellik daha var. Üç İstanbul gerçek belgelere ve yaşamış kişilere dayalı bir siyasal romandır. Mithat Cemal, Adnan’ın Hidayet’e yakınlığını anlatırken bunu kendisi belirtir: “Adnan’ın ‘Yıkılan Vatan’ adında siyasi bir roman yazdığını duyunca Hidayet, ona salonlarını açmış, gitgide dost olmuşlardı. Yalnız Adnan’ın ucuz terziden giyinmesine, Hidayet bir türlü alışamıyordu…” (b.36)
“Tek Romanlı Yazarlar” ulamında görülen Mithat Cemal Kuntay da, yazımı uzun yıllar alan, İlk Baskısı 1938 yılında yapılan, “Üç İstanbul”un töretim sürecini, çeşitli söyleşilerinde açıklar: “Ben bir muaşeret romanı yazıyorum. Çünkü İstanbul’u ilk softasından son levantenine kadar tanırım. Beyoğlu’ndaki konsolos medeniyetini Fatih’teki kurunuvustayı yakından bilirim. Bana kolay yazmak biraz ayıp geliyor. İnsan kolay yazıyorsa, bence hiç yazmamalı.
Ben üç devri ev ve insan örneklerinde göstermek istedim. İnsanlar evleriyle karmaşık dururlarsa bir devre çok güzel ifade ederler. İstanbul’da on-on beş tane prototip ev tanırım. Avrupalı olmak isteyen gülünç ev; Avrupalı olan milliyetsiz ev, kütüphanesiz ağıl ev; tablo diye duvarına sahibinin büyütülmüş fotoğrafı açılan kaba ev; pancurlu eve namussuz diye garaz olan kafesli ev; 31 marta gebe olan cumbalı evler; bir de zarif tespihleriyle, ince kalemtraşlarıyla, Beykoz vazolarıyla, Üsküdar çatmalarıyla eski eşya medeniyetimizi gösteren derin, sessiz evler…
Bir defa bilmediğim ve görmediğim hiçbir şeyden bahsetmedim. Maçka’da, Aksaray’da, Kasımpaşa’da komşularım varken… başka yerden adam getirtmedim… Romancılarımız samimi ev, doğru yemek masası, gerçek yatak vakası yerine kendi zanlarını yazmışlardır. Sonra daha büyük bir kusurumuz var: Romanlarımız da Türk olmaktan korkuyoruz…
Ben üç devri, eşyada ve insanlarda yazdım. Eşyanın ve insanların birbirine sirayetinden alınmış dikkatlerle. Her devrin insanları kadar eşyalarında da o devrin irtikâbını, kirli refahını, haksız fukaralığını göstermeğe çalıştım. Bu insanları, bu eşyaları, bazı aile rabıtaları dolayısıyla olduğu kadar, son resmi vazifemin de beni soktuğu saraylarda, konaklarda yakından tanıdım…”
ÜÇ İSTANBUL'dan...
Bununla on üç gündür ki Belkıs kocasına dargın: Adnan’ın Cevat’a sövdüğünü bir türlü unutamıyor. Halbuki bir düzine Cevat ölse on iki matemi on üç günde, Belkıs unuturdu.
Cevat, hakaret gördüğünün farkında değil. Paris’teyken batakhanelerde dayak yemeye o kadar alışmıştı ki, dayaksız küfür bir tiryakiye nikotinsiz tütün gibiydi.
Belkıs kocasıyla yatak odalarını ayırıyor, yemeklere inmiyor, Adnan, karısını o kadar seviyor ki, içinden hep o haklı!…
Ve Adnan’a göre bile hep Adnan kabahatli!… Nereden bu “kerata” kelimesi ağzından kaçtı?
Bugün Adnan bu dargınlığın on üçüncü gününün bittiğine seviniyordu. Emindi: 13’le dargınlık da bitecekti. Hakikaten, Adnan eve bu akşam müjdeyle geldi: Mısırlı prens Hasan’la karısı Gastein kaplıcalarına gidiyorlardı. Belkıs, kocasının boynuna sarıldı. O kadar mesut olmasını istedi ki, kendisi Avrupa’dayken Adnan’ın sıhhatinin nasıl olacağına şimdiden merak ediyordu. Sonra Cevat’a acıdı: Cevat çocuktu., Adnan onun kusuruna bakmayacaktı: Kimsesizdi o!… Zavallıydı o!…
Kaplıcalara sevincinden Belkıs’ın Cevat’a gözleri doluyordu:
– Hem diyordu; bu çocuk ne zamana kadar evde hapis kalacak. Dışarı çıkmayacak mı bu çocuk hiç? Geceleri bari biraz çıksa da hava alsa!
Adnan düşündü:
– Öyle ya! Geceleri çıkabilirdi Cevat… Fakat yanılıp da gündüz çıkayım demesin. Yakalanırsa Divanı Harbe lâf anlatamayız. Başka şeye benzeme. Yirmi dört saatte idam ederler: Asker kaçağı, lâf değil!
Belkıs:
– Harp çıkınca yollar kapandı. Paris’ten buraya dönemedi. Neden asker kaçağı oluyormuş, anlamıyorum.
Adnan, “Pardon, vatan haini diyecektim,” demek istiyordu; diyemedi, fakat düşünmekle böyle demiş kadar mağrurdu.
İNCİ GERDANLIK
Adnan, Belkıs, hazırlanıyorlar: Gastein’a gidecek olan Mısırlı prens Hasan’ın bu akşam seyahat ziyafetine davetliler. Aynanın karşısında Belkıs’ın siyah kadife elbisesi kalçalarında hiçbir çıkıntıya takılmadan dümdüz yere dökülüyor. Gece elbisesinin siyah kavisinde karısının çıplak omuzlarına bakarak Adnan ayakta… Gerdanlığın kopçasını altın saçın kökünden ilikleyecek, Belkıs’ın hoşuna gidecek. On dakikadan beri Adnan bu saadeti bekliyor.
Kaplıca arkadaşlarına bu gece ziyafete gideceği için Belkıs o kadar neşeliydi ki, ensesinden Adnan’ın beceriksiz parmaklarının çırpınmasına bu gece katlanabilir, hatta belki kocasıyla lâtife de ederdi.
Birden bile bir çığlık koptu. Gerdanlık yoktu; kutu ağzını açmış duruyordu.
Belkıs’ın bu çığlığında öyle bir şeyler vardı ki, gerdanlık bulunsa bile suareye gidemeyeceklerini Adnan hemen anladı; telefona koştu. Belkıs’ın birdenbire hastalandığını Mısır Prensine söyledi; odaya dönerken beyninde hâlâ bu çığlık ötüyordu: En azı bir hafta geçmeden karısı eski sesini bulamayacaktı. Kocası odaya girince Belkıs ağladığına utandı, baygınlık geçirmeye başladı; Adnan kendisini harap etmemesini karısına yalvarıyor, bir başkasını almaya razı oluyordu.
-Başkasını mı alırmışız?
Belkıs kızdı, bayılmak üzere olduğunu unuttu, acı acı güldü: “Babası bu gerdanlığı ona Londra’dan getirtmişti.” Kutuyu uzattı: “Kapağında hususi kuyumcusunun markası vardı.” Hep Adnan’ın talihsizliği: “Adnan’ın aldığı elmaslardan biri çalınsaydı, ağlamak bayılmak Belkıs’ın kibirine dokunacaktı. Fakat, hayır! Adnan o kadar talihsizdir ki, Belkıs’ın bir gerdanlığı çalınacaksa, mutlaka babasının aldığı, mutlaka Londra’dan geleni aşırılacaktı.”
Adnan bu gece farkında oldu: Zengin evlerin ne kadar kalabalık olduğu felaket ve sevinç zamanlarında belli oluyordu: Odalar, sofalar birdenbire kalabalıktı. Anasını hatırladı: “Boş evde ölmüştü; fıkaralık açlık değildi; fıkaralık kimsesizlikti”
Sofalarda kıyamet kopuyordu; Bir aralık herkes suçluydu; yalnız vekilharç Süleyman’dan, bir de Cevat’tan başka… Vekilharç Süleyman çok hiddetlendi: “Eğer bu kale gibi konakta, eğer hanımefendinin üçüncü kattaki yatak odasında, eğer bu inci gerdanlık hakikaten çalınıyorsa, eğer faili meydana çıkmıyorsa, Süleyman’ın artık kendi nefsine de emniyet kalmıyordu, kendi yakasını, kendi eliyle polise teslim edecekti.” Uşak Ahmet o kadar toy ki, suçlular arasında bulunduğunu hatırlayarak yerde, hanımefendinin ağladığına üzülüyor, gözleri doluyordu. Herkes bir anda adliyeci oldu: “Madem ki pencereden ip merdiven sarkmıyordu; madem ki pencereye yakın ağaç yoktu; madem ki konağın hiçbir kapısı kırık değildi…” Evet, Cevat da onlarla beraberdi: “Hırsız içerdendi.”
Bu hırsızlık yüzünden konakta sanki bir nevi hürriyet, müsavat, uhuvvet ilan edilmişti: Uşaklar, hizmetçiler herkes müsavi sesle mütelâasını söylüyor, herkes birbirini seviyor, herkes karşısındakini tasdik ediyordu. Yalnız Cevat bir şey söylemiyor, kollarını göğsünde çapraz bağlamış, düşünüyordu. Nihayet Napoleon alnında Austerlitz güneşiyle başını kaldırdığı, hırsızı bulmuştu: Süklüm büklüm bir köşede duran Ahmet!… Fakat birden bire söyleyemedi. Ancak, Cevat bilmiyordu: Hırsızın kim olduğunu asıl Adnan anlamıştı; çünkü Adnan bir haftadan beri gördüğü, duyduğu bilmeceleri şimdi halletmişti: Cevat bir haftadan beri gerdanlığı yiyordu; dokuz takım elbise; yedi düzüne çorap; beş kutu iç çamaşırı; kol, spor, cep, balo saatleri… Sonra Çanakkale’de genç ölüler üst üste yığılı olduğu için borsada bir buçuk milyon lira kazanan çenesi, sırtı şişman bir yahudi vardı; bu yahudiye inat Cevat’ın Tepebaşı’ndaki Macar kadınına bir haftadan beri her gece açtığı şampanyalar: Bitmeden kalkan, yenisi gelen karanlık şişeler.
Cevat’ın Almanlarla büyük bir patates işi yaptığını Belkıs’ın “takdir ettiği” geçen haftadan beri Cevat bu gerdanlığı yiyordu. Fakat Belkısn’ın amcasının oğlu hırsız olamazdı.
Bu evde bunu aklına getirecek kadar kimse deli değildi. Adnan sustu, Cevat da susmuştu. Deminden beri düşünüyordu. Nihayet karar verdi; roman müddeiumumilerin şehadet parmağıyla hırsızı gösterdi: Uşak ahmet!
Vekilharç Süleyman, Uşak Ahmet’i ensesinden yakalayıp odadan çıkarken Belkıs, Adnan’a haykırdı: “Ne diye bu benli oğlanı eve sokmuştu?” (Tesadüfün muzipliği: Adnan’ın da, uşak Ahmet’in de kollarında ben vardı.)
Adnan “benli oğlan”daki gizli hakarete sarardı. Belkıs’a:
– Benli oğlanı eve ben sokmadım. Sen soktun.
Belkıs yine haykırdı: “O şimdiye kadar her ne yapmak istemişse adnan ‘olmaz!’ demişti. Bu oğlanı almak istediği zaman neden itiraz etmemişti?”
Adnan düşündü: karısının şimdiye kadar nesine itiraz etmişti? Hiçbir şeyine!… Adnan bilmiyordu; Belkıs, gerdanlığa canı sıkılınca kocasına kızacak bir şey aramış ve Gastein kaplıcaları Alman âlimiyle konuşulduğu gece Adnan’ın söylediği “gideriz”in “z”sini bulmuş, yine ona kızıyordu.
Adnan da karısının “benli oğlan”daki “ben” kelimesine kuduruyordu.
Adnan:
– Benli oğlanın hırsız olduğu ne malûm? Cevat Beyefendi şehadet parmağıyla gösterdiler diye mi benli oğlan gerdanlığınızı çalmış oluyor? İyi ki beyefendi lûtfettiler de benli oğlanın yerine beni göstermediler.
Kavga başladı sayılır. Hırsızı unuttular; Karı koca “ben”i ve “z”yi düşünüyordu: birbirlerine kızarak…
Fakat hırsızı unutmak Vekilharç Süleyman için mümkün değildi. Önüne gelenden yazı dersi alan, gizli gizli “Âmal-i erbaa” öğrenen Uşak Ahmet’i, Vekilharç Süleyman unutamazdı. Konakta uşakların ağız dolusu “Allah için namuslu çocuk” dedikleri, vekilharç olacağını bekledikleri oğlanı!…
Adnan:
– Fakat hapse tıkmak için Polis Müdürüne ben izin vermeliymişim!
Cevat iki yumruğu ile karnını tuttu: ya kolit olmuştu, ya apandisit!… Yumruktaki kağıt gibi yüzü buruşuk; odadan kaçtı. Tuhaftır: Belkıs hırsızın adını öğrenmek istemedi. Sade mırıldandı:
– Hırsızı bulmaktan ne çıkar; Gerdanlığı bulsunlar.
Gerdanlığı nasıl bulurlarlardı? Onlar Tepebaşı barının bodrumunda boş şampanya şişeleri idi. Adnan az kaldı, bunu söyleyecekti.
Cevat büyük sofanın köşesinde vücudunu kaybederek, odayı gözleriyle dinliyordu. Adnan’la Belkıs’ın kendi arkasından ne düşüneceklerini bekledi. Kendisini konuşmadıklarını anlayınca odasına gitti. Yatağında tebessümle inlerken düşünüyordu: “Onu bu sancı Paris’te de tutmuştu. Umumhanede, kadının çorabındaki parayı yavaş yavaş alırken horlayan kadın uyanmış, Cevat karakolda apandisit yahut kolit olmuş, sabaha kadar yüzüne buruşturmuştu.”
Belkıs, kaç saattir, Cevat’tan başkasının hırsız olduğunu zannetmeye uğraşmış. Yorgun, başı koltuğun arkasına dayalı. Gözleri kapanık.
Uykunun uzvi biçimsizliğine düşmeden uyku vaziyetinde duran karısına Adnan daldı: Deminki heyecanlarından Belkıs’ın yanaklarını ayrı ayrı renkte bir sis kaplamıştı.
Belkıs’ın bu hâli, Adnan’ı rahatsız edecek kadar güzeldi. Adnan her tarzda kendisinin olmayan, her zaman kendisinin olmayan karısını metres kadar, başkasının karısı kadar seviyordu. Bu kadın, her gece Adnan’a pijaması gibi kollarını açmıyordu. Bu gözler ona seyahat kadar uzaktan bakıyordu. Bu elleri, Adnan her akşam ömründe ilk defa öpüyordu. Bu kadın her dakika, her türlü onun değildi; Adnan işte bu kadına bayılıyordu. Demin uşağın kolundaki “ben” ile alay ederken kocasının kolundaki “ben”i düşünen Belkıs’a Adnan kızamıyordu. Adnan’ı beğenmediği zaman, Belkıs daha güzeldi.
Zaten. Belkıs, Adnan için her vesileyle güzel. Değişerek güzeldi. Bitmeyen kadındı. Her şey için güzeldi: Uykusuz kalıp renksiz olduğu için, hastalanarak bozulduğu için, uyurken yüzünün çizgileri birbirine girdiği için.
Şimdi de uyku taklidi yaparken bu yalanın altında Belkıs’ın yüzü Adnan’ın ilk gördüğü bir kadın yüzü kadar güzeldi.
Telefon caldı. Adnan’a karakoldan, “hastanın vaziyetini arz ediyorlardı.”
Adnan’ın evinde bir şey çalındı diye karakolda Uşak Ahmet dayaktan hastaydı. Asıl hırsızı, polis müdürü karakola telefon edince, polisler Uşak Ahmet’e attıkları dayaktan Adnan’a karşı korktular. Bu korkuyla telefonda hastaya acıyorlardı.
Belkıs gözlerini açmaya mecbur edecek kadar Adnan telefonda haykırdı:
– Öldü mü yoksa!
Ölmemişti. Bir parça baygındı. Biraz kan kaybetmişti. Azıcık hastaydı. Hastaneye mi göndersinlerdi? Konağa mı getirsinler?”
Adnan, Vekilharç Süleyman’ı çağırdı:
– Hastayı karakoldan alır, Gureba’ya yatırırsın. Elli lira kadar da eline veriver.
Süleyman, arabada bir aralık ayılan Uşak Ahmet’e bu elli lirayı vermeyi unutmaya çok niyetlendi. Nedense vazgeçti. Verirken:
– Beyefendi dayak yediğini duyunca hüngür hüngür ağladı! dedi.
Burnundan akan kanla Uşak Ahmet’in kırmızı eline parayı soktu. Hasta yine kendinden geçti. Göz bebeksiz kafası omuzuna düştü.
Süleyman, deminki yalanı gelişi güzel söylemişti; maksadı vardı: Paranın verildiğini ileride Adnan’ın önünde Ahmet’e söylerken, “Hani böyle dedimdi!… Hani şöyle dedimdi!…” diyerek hatırlatmak… Adnan da kendisinin merhametli olduğunu anlatan yalana Ahmet’in, “Parayı almadım,” diye söyleyeceği yalandan daha çok inanacaktı.
Hastaneden çıktığı gün uşak Ahmet’in cebinde bu “elli lira” yoktu. Çünkü Adnan, Vekilharç Süleyman’a yalnız “Uşak Ahmet’e elli lira ver!” Demişti. Fakat, “verdikten sonra, eğer Uşak Ahmet, arabada gene bayılırsa, çözülen elinden arabanın paspasına düşen elli lirayı yavaş yavaş eğilip alma!” Dememişti.
Zaten parayı uşak Ahmet’e verdiğini Süleyman’ın ispat etmesine hacet kalmadı. Uşak ahmet, hastaneden çıktığı gün memlekette mütareke başladı. Adnan’ın konağı alt üstü. Belkıs düşündü. Hayat ne tuhaftı. Muharebe bitince sevinecekti. Halbuki muharebe bitti diye şimdi sinirlendi; Gastein kaplıcalarına gidemiyorlardı çünkü.
Agamemnon Zırhlısında Osmanlı İmparatorluğu’nun Tabutu
“Vatanı varsa tek insan yirmi beş milyon insanla beraber yürür, beraber oturur, beraber yatar kalkar. 1918 mütarekesi demek, yirmi beş milyon insan kollarını uzattıkça birbirlerinin ellerini tutamayacaklar demektir.
Toprakta bir kabirlik, bir Kunduralık vatan kalmadı: Ölü vatanına gömülmüyor, diri, vatanına basmıyor.
Venizelos, İstanbul’da Rumların nüfusundan daha çok: tek pencereli dükkanda beş Venizelos, tek kartpostal satıcısının elinde beş yüz Venizelos var!
Vahdettin o kadar alçaldı ki, başını kaldırınca Venizelos’un tabanını görüyor.
1918 Mütarekesi demek, Türk’ten, Rum intikam alacak demektir: Rum ekalliyeti bedbahttır çünkü… Rum ekalliyetinin elinde dükkan beş ayda mağaza, mağaza beş yılda anonim şirket olmuştur çünkü!… Bu saadet azdır. Az olan Saadet, emel taşıyan insanlar için bedbahlıktır. Beyoğlu’ndaki konak, Asya’daki kulübeyi İngiliz zırhlısındaki otuz sekizliğe gösteriyor. Konak, Rum ekalliyetidir; kulübe hâkim Türk unsurudur: Otuz sekizlik top hukuku düveldir. Kulübenin kapısından ve konağın penceresinden iki kemik çubuk gibi iki iskelet uzanıyor: Türk kızı, Rum kızı. İkisi de zayıf, fakat biri teneşire, biri moda gazetesine konacak kadar zayıf!”
Adnan, Ataşenaval Naşit’in konağında romanını yazıyordu: Mütareke olunca, Naşit, Belkıs’ın kocası diye Adnan’ı karısıyla evine almıştı. Nişantaşı’nın saat beş çaylarında Naşit, İngilizlerle memleketin batması lâzım geldiğini konuşuyordu. İngiliz yüzbaşısı Bennett’in Padişah Vahdettin kadar Naşit de adamıydı.
Adnan nerede saklı? İngilizler bulamıyor. Naşit’in konağında Adnan’ın oturması, İngiliz konsoloshanesinde İttihat ve Terakki’nin toplanması kadar akla gelmezdi.
Haftalardan beri Adnan, paraca vaziyetini öğrenmekten korkuyor. Bugün acı bir kararla dosyasını çıkardı. Kendisinin ne halde olduğunu görecekti. Bankalardaki rehin bordrolarının kayıtlarıyla eshamının yekûnlarını karşılaştırdı: üç aydan beri fıkaraydı.
Belkıs, kocasının fıkaralığına hiç mahsun olmadı. Adnan bitti: Bir anda hem parasını kaybeden adamdı hem de karısını.
b. 458 – 466
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız