İÇİNDEKİLER
Title Image

Billur Köşk Masalları

Tahir Alangu
tahir alangu billur köşk masalları

Billur Köşk Masalları

Türk yazınının, halk biliminin önemli adı Tahir Alangu, özellikle masallar, destanlar, gölge oyunları üzerine önemli çalışmalar yapan; Ömer Seyfettin öykülerini baskıya hazırlayan; “Keloğlan Masalları”, “Billur Köşk Masalları”, “Kediler Padişahı” gibi masal derlemeleriyle “VIII. Yüzyıldan Günümüze 100 Ünlü Türk Eseri”  gibi inceleme, eleştiri türünden pek çok yapıtının yanı sıra “Kopar Zincirlerini Gülsarı” gibi çevirileri kalıt bırakan bir Türk aydını.

 

Tahir Alangu, gerek bilimsel gerekse Türk halk ekinine yönelik çalışmalarından biri olan “Billur Köşk Masalları” derlemesinde izlediği yolu, betiğin sonuna eklediği geniş masal kaynağı bilgisinde açıklamaktadır: “Bu masalları yeniden düzenleyip yazarken anlatıcılarının biçim verme yollarına ayak uydurmaya çalıştım. Kitabın adı bilinmeyen derleyicisi, aynı işi kendi çağının anlayışı, zevki için yapmıştır. Bu işi bugün ben bir başka yönden yapmaya çalıştım. Halktan gelen dil, anlatış, masal anlayışı yollarını, gittikçe daha geniş ölçüde masalın tadını almaya başlayan okumuş kalabalığa doğru yaymak, uzatmak istedim.”

 

Yapı Kredi Yayınlarından çıkan, Tahir Alangu’nun 1958 yılında düzenlediği, ilk baskısının 1876 yılında yapıldığı olasılığı en bilinen görüş olan “Billur Köşk Masalları” betiğinde, “Billur Köşk ile Elmas Gemi”, “Helvacı Güzeli”, “Ağlayan Nar ile Gülen Ayva”, “Muradına Eren Dilber”, “Muradına Ermeyen Dilber”, “Tasa Kuşu”, “Zümrüdüanka Kuşu”, “İğci Baba”, “Hırsız ile Yankesici”, “Sefa ile Cefa”, “Alicengiz Oyunu”, “Saka Güzeli”, “Karayılan”, “Mercan Kız” adlarını taşıyan on dört masal bulunuyor.

 

BİLLUR KÖŞK MASALLARI'ndan...

 

SAKA GÜZELİ

 

Bir varmış bir yokmuş, Tanrı’nın kulu çokmuş. Çok demesi, yok demesi günahmış. Evvel zaman içinde bir padişahla bir de veziri; bunların da boyda bosta, yaşta başta, güzellik ve marifette, her halleriyle denk ve akran iki kızları varmış.

 

Birlikte büyümüşler, aynı hocada okumuşlar. Her gün, her saat birlikte bulunurlar, gezer, konuşur, gülüşür, eğlenirler, bir içtikleri su ayrı gidermiş. Günlerden bir gün bu iki kız, sarayın yol üzerine gelen büyük şahnişinde karşılıklı oturmuşlar; gülüşür, söyleşirken, aşağıdaki yoldan sırtında su tulumları, ağır yükten alnının damarları kabarmış, teri sırtından fışkırmış, sıcaktan yanakları al al kızarmış bir Saka Güzeli geçermiş. Kullara cefa, sultanlara sefa, padişah kızına da bir gönül eğlencesi lazım. Kız şahnişten sararak:

 

“Saka Güzeli, Saka Güzeli,
Vezir kızı mı, yoksa ben mi?
Kimdir, bu diyarın en Güzeli?”

diye, yarenlik edip manili laf atınca, Saka Güzeli tulumu sırtında şöyle bir duralayıp yükünü denkleştirdikten sonra, sarayın şahnişinde yan yana, birbirinden güzel iki kızı bir zaman seyreder, kim olduklarını anlar:

 

“Sultan kızı, Sultan kızı,
Bu diyarın iki kızı,
Vezir kızı en Güzeli.”

 

der, ardında neler olup biteceğini hiç düşünmeden yürür gider.

 

Şimdi padişah kızının olanca keyfi kaçıp bir sararır, bir bozarır, sonunda içi gibi yüzü de kararır. Konuşup söyleşmeyi, gülüşüp ötüşmeyi keser; çekilir, odasına gider, kapanır. O günden tezi yok, vezir kızını bir daha yanına uğratmaz. Gide gide içinin şişkinliği çoğalır:

 

“Vay, ne demek! Ben bu diyarın padişahının bir tanecik kızı olayım da, bir vezir parçasının sünepe kızı benimle yarışsın; namı, şanı benden önde yürüsün…” diye dipsiz tasalara, dolambaçlı kuruntulara bulaşır; günden güne bu zavallı kızcağızı can düşmanı sayıp sıkıntısından boğulacak hallere gelir. Hay hayla oturur, vay vayla kalkar, onu gören, ondan korkar. Yemeden içmeden kesilir, yorgan döşek hasta olur. Hekimler, hocalar, yakından uzaktan gelirler. Sultan kızına el dokundurmak kimin haddine. Haline, ahvaline ancak karşıdan bakıp kafa kafaya verirler; nice dertlere deva, ölüleri diriltir, ihtiyarları gençleştirir ilaçlar döverler, havan dipleri parlarsa da, kızda az da olsa bir iyileşme belirtisi görülmez.

 

Hekimlerden sonra sıra hocalara gelir. Nefesleri keskin, okuyup üfleyince insanı havalanacak hale getiren duaların hiçbirinin buna bir etkisi olmaz. Tellallar bağırtılır, diyar diyar haber haberciler çıkartılır; bu derde bir çare bulana, bu kızı iyileştirip kaldırana para, devlet, ikbal, rütbe, toprak ne isterse verilecektir.

 

Artık her gün saray kapısını aşındıranların, hanım sultanın yanına uğrayıp çaresiz geri dönenlerin sayısı belli olmazmış. Hepsi kendine güvenli, dimdik içeri girer, yorgun argın, iki büklüm, süklüm püklüm savuşur giderlermiş.

 

Kızınızın Derdi Yüreğindedir

 

Bir zaman böyle geçer. Günlerden bir gün, bu kız, hekimlerden gözüne kestirdiği birini tenhada yatağı başına çağırır, eline bir kese altın sıkıştırır.

 

“Seni göreyim hekimbaşı, sözlerimi başkasından sakla, babamın huzuruna çık. ‘Kızınızın derdi yüreğindedir, şişer şişer, çatlayacak hale gelir. Devası da vezir kızının kanıdır. Onu kesip kanından bir dolu tas içmeyince kurtulamaz. Ya bunu böyle edersiniz ya da hanım sultanın cenaze tedarikini görür, mezarlıkta yerini hazırlatırsınız.’ diye tenhada bir bir anlatırsınız. Ya bu işi başarır, hekim başı olursun ya da başını vurdururum.” diye bir yandan okşayıp, bir yandan sırrına ortak edince, hekimin korkusundan dudağı çatlar, yüreği göğsüne sığmaz olur. Oradan çıkar, eli ayağı titreyerek:

 

“Hay, bu dertlere nereden çattım! Bu düzen kara düzen, böyle yazmış bunu yazan; padişah kızı darda kıstırdı, devleti de, derdi de iyi bastırdı. Viran olası evde evlat var, eş var. Yürü, çaresiz hekim, yürü…” diye söylene söylene doğru padişahın huzuruna varır, üç kere yer öper:

 

“Şevketli padişahım, çalıştım, çabaladım, eski kitapları karıştırdım, baştan sona soruşturdum. Hanım sultanın derdini de, devasını da buluşturdum. Derdi yüreğidir. Şişer, şişer, çatlayacak hale gelir. Devası da vezir kızının kanıdır. Onu kestirip kanından bir dolu tas içmeyince kurtulmaz. Ya bu işi böyle edersiniz ya da hanım sultanın cenaze tedarikini görür, mezarlıkta yerini hazırlarsınız. Ferman padişahımın…” der. Heyecandan yüreği gümbür gümbür atarak üç adım geri çekilir, boyun keser, el pençe divan durur.

 

Padişahın kararmış yüzü, çatılmış kaşları açılır, bükülmüş beli dikilir. Hemen perde çavuşlarına seslenir, vezirine haber ulaştırır:

 

“Sen ki lalamsın, elbette kızının kanı, hanım sultanın derdinin devasıdır; onu tez katledip, bir tas kanını gönderesin!” diye ferman eder.

 

İki Arada Bir Derede

 

Vezire haber gelir; bu söz değil, ferman değil, üstünde kara dumanlar tüten bir ocaktır. Vezir, şahın baskısı ile bir tanecik kızının sevgisi altında, iki arada bir derede ezilmiş kalır. Bakar ki, bu işi bir düzenle karşılamaktan başka çare yoktur. Hemen davranıp bir köpek yavrusu keser; kanını bir tasa doldurur, saraya ulaklarla yollar. Sonra, içinden sürgülü bir ceviz sandığa kızcağızını koyup çarşıya mezada gönderir.

 

Bitpazarında, eski, döküntü eşya arasında bu kurt yenikli, eski sandığa kimse pey sürüp müşteri olmaz. O sırada oradan Saka Güzeli geçermiş. O gün onun ayağını bu çarşıya saptıran, şu sandığın başına getiren Tanrı’dır elbet. Gelir, tellalın başına dikilir; düşünmeden, tasarlamadan, ne işe yarayacağını bilmeden pey sürer; o günkü kazancını hep verir. Zaten kimse almak istemezmiş, sonunda üstünde kalır. Akşamüstü sırtlar sandığı, getirir evceğizine koyar.

 

Sabah erken, Saka Güzeli, tulumlarını sırtlar, çeşmenin başına gider. Oradan da kapı kapı dolaşır, su taşımaya başlar. O kapıdan dışarı çıkar çıkmaz, vezir kızı biraz bekleyip sandığın sürgüsünü çeker; içinden çıkar, ev işlerine girişir. Odayı siler, süpürür, çamaşırları yıkar, eşyalara düzen verir, iki kap yemek pişirir, ortalığı çiçek gibi temiz, düzenli bir hale getirir; nereye baksan kadın eli değdiği belli olur. Akşama kadar eteği belinde oradan oraya koşar; işlerini bitirince gün kavuşmadan sandığa girer; kapağını içeriden sürgüledikten sonra yatar.

 

Her Taraf Silinip Süpürülmüş

 

Akşam olunca Saka Güzeli yorgun argın, beli iki büklüm, torbasından çarşıdan aldığı öteberi ile evine gelir, kapıyı açar ki, daha pabuçluktan başlayarak evin bir başka düzene girdiğini, bir iki parça eşyasının yerlerinin değiştiğini görür. Her taraf silinip süpürülmüş, basmaya kıyamazsın; döşek yapılmış, örtüler, perdeler, kirli çamaşırlar yıkanmış; ortalık öyle temiz ve çiçekler gibi düzenli ki, oradan arı duru bir kadının geçtiği her haliyle bellidir. Olup bitenlere şaşar da kalır: ‘Gündüz dışarıda koşuşurken kimler gelir de bu işleri görür?” diye derin düşüncelere dalar gider.

 

O gece kızın pişirdiği iki kap yemeği afiyetle yiyip torbasındaki öteberiyi mutfağa bırakır, olup bitenler bir yandan hoşuna gider, bir yandan iyice ürker. Bu hal ile yorgunluktan gözleri kapanır; şöyle mi ola, böyle mi derken, derin uykulara dalar gider ki, dibi bulunmaz.

 

Ertesi sabah gün doğarken tulumlarını alıp işine gittikten sonra bu kız, eskisi gibi sandıktan çıkar. O orada, bu burada, kirli bulaşıklar nerde? Tahtalar ovuldu mu, gömlekler dürüldü mü, ilikler, çoraplar örüldü mü? Kilimleri silkelemiş, döşekleri düzlemiş. Tavandan tabana, duvardan kapı eşiğine kadar elinin değmediği kıyı köşe kalmamış. Sonunda mutfağa girip Saka Güzeli’nin çarşıdan alıp getirdikleri ile iki kap yemek pişirmiş. Böylece akşamı edip, dönüp sandığın içine girip yatmış.

 

Saka Güzeli’ni Derin Bir Düşünce Alır

 

Akşam olunca bu Saka Güzeli yorgun argın, beli iki büklüm, torbasında çarşıdan aldığı öteberi ile evine gelir. Kapıdan içeri girer, eşiği aşar, dört köşeye bakıp şaşar. İşler bitirilmiş, döşekler serilmiştir. Ortalık çiçekler gibi hem temiz, hem düzenli. Oralardan bir kadın geçtiği, her haliyle belli. Saka Güzeli’ni derin bir düşünce alır: “Gündüzleri dışarıdayken buraya periler mi gelir de bu işleri görür?” diye bir zaman elini şakağına atıp dipsiz düşüncelere, dolambaçlı kuruntulara dalar; bir aralık, bitpazarından alıp getirdiği, odanın köşesinde duran kapalı sandık gözüne ilişir. Kendi kendine “Herhalde bu kapalı sandıkta bir hikmet olmalı?” der, sandığın başına gelir, ötesini berisini kurcalar bakar ki, ne kilit var, ne menteşe… Kapağın açıldığını belli edecek bir yer görünmez. Sandığın karşısına geçip:

 

“Bir kilitli ceviz sandık,
Baka baka usandık,
İn de olsan, cin de olsan,
Hiç durma, dışarı çık.”

 

diyerek bir süre kulak verip dinlerse de, sandıktan değil ses, ağaç kurtlarının çıtırtısı bile duyulmaz. Bir zaman bekleyip bir şey duymayınca:

 

“Hele buna da sabretmek gerek. Sabırla dut yaprağı atlas, koruk ise helva olurmuş. Bütün ekşi, ham yemişler, alışılmadık işler, sabır ile, zaman ile tatlanır, ballanır. Bütün dolaşık gidişler, sonunda bir uç verir, yola yordama gelir…” diye sesli sesli söylenir. Sonunda iki kap yemeğini yer; yorgunluğa dayanamaz, gözleri kapanır; şöyle mi, böyle mi, derken derin uykulara dalar gider ki, dibi bulunmaz.

 

Ertesi sabah gün doğarken çıkıp hemen çarşıya gider; kasaptan birkaç kilo et alır; getirir, mutfağa bırakır. Yüksek sesle:

 

“Hele akşam geleyim; kendime ağır ateşte, bol soğanlı bir yahni pişireyim; ne zamandır canım çeker.” diye söylene söylene tulumlarını alır; kapıyı çeker gider.

 

Dünya Güzeli, Hamarat Bir Kız

 

Az sonra kız sandıktan çıkıp eteğini beline sokar, işe girişir. O orada, bu burada, kirli bulaşıklar nerede? Tahtalar ovuldu mu, gömlekler dürüldü mü, ilikler, çoraplar örüldü mü? Kilimleri silkelemiş, döşekleri düzlemiş, bir hamarat, bir hamarat ki, tavandan tabana, duvarlardan kapı eşiklerine kadar elinin değmediği kıyı, köşe kalmamış. Üstelik Saka Güzeli’nin getirdiği eti doğrayıp, ağır ateşte, bol soğanlı, bir kapama yahni pişirmiş ki, başına oturan tadından on parmağını yer de haberi olmaz. Sahanlara koyar; daha dumanları tüterken, bir de üstüne üstlük kirli çamaşırları yıkayıp çitilemeye girişir; gün ortasında, işlerin orta yerinde dalıp gitmişken, Saka Güzeli ansızın, kapıyı tıkırdatmadan, tahtaları çıtırdatmadan, pabucunu dışarıda bırakır; kemiksiz ayakla içeri girer ki, ortalıkta dünya güzeli, hamarat bir kız dolanır. Yapmış yakıştırmış, hem pişirmiş, hem sofrayı donatmış; çamaşıra bile girişmiş. Zavallı kızcağız, bunu karşısında görünce ne edeceğini, nereye kaçacağını bilememiş; bir eliyle yüzünü, bir eliyle de başını örtmeye çabalamış. Saka Güzeli:

 

“Ne yüzünü sakla, ne de başını ört. Sen benim kısmetimmişsin. Eteği belinde, evine sahip, gözü tok, tutumlu bir hamarat kızsın. Kırk yıl yedi iklim, dört köşeyi dolansam; sorsam soruştursam; paralar döksem, adaklar adasam, huyda, hünerde, ille güzellikte senden üstününü bulamam. Kısmetime razıyım; seni bitpazarından sandık içinde alıp getirdim; beni istemeseydin, bu kadar hünerinle durmaz, çıkar giderdin; anlarım ki, sen de bahtına razısın.” deyine, kız gülümseyip rızasını bildirmiş; hemen mahallesinde kendi halinde bir kaç komşuyu, imam ile muhtarı çağırıp nikâhlarını kıydırdık tan sonra, geçer köşeye otururlar; yahninin kapağını güle oynaya kaldırırlar.

 

Gel zaman, git zaman, bunlar gülüşe, oynaşa, sefa içinde yaşamakta olsunlar; bir gün, kızın aklına anası babası, evi ocağı geldikçe, içini çeker garip garip ağlar; iki gözünün kirpiğine inci taneleri dizermiş. Saka Güzeli, bir zaman bu kızın haline bakıp:

 

“A benim sultanım! Nedir senin gizli derdin ki ağlar, inciler dizersin? Şunun şurasında hiçbir şeyin eksik değildir.” deyince, kızcağız da:

 

“Hepsi iyi, hepsi güzel, hele sizden çok memnunum. Ama bülbülü altın kafese kapamışlar, ille evim yurdum demiş. Ana yurdu, baba bucağı, sılam burnumda tüter. Yaşlı babamı, kadın anamı dünya gözüyle bir daha göremem diye üzülürüm.” deyince, Saka Güzeli:

 

“Aman benim sultanım, bunca emrini yerine getirmişim; bundan da elbet geri kalmam. Sen hazırlıklarını tamamla, birkaç gün sonra yolcusun.” der.

 

Vezir Kızı, Sılasına Erişir

 

Birkaç gün geçince, heybesine bir iki parça hediye koyup bu kızı bir ata bindirir; babasının evine gönderir. Zavallı vezirse, biricik kızı elinden çıktıktan sonra padişahtan izin alıp bir köşeye çekilmiş, ibadete sarılmış. İhtiyar karısı ile gece gündüz hep hasretlik üzerine söyleşirler; geceleri gündüzlere katıp kızlarının sağlığına dua eder, adaklar adar, sadakalar dağıtmakla avunurlarmış.

 

Günlerden bir gün, vezir kızı, sılasına erişir; gizlice soruşturur; bunların oturdukları mahalleyi öğrenir. Bir akşam vakti, hiç beklemedikleri bir zamanda, kızları çat kapı çıkıp gelince sevinç gözyaşlarına bulanır, sarmaş dolaş olurlar. Diz dize oturur, günlerce söyleşirler. Kız, başından geçenlerden, kocası Saka Güzeli’nin hallerinden bir bir anlatır; bu iki ihtiyar, zavallı kızlarının ölümden kurtulup bu denli mutlu olmasına candan sevinirler; buruşmuş yüzleri aydınlanır; Tanrı’ya şükrederler. Böylece en basit şeylerden sevinç payı çıkararak günlerce konuşurlar; kurbanlar kestirir, lokmalar döktürür, fakirleri giydirirler.

 

Şehrin kıyısındaki bu mahallenin halkı, bunların kim olduklarını, başlarına neler geldiğini ne bilsinler? İhtiyar babayı işten çekilmiş bir tüccar bellemişler. Kendi hallerinde dindar, eli açık bu iki ihtiyarcığı severlermiş.

 

Kızın Güzelliği Dillere Destan Olmuş

 

Vezir kızı, birkaç gün sonra eskiden gittikleri çarşı hamamına bir kere daha gitmek ister. Bohçasını hazırlayıp anasıyla birlikte yanlarına çifte cariye alır, giderler; hamamda bir de gelinlerin yıkandığı bölüm varmış. O gün, padişahın kızı da eğlenip açılmak umudu ile bu gelin hamamına gelir, bir köşeye kurulur. Çengi, çalgı, gelin, görümce diye çevresine bakınırken, bir de ne görsün? Olur şey değil, gözlerini ovalar ovalar, bakar; gördüklerine inanamaz. Vezir kızı, bütün güzelliği üstünde, sırma saçlarını çözmüş, başına altın tasla su döküp yıkanmıyor mu? Yanakları sıcaktan pençe pençe, al al olmuş; sedef gibi derisinden sular, inci taneleri gibi yuvarlanırmış; bütün hamam halkı gelini bırakmış, bu kızın güzelliğini seyredermiş. Yanında anasının evinden getirdiği çifte halayıkları, ona sırmalı peştemallar kuşandırır, sedefli altın nalınları ayağına verir; sağına soluna geçip onu koltuklayıp soğuk bölüme çıkarırlar. Padişah kızı, bütün bunlara gözünü diker, bakakalır. Hemen arkasından kalfasını yollayıp gizlice soruşturur; kızın falan yerde bir Saka Güzeli’nin karısı olduğunu, falan mahalledeki babasını ziyarete gelmiş olduğunu öğrenir. Kalfa:

 

“Kızın güzelliği dillere destan olmuş. Onu seyredenlerin ömrü artar, dünya derdini unutur, ağrısını, sızını duymaz olurmuş. Kocasının mertliği, güzelliği dillerde söylenirmiş.” diye, duyduğu her şeyi ballandıra ballandıra anlatır.

 

Kalfa, vezir kızı ile kocasının nasıl kumrular gibi seviştiklerini, birisi dışarıda alnının teriyle kazanırken, ötekisinin eteğini beline sokarak hep ev işiyle uğraştığını bire bin katarak anlatınca, şah kızının rengi atar, sararır, kızarır, sonunda kararır. Şah kızının kalbini kin ve haset kemirir. Bu kızın kim olduğunu kimse bilemezmiş; ama işin öncesini, olanı biteni bilen şah kızının onu tanıması işten bile değilmiş. Şah kızı onu tanıyınca hemen oracıkta başına bir ağrı saplanır; hay hay, vay vaylarla kalkar; önüne ardına, yanına, yöresine söve saya, rast geleni haşım haşım haşlaya haşlaya sarayına gelir.

 

Karın Buralarda Kötü Olmuştur

 

“Vay ne demek, ben burada sararıp solayım da, bu kız ölümlerden kurtulsun. Saka Güzeli’ne kavuşsun. Kısmetimi, yolumu kapasın. Ben bu kızdan kurtulamayacak mıyım? Hay, hay, buna daha ne oyun etsem, ne düzen kursam?” diye diye, yemeden içmeden kesilir; doluya koyar almaz, boşa koyar dolmaz. Gündüzleri yetişmez, geceler boyunca düşünür; sonunda Saka Güzeli’ne bir mektup yazar, gönderir:

 

“Karın buralarda kötü olmuştur. Sırtındaki benleri, göğsündeki gülleri şöyle şöyledir. Adı hamallara destan olmuş, meyhanelerde şarkıları söylenir. Anasına babasına, yurduna ocağına hasretliği bahanedir. Eski tanışlarına, oynaşlarına kavuşmuştur,” diye olmadık yalanlar, düzenler uydurur.

 

Saka Güzeli, mektubu açıp okuyunca yüreğine ateş düşer; gözlerini kan, içini de olmadık kin bürür. Gece demeyip yola düşer; at çatlatıp tez vakitte gelir, kızın mahallesini ve evini bulur. Yol boyunca içinden düzenler kurar, kurdukça içi daha da kararır. Kolu bacağı kas kas kasılır, dişleri kilitlenir; hırsından gözleri dışarı uğrar. Saka Güzeli kapıyı çalar; bir yandan da kamasını hazırlar, kınından çıkarır.

 

Gece vaktidir. Bütün ev halkı derin uykulara dalmış uyurken, vezir kızının içini bir sıkıntı basıp uyanınca kapının çalındığını duyar. İki elinde iki gümüş şamdan, gider kapıyı açar bakar ki gelen Saka Güzeli’dir. Ama bir başka kılıktadır; yüzü kararmış, gözleri belermiştir. Onun kasılıp kasılıp gerildiğini görünce, kızın başına gelenler, birden içine doğar; adam daha kamasını kaldırıp vurmadan can havliyle kendini bahçeye, oradan da kabarmış akan derenin seline atar; göz açıp kapayıncaya kadar kaybolur gider.

 

O Sırada Üç Balıkçı

 

Azgın suların içinde yüze yuvarlana akıp, kısa zamanda denize kavuşur; yarı diri, yarı baygındır. O sırada üç balıkçı, derenin denize karıştığı yerde ağlarını atıp kısmetlerini gözlerlermiş. Bu kız, doğruca akıntının etkisiyle gelip ağın içine düşer. Ağ birden ağırlaşıp ipler gerilip çekilince, balıkçılar hemen davranıp ağa asılırlar; çıka çıka ağın torbasından dünya güzeli bir kız çıkar gelir. Hemen sandala alıp karaya çıkarırlar, kızın başına toplanırlar. Üç balıkçı, o anda bir ağız dalaşına tutuşur:

 

“Hak benimdir, yok bana düşer; sandal benimdir, yok ağ benimdir; balık senin, kalanı benim…” diye sille tokat, kavgaya girişirler. İçlerinden birisi bakar ki iş kötüye varacak, ucu ölüme erecek:

 

“Arkadaşlar, boşuna kavga etmeyelim, şu oku atalım. Hangimiz onu bulup gidip getirirse kız onun olsun; yoksa vuruşa vuruşa birbirimizi öldürmekten çare yoktur.” deyince, hepsi bu kararda birleşirler. Akıl veren balıkçı omzuna çapraz asılı yayını çıkarır; bir ucunu bacaklarının arasına kıstırır, sol eliyle bir ucundan bastırırken kirişin ilmiğini yukarıdan geçirip yayını kurar. Okluğundan bir ok çıkarır, sağ elinin baş parmağına ok atma yüzüğünü geçirir, oku yatağına yerleştirir. Sol kolunu ileri uzatıp, kirişi, ok atma yüzüğünü taktığı parmağı ile çenesine kadar çekip “Ya hak!” der bırakır. Ok vınlayıp uçunca, balıkçılar da “Bre ha!” diyerek okun gittiği yönü gözleyip, düştüğü yeri izleyip peşinden koşarlar; bu arada kendine gelen, onların yaptıklarını seyreden kız, hepsinin tozu dumana katıp gittiklerini görünce, hemen kalkar, o da ters yöne doğru kaçar gider.

 

Bir Yerden Kaçtığın belli

 

Gide gide bir kasabaya yaklaşır; yol üzerinde eğine mal yüklemiş bir satıcı Yahudi’yle karşılaşır. Yahudi, kızın sırılsıklam, üst baş perişan, saç baş dağınık olduğunu görünce, onun bir beladan kaçtığını anlayıp, hemen kendisi de ayrı bir bela kesilir; kızın yolunu keser:

 

“Sabahın bu erken saatinde nerden gelirsin? Bu kıyafetle nereye koşarsın? Bir yerden kaçtığın belli. Senin bir uygunsuz, düzensiz işin olmalı. Ben seni bırakmam, alırım. Seni kaçtığın yere teslim edip, başına biçilen parayı almalıyım.” diye, gözünü hırs bürümüş halde söylenip dururken; kız, hâlâ elinde duran gümüş şamdanları Yahudi’nin eline tutuşturunca, Yahudi:

 

“Acaba kaç dirhem saf gümüştür? Biri ötekinden daha mı ağır yoksa? Sakın bir hilesi, karışığı filan olmasın?” diye silip hohlamaya, inceden inceye gözde geçirmeye girişirken, kız çoktan uzaklaşıp savuşur. Dereden tepeden, yoldan izden geçip türlü engeller aşmaktan iyice gücü, kuvveti tükenir; güçsüz bir halde bir çeşme başına erişir. Kız orada, yorgunluktan içi geçip öyle bir derin uykuya dalar ki, saatlerce kendine gelemez. Bir padişahın oğlu o sıra ava çıkmışmış; orası, burası, dağı, deresi diyerek av kovalarken, atı da kendi de susayınca, bu çeşmenin başına gelir bakar ki, dünya güzeli, pınar perisi bir kız oracıkta uyur. Hiç kıpırdamadan, parmağını bile oynatmadan, orada saatlerce kızın uyanmasını bekler. Şehzâdelerin kısmetleri açık, işleri seçik olur. Deresi, deniziyle bunca yolu; sakası, balıkçısı, Yahudi’siyle bunca insanı geride koyup, çeşme başında yorgunluktan uyuyakalan kız uyandığında, bakar ki karşısında anlı şanlı, samur kaşlı, genç duruşlu bir şehzâde. Kız artık kaçmayı, kovalamayı bırakır; şehzâdenin peşine takılır, sarayına gidip onunla evlenir.

 

Günlerden Bir Gün

 

Kışın konarlar, yazın göçerler. İnci, mercan dizerler, böylece ömür sürerler. Aradan bir hayli zaman geçer. Günlerden bir gün bu kızın aklına, şehzâde ile buluştukları o eski çeşme düşer:

 

“Ey benim şehzâdem, şu bizim buluştuğumuz, oturup konuştuğumuz çeşmeyi, güzel taşlarla ördürsen, önüne bir havuz, som gümüşten bir lüle yaptırıp, alın taşına da benim resmimi kazdırsan, gelen geçen bu çeşmeden su içtikçe, benim için hayır dua etse…” diye yalvarır. Şehzâde, kızın isteğini kırmayıp çeşmeyi yaptırır. Üzerine de kızın taştan oyma öyle bir resmini koyarlar ki, gören canlı sanır.

 

Günlerden bir gün, üç balıkçının yolu bu tarafa düşer, bu çeşmeye gelirler. Su içerlerken bu kızın resmini gördüklerinde korkudan, şaşkınlıktan orada düşüp bayılırlar. O sırada, Yahudi de bu yoldan geçermiş; su içmeye yanaşır, resmi o da görünce ödü patlar, dudağı yarılır; düşer bayılır. Ardından Saka Güzeli gelir; ağzına lüleye dayarken, resmi görünce içi kabarır; o da bunların yanına baygın düşer.

 

Ne hikmettir bilinmez; bütün işleri düzenleyip bozan, bu işi de düzenlemiş, onların hepsini bu çeşme başında sıraya dizmiş.

 

Kız, çeşmenin karşısına bir köşk yaptırmış, su içmeye gelenleri seyreder, eğlenirmiş. Hepsinin birbiri peşine gelişini, düşüp bayılışlarını cumbadan seyredermiş. Sonunda bunları şehzâdeye gösterip hepsini saraya taşıttırır, hapsettirir.

 

İriyarı Kullukçular Dizilir

 

Akşam olur; bunlar ayılıp kendilerine geldiğinde, hepsini divan odasında, şehzâde ile sultan hanımın oturduğu bir tahtın karşısına çıkartırlar. Hepsinde el ayak boşanmıştır; tir tir titreyerek el pençe divan dururlar. Vezir kızı, başından geçenleri, baştan sona birer birer anlattıkça, bunların hepsi sancılanıp kıvranmaya, kaçacak yer aramaya başlarlar. Ama ne mümkün, kapılarda eli palalı, zebella gibi siyahiler dikilir, dört duvarın dibinde çepeçevre iriyarı kullukçular dizilir. Bu kız her şeyi anlatıp ortaya koyar:

 

“Ey benim şehzadem, bu Saka Güzeli dedikleri benim kocamdır; sorup anlamadan, durup dinlemeden, bir iftira yüzünden beni harcamıştır. Bu balıkçılar ise beni denizden çıkardılar; ama, hırsa kapılıp hadlerini bilmediler. Bu Yahudi de, elimde gümüş şamdanlar olmasaydı, bana etmeyeceği kötülük olmazdı. Şehzâdem, sen ki, beni çeşme başında bulup, bugüne kadar bir dediğimi iki etmeyip hoş tutarsın. Artık yiğitliğin, soy kişiliğin neyi gerektirirse onu yaparsın. Bu bir yumaktır ki, önünde tortop olmuş, uç vermez durur; adaletinle, dirayetinle elbette çözersin…” diye sözünü bitirir.

 

Şehzâde bir durup, iki düşünür, iki düşünür; sonra balıkçılara döner, bir sıkı tembih ve tekdirle tabanlarına ellişer sopa vurdurur, gönderir. Yahudi’nin boynunu vurdurur, ölüsünü köpeklere böldürür. Bakar ki, kızın gönlü bütün bu olup bitenlere karşın yine de Saka Güzeli’ndedir. Huzurunda bunları yeniden evlendirir; düğün hediyesi olarak kırk deve yükü çeyiz verir.

 

“İnşallah çileniz bununla bitmiştir. Varın, bir köşede dirlik düzenlik içinde yaşayın. Devletime duacı olun…” diyerek,gönderir.

 

Onlar da artık geri dönmeyip şehzâdenin memleketinde yerleşirler. Haber yollayıp ihtiyar vezir ile karısını getirtirler. Padişahın kızının cezasını Tanrı’ya havale ederler. Kalan ömürlerini mutlulukla geçirir, çoluk çocuğa karışırlar. Onlar ermiş muradına, darısı bizim başımıza.

EDE YAYIMCILIK

bilgi@edekitap.com
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız

Yorumunuzu Ekleyiniz