İÇİNDEKİLER

Kılıcımı Sürüyorum: Talkın

Reşat Enis Aygen
Reşat Enis Aygen

Kılıcımı Sürüyorum: Talkın

Reşat Enis Aygen, 1909 yılında İstanbul’da doğdu. Subay olan babasının görev yerlerinde, Fethiye, Muğla, Burdur, Aydın’da ilk öğrenimini bitirdi. Ortaokulu Çanakkale’de, liseyi İstanbul erkek Lisesi’nde okudu. Yarıda bıraktığı İstanbul Yüksek Ticaret Mektebindeki yüksek öğreniminden sonra adliye muhabirliği ile gazeteciliğe başladı.

 

Öykü yazmaya lise yıllarında başlayan Reşat Enis Aygen, “Kılıcımı Sürüyorum” adındaki ilk öykü betiğini, 1930 yılında yayınladı. Aralıklı olarak yazdığı öykülerini sürdürmekle beraber, 1932 yılında “Kanun Namına” adlı yapıyla sonraki yıllarda yürüyeceği alanı belirledi. Kısa öykülerinden on üçünü bir araya getirdiği “Kılıcımı Sürüyorum” adlı betiğinden sonra, uzun öykülerden oluşan “Kanun Namına”, “Gong Vurdu”, “Gece Konuştu”, “Afrodit Buhurdanında Bir Kadın”, “Toprak Kokusu”, “Ekmek Kavgamız”, “Ağlama Duvarı”, “Yolgeçen Hanı”, “Despot”, “Biz İnsanız”, “Kara Kısmet”, “Sarı İt” uzun öykülerini yayınladı; yazarın ölümünden sonra ise “Kırmızı Karanfil” adlı yapıtı yayınlandı.

 

Reşat Enis Aygen

Reşat Enis Aygen (1909 – 1984)

KILICIMI SÜRÜYORUM'dan...

TALKIN

 

– Ömer… Ömer…
– Bağrı yanık Ömer…
– Kalksana be… Ömer hey!…
İki arkadaş, güvertenin bir köşesine kıvrılan, eski kaputlu, sıska suratlı, çok yorgun, çok bitik bir neferi dürtüyorlardı…
Gece… Çıt yok.
Yalnız, siyah atlas üzerinde yürüyen bir makas gibi, vapurun ikiye biçtiği suların hışırtısı… Ve muttarıt darbelerle, yorgun yorgun denizi döven pervanenin gümbürtüsü:
Pat… Pat… Pat… Pat… Pat pat…

 

Birkaç sene evvel, gene böyle karanlık bir gecede, yüzlerce genç, dinç vatan evladını Gelibolu’ya götürürken çırpınan pervaneye sanki bir yeis, bir bitiklik gelmiş… Koca teknede, genç, dinç götürdüğü yüzlerce insanı, hurda bir et ve kemik külçesi halinde döndürmenin melali var…
Şafak söküyor…
Karanlık ufukta, Samanyolu gibi puslu, uzanan bir aydınlık. Baş taraftan kopan fısıltı bir anda bütün gemiyi, bütün dudakları dolaştı:
– İstanbul… İstanbul göründü…
Şimdi geminin içinde bir hareket var… Mıkıl mıkıl hayaletler kıpırdıyor. Güvertenin köşe bucaklarında, birer canlı cenaze gibi uyuyan sarı benizli insanlar birden bire hayat buldular…
İki arkadaş, kıç güvertede horlayan bağrı yanık Ömer’i dürtüyorlardı:
– Hişt Ömer, Ömer…
– Bağrı yanık Ömer…
– Hişt kalksana be!.. İstanbul göründü… İstanbul…
Sakırga gibi yapışan şişkin damarlı bir el, hiç durmadan Ömer’in zayıf omuzunu hırpalıyordu… Nihayet uyandı:
– Ne oluyoruz?… Etem sen misin?
– Ne vurdumduymaz adamsın yahu!… Günlerce, aylarca, senelerce hasretini çektiğin İstanbul’un yanıbaşındasın… Pek az sonra anana kavuşacaksın!…
İstanbul… İstanbul…
Ömer gözlerini uğuşturdu. Davranmak istedi, dizleri tutulmuştu. İki arkadaş onu koltukladılar, güvertenin parmaklarına kadar götürdüler:
– Nah işte bak… Parmağımızın doğrusuna bak…
Ömer’in boğazından gelip hırıltılar çıkıyor, gözlerinden yaşlar boşanıyor, ağzını kulaklarına kadar ayırarak katılırcasına gülüyordu…
İki arkadaş, Ömer gülüyor mu, ağlıyor mu anlayamadılar:
– Ömer çıldırdın mı?
– Çıldırdım ya… Çıldırdım ya… İstanbul, İstanbul… Anam, anam…
Bütün takatını sarf ederek yürüdü. Yaşadığından haberi olmayan bitik hastaların üzerlerinden atladı. Geminin baş tarafına koştu. Geminin başına kadar yürümekle bu seraba benzeyen ışık çiziğine biraz daha yaklaştım sanıyordu…
Ellerini, kollarını uzatmış, Coşkun bir halde sayıklıyordu:
– İstanbul… Güzel İstanbul… Anam… Güzel anam…

Uçan kuşlar yuva yapmış başıma
Gelen geçen bir fatiha okusun aman
Aman da beyler mezar bana dar gelir
Şu gençlikte ölüm bana zor gelir

Manikanın dibine arka üstü uzanmış bir asker, yanık bir türkü tutturmuştu. Ömer dayanamadı:
– Hemşerim, böyle günde bu türkü mü söylenir?
Askercik sustu. Sesin geldiği yana doğruldu:
– Bunu söylemeyeyim de hangisini diyeyim ya? dedi, bu benim kara günüm… Memlekette kimim kaldı ki?… Yavuklum, beni vuruldu diye duydu başkasına vardı… Geçen yıl anamı kaybettim… Kardeşim küçük Mustafa…
Ömer’in içi sızladı:
– Sus hemşerim… Sus… Dedi.

 

 

Koca bir gün Kızkulesi açıklarında bekledikten sonra ancak gün kararırken rıhtıma çıkabildiler… Parmaklıklara tırmanmış üst üste insan yığınları büyük uğultularla homurdanarak bu yorgunluktan ve açlıktan sararmış hasta gazileri karşılıyordu… Rıhtım da sarılaşanlar, koklaşanlar, ağlaşanlar vardı. Aradığını bulamayarak saçını yolan insanlar görülüyordu… Nemli bir sonbahar akşamıydı…

Ömer kaputuna sarıldı. Beyaz torbasını omuzuna vurdu. Arkadaşlarıyla vedalaştı:
– Eyvallah Hemşeriler… Hakkınızı helal edin… Belki gene görüşürüz…
– Hadi uğurlar olsun Ömer…
Kalabalık arasından yürürken:
– Ana baba günü… diye söyleniyordu… Birden bire bir ses duydu:
– Esker ağa, esker ağa…
Ve bir zayıf el, kaputunun geniş yenlerinden çekti…
Döndü baktı: on, on iki yaşlarında sıska bir köylü çocuğuydu.
– Beni mi çağırdın?
Diye sordu.
– Esker ağa… Sana bir şey soracaktım da… Sen, “…” alayındansın değil mi?
-Evet…
– Hangi taburdansın?
– İkinci…
– Hah… Ağamın taburu… Karacaküylü topçu başçavışını tanırmın sen? Adı Lütfü…
– Lütfü mü?
– Hıı… Uzun boylu, palabıyıkıklı, buğday benizli…
Ömer, başçavuşunu tanıdı, yüzü büsbütün sarardı. Gözleri yaşlandı. Başını başka tarafa çevirdi:
– Tanıdım… Tanıdım… Lütfü’yü tanıdım… Elhamdülillah sağ ve salimdir… O ikinci postaya kaldı… Bize yetişemedi…
Köylü çocuk, eline sarıldı öptü:
– Allah razı olsun esker ağam!
Dedi.
Ömer’in gözlerinden yaşlar akıyordu.
Karacaköylü Lütfüyü tanımıştı. Ameliyat masasından sağ kalkamayan hastahane arkadaşını, bölük başçavuşunu nasıl tanımaz?…
Şimdi köylü çocuk, parmaklık dibinde çömelen ihtiyar bir kadının yanına koşmuş sevinçle boynuna sarılıyor:
– Ağam sağmış… Meraklanma anacığım… İkinci postada geliyormuş…
Diyordu…

 

Ömer, sokağını, mahallesini, evini ve anasını bırakıp gittiği yerde ucu bucağı görünmeyen bir harabeyle karşılaşıyordu… Yangın, bütün o omuz omuza, baş başa vermiş evleri, payandalı konakları, silip süpürmüş, burasını taş ve toprak yığınına döndürmüştü… Ömer şaşırdı ve korktu: Anası, anacığı acaba ne oldu?…
Acaba sağ mıydı?…

 

Beyni zonkluyor, biriken yaşlar gözlerini ağrıtıyor, bulandırıyordu… Kendisini tutmasa, hemen bir yıkık duvarın dibine çökecek, hıçkıra hıçkıra ağlayacak, başını yerlere vuracaktı… O böyle mi düşünüyordu?…

 

Kapıdan girer girmez ihtiyar anacığıyla uzun uzun sarılaşacaklar, öpüşecekler, ağlaşacaklardı… Baba yadigâr’ı bakır tepsi etrafında sıcak bir çorba içerken, anacığı, yaşlı gözlerle kendisini seyrederek, ayrılık günlerini, çektiği sıkıntıları, o harp senelerinin yoksulluğunu, korkularını anlatacak, ağlayacaktı…

 

Karanlık bir geceydi… Esen rüzgârda yanık bir harabe kokusu vardı… Ömer, çatlayacakmış gibi zonklayan başını sıkarken:
– Niçin sağ döndüm?
– Niçin gebermedim?
Diye söyleniyordu…

Kalın sopasını sürüyerek geçen bir mahalle bekçisi onu gördü:
– Hişt arkadaş!… Kimsin sen?
Ömer evvela bir şey anlamadı. Şaşkın şaşkın baktı… Bekçi çekingen bir tavırla yaklaştı. Omuzunu tuttu:
– Hemşerim burada ne arıyorsun?
Köşe başında yanan olgun ziyalı fenerin sarı ışığında bakıştılar… Bekçi başını salladı:
-Allah Allah sen bana yabancı gelmiyorsun… Gözüm ısırıyor ama!…
– …
– Sen Ömer misin be?
– …
– Bağrı yanık Ömer…
– Halim ağa tanımadın mı?

Kucaklaştılar… Halim ağa, eski arkadaşı, merhum tütün kolcusunun yadigârını bağrına basarken gözlerinden yaşlar boşanıyordu…
– Ömer bu ne hal?… Sen bitmissin be!…
– Bittik ya!
– Az kalsın tanımayacaktım.
– Öyle.
İlk heyecan dakikası geçer geçmez Ömer anasını sordu:
– Halim ağa, anam nerede, anam? Anamı gördün mü?
– Anan mı? Onu büyük yangından sonra, geçen yıl gördüm… Ama şimdi nerededir, nerede oturur, ne yapar bilmem…
– Sen gördüğünde nasıldı?… Kocamış mı?
– Onu senin hasretin, harbin yoksulluğu kocattı evlât… Bak bana… Halim ağa pek de yaşlı sayılmaz değil mi?… Ama belim büküldü. Ayağımı sürüyorum. Hele sen!  Genç yaşcağızında kocamışsın ya… Ne yapalım evlat?… Harp bu… Seferberlik bu, kolay mı?… Elbet çökeceğiz. Anan da kocadı elbet. Sağ olsun da…
Harabelikte saatlerce konuştular… Ömer harbi, Halim ağa yedikleri süpürge tohumunu anlattı…

 

Ömer mezarcılık yapıyor. Bu onun eski sanatıdır. İşi olmadığı günler, saatlerce sokakları dolaşıyor, rastgeldiği bildiklerine soruyor. Fakat harpten dönüşün ikinci yılıdır ki hâlâ anasını bulamadı. Senelerce süren bir ayrılıktan sonra, aynı şehirde, aynı havayı teneffüs eden ana oğlun birbirine bulamaması… Garip tecelli… Uzun harp senelerinin gönlüne yaydığı hasret acıları Ömer’in kalbini öyle eziyor ki…

 

 

Sıcak bir yaz akşamıydı… Ömer son cenazeyi gömdükten sonra, kızgın bir güneş altında saatlerce kazma sallamanın yorgunluğunu gidermek için, mezarlık yanındaki çeşmeye yanaştı…

Ağzını musluğa dayayarak kana kana su içti… Kollarını, yüzünü yıkadı. Islattığı mendilini, mengene ile sıkılıyormuş gibi sancıyan alnına koydu… Sonra çeşme dibine çömelerek dinlendi…

Gün kararır kararmaz etrafı hafif bir bulanıklık kaplamıştı. Sıcak yaz akşamlarının sessizliği… Çıt yok. Sade hiç durmadan akan çeşmenin çağıltısı… Ve arada, şehre dönen sürülerin çıngırakları, araba tekerlekleri, nal sesleri…

 

 

Heyyy Ömer!…
Ömer hey…

Ağır ağır kalktı baktı: İmam Vacip efendi sesleniyordu… Yanında dört beş kişilik bir cemaat ve yerde uzanan bir tabut vardı… Yorgun yorgun yaklaştı. İmam omuzunu okşuyordu:
– Ömer… Bağrı yanık… Sen merhametli adamsın, şu fakiri defnedelim. Biçare hatunun Allah’tan gayrı kimseciği yokmuş…
Sabahtan beri bu kaçıncısı idi!… Zavallı millet açlıktan, hastalıktan kırılıp gidiyor…
Ömer dalgın dalgın düşünürken, omuzları çökük bir ihtiyar:
– Düşünme evlât, diyordu, büyük sevap işleyeceksin…
Nasırlı ellerine tükürdü, uğuşturdu… Kazmasına yapıştı… Anacığının hasretinden zaten yüreği kanıyordu. Nasıl reddedebilirdi?…
O, bir servi dibinde çukur açmaya çalışırken, tabutun başucunda çömelmiş iki ihtiyar fısıl fısıl konuşuyorlardı:
Zavallı hatuncağızın kimsesi yokmuş… Allah’tan başka… Günlerce kursağına bir lokma ekmek düşmediği olurmuş… Mahalleli, bu ihtiyar kadına arada yardım edermiş ama… Zaman mâlum… Herkes kendine bakmaktan aciz… Bir çarenin bir tek evlatcağızı varmış… O da Çanakkale’den dönmemiş…

 

 

Ömer, bu eski kefenle ölüyü çukuruna indirirken yıkık mezar taşının dibine diz çökmüş bir meczup kısık sesle Kur’an okuyordu… Ortalık kararmıştı… Çarçabuk mezarın üstünü örttüler… Cemaat uzaklaştı… Ömer, biraz ilerideki servi ağacının arkasında bekledi… İmam Vacip efendi, taze toprakların üstüne ayağını vurarak talkın veriyordu:
– Yaaa Ayşe binti Mehmet…

 

Ömer’in kulakları uğuldadı. Dizleri tutuldu. Gözleri karardı… Boğazından kısık bir hıçkırık fırladı… Sonra bir taş gibi olduğu yere yıkıldı… Kendi eliyle gömdüğü bu eski kefenli ölü, onun uzun yıllar hasretini taşıdığı ihtiyar anacığıydı…
Uzakta acı acı bir köpek buluyor, talkın veren imamın başı ucunda yarasalar uçuşuyordu…

 

Dipçe: “Talkın”, Tahir Alangu’nun, 1959 yılında yayınlanan “Cumhuriyetten Sonra Hikâye ve Roman 1. Cilt (1919-1930)” adlı yapıtından alınmıştır. (s.302-307)

EDE YAYIMCILIK

bilgi@edekitap.com
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız

Yorumunuzu Ekleyiniz