Kuş Kafesine Yaldız
Sabahattin Kudret Aksal, 1920 yılının, üçüncü ayının yirmi beşinci günü İstanbul’da doğdu. Cumhuriyet dönemi Türk yazınının önemli aydınlarındandır. Işık Lisesinde okudu, İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünü bitirdi.
Koşuk, öykü, eleştiri alanlarında törettiği verimler, çeşitli gazetelerde, dergilerde yayımlandı. Koşuklarında kişinin yalnızlığını, duygusal düzensizliklerini, yaşamın küçük ayrıntılarını işleyerek Türk koşuğuna özgün bir katman kazandırdı. “Gazoz Ağacı” ile “Yaralı Hayvan” betikleri, koşuklarıyla öne çıkan yazarın, öykü alanındaki yapıtlarıdır.
Aksal, uğraş alanlarının öbür kolu olan oyun yazarlığında da başarılı yapıtlar ortaya koydu. İlk olarak 1947 yılında “Evin Üstündeki Bulut” adındaki oyununu yazdı. Sırasıyla “Konak’ta Oyun”, “Şakacı”, “Bir Odada Üç Ayna”, “Tersine Dönen Şemsiye”, oyunlarını yazdı. “Varlık” dergisinde, 1954 yılından başlayarak, görmük eleştirileri yazdı.
Aydın bakışını yapıtlarına yansıtan, sıradanlığın kolaycılığına bulaşmadan özgün yapıtlar veren Sabahattin Kudret Aksal, 1993 yılının dördüncü ayının on dokuzunda acun ömrünü tüketti. Sini, Karacaahmet Gömütlüğünde, temiz toprağın koynuna yerleştirildi. Allah rahmet eylesin, tini esen olsun.
YARALI HAYVAN'dan...
Kuş Kafesine Yaldız
Saate baktım. Beşi iki geçiyor. Kafamda hemen hesabını yaptım da öyle mi buldum, yoksa kendiliğinden dilimin ucuna gelen bir cümle gibi mi beliriverdi düşüncemde? “Yarın sabah dokuza kadar on altı saat var.” diye mırıldanıvermişim, kendim bile duymadan. Gece oldu mu bütün evlerde söz edilecek sıcak bir temmuz gününün saat beşi. Ne kadar sıcak olursa olsun, vız gelir bana, severim sıcağı, ayağımın alışkanlığına uyarak yürüdüm. Cağaloğlundan aşağıya, Köprüye doğru, hiç acele etmeden, sadece yürümek için yürüdüm. On altı saatin geçip giden, daha da geçip bitecek dakikalarına aldırmadım. Bir yaz gününün bitiminde tenha, sessiz, tozlu sokaklardan geçmek hoşuma gitti; geçtim. Gömleğimin yakasının düğmesini açtım, gömleğimin yakasının düğmesini açmakta bir tat bulduğum için. Bir tozlu sokakta yürümek, gömleğimin yakasını aralamak da yeter insanı hoşnut etmeye diye düşündüm. Belki de hoşnut etmekten çok bir şeydir bu, günün bir bölümünü doldurmak gibi bir şey. İnsanoğlunun geleceği, kaderi, bilmediği uzak bir yerde hazırlana dursun, bir gemi onun için rıhtımdan kalkıp gitsin, bir kişi bir kişiye bir şeyler söylesin, bir başka kişi bir başka kişiye küssün, hastalanmalar, ölümler olsun, bir yumak hep onun için sarılsın, kaderi için, geleceği için, türlü tesadüf birbirini ortaya çıkarsın da, o şimdi benim gibi bir şeyden haberi olmadan, yaz günü tozlu sokaklardan geçip gitsin. Düşünmesi bile tuhaf ediyor kişiyi. Neyse düşünmeyelim artık, bırakalım burada.
Anadolu yakasında bir yerde oturuyorum. Uzaktan, o kadar da uzaktan değil ya, Adalar, Dragos, Pavli görünüyor. Saat sekizi geçti mi sesler kesiliyor. İnsan sesini, bir insanın bir başka insana söylediği, söyleyebileceği bir sözü duyamazsınız artık. Duymanız için sabahı beklemeniz gerek. Denizde bir balıkçı motorunun sesi. Sabaha kadar, gün ağarıncaya kadar denizde bir balıkçı motorunun sesi. Arada bir köpek havlıyor, yandaki bahçelerden. Daha ötede bir eşek anırıyor. Bir de ağustos böcekleri. İkiye, üçe kadar ağustos böceklerinin sesi. Böyle geçen bir gecenin sabahında, vapurda yakalıyorum bir tanıdığımı. Anlatıyorum. “Tam insanın kafasını dinleyeceği bir gece” diyor bana.
“Öyle” diyorum, diyorum ama laf olsun diye.
Vitrinlere bakıp bakıp bir şeyler görmeden köprüye geldim. 5.35 vapuruna giriverdim. 5.35 vapurunda ne kadar çok tanıdık var. Biri yanıma geliverecek diye ödüm kopuyor. Yanıma geliverecek de evinde susuzluktan çektiklerini, yazın oraların çok güzel olduğunu, ama vapurların kalabalığına dayanamadığını anlatacak. Sonra birden yüzüme dikkatle bakarak, o anda aklına gelmiş gibi, “Neden Allah aşkına.” diyecek, “Neden geceleri bize hiç gelmiyorsunuz? Yaz neredeyse bitmek üzere. Bir kere olsun görüşmedik.”
“Oh ne iyi” diyeceğim içimden. “Yazın bitmek üzere olduğu ne iyi. Hele sizinle bir kere bile görüşemediğimiz ondan da iyi.” İçimden böyle diyeceğim ama, gene de yarım yamalak “Haklısınız. Görüşelim.” diye mırıldanacağım.
Sonra bir gazete havadisinden söz açacak, “Bugün okudum. Şu mesele için ne dersiniz?”
“Bana ne o meseleden. Sizden de, sizin meselelerinizden de bana ne?” Diye bağırmamak için kendimi tutacağım. Demeyeceğim böyle, ama o böyle demek istediğimi anlayacak. Anlayınca da konuşmanın yönünü değiştirecek. Bu adam yazı yazar diye düşünecek. Biraz da nabzına göre şerbet verelim bakalım. Bir tek yazı mı okumadığı halde, az rastlanır bir ilgiyle, eşsiz bir kibarlık soracak: “Yeni hazırladığınız bir şeyler var mı? “
Anlamazlıktan geleceğim. “Ne gibi?”
“Bir kitap? Bir piyes filan canım? “
“Yok” diyeceğim büyük bir kabalıkla. “Bıraktım. Yazı yazmıyorum artık. “
“Ya! Ama niçin? Yazık.”
Sarayburnu tarafına bakarak, “Canım istemiyor,” diyeceğim.
“Doğru. Çok güzel söylüyorsunuz,” diyecek. “İnsan istemediği şeyi yapmamalı. Mesela ben, bu akşam denize girmeyeceğim. Canım istemiyor.”
Böylece yolculukların en güzelinde, insanların en çekilmeziyle, konuşmaların en korkuncu aramızda sürüp gidecek.
Biri de var ki yanıma gelmeyecek diye ödüm kopacak. Ama biliyor musunuz, yok o biri. Şimdi şu cümleyi iş olsun diye yazdım.
Vapurdan çıktıktan sonra, yanımda kim olursa olsun ayrılacağım. Belki de bana “Yolumuz bir değil mi efendim?” diyecek.
Alabildiğine bir rahatlıkla” “Değil ya efendim, değil ya “diyeceğim. “Yolumuzun bir olduğunu nasıl düşünüyorsunuz? “
Herkesin bir akşamüstü, bir delicesine yalnız kalmak, yalnızlığında bir şey bulabilmek istediği saat vardır. Benim bu akşamki vapur arkadaşımın böyle bir saati yoksa bana ne? Yarım saatlik boşuna bir konuşmanın verdiği hınçla ayrılacağım yanından, çarşıya doğru yürüyeceğim. Dünyayı yavan, yaşamayı tatsız bulmaya başlayanlara benden küçücük bir öğüt: boş lakırdılar çuvalı bir tanıdığın yanından, hafif de olsa şöyle kabaca ayrılıp, bir sigara yaktıktan sonra, gelişigüzel birkaç adım yürümenin tadını denesinler.
Şimdi nereye gitmeliyim diye düşündüm. Şimdi ne yapmalı? Bir akşam saatinde kafasında belirli bir düşünce, içinde belirli bir duyguyla yürüyeceği bir yol, gideceği bir ev, içeceği bir içki, oturacağı bir kahve, göreceği bir insan olmayan kişinin halini ne diye anlatmalı? Oraya mı gideyim, yoksa başka bir yere mi? Bu saatte böyle düşünen içinde bir daha onarmamak üzere çöken, çürüyen, bir şeyler vardır; zehir gibi bir birikinti, tortu gibi bir şeyler. Ben, düşündüm. Bir an durdum, tekrar yürüdüm. Çarşı içinden geçerek, durağın önüne çıktım. Tam karşıdaki sokakta bir arkadaşımın nalburiye dükkanı var. Uğramalı mı?
Gittim. Pis bir güneş dükkanın içinde, tellerin, kazmalar, küreklerin, boya tenekelerinin üzerindeydi. Sanki kocaman şehir bütün gün bu dükkanda solmuş, terlemişti. Severim arkadaşımı, hiç değilse, bugün, bu saat için severim. Okula gitmediğimiz bir gün birlikte sinemaya gitmiş, sinemadan çıkmış pasta yemiş, bir arsada resim çektirmiştik. Beni görünce sevindi. Oturduk dükkanın dibinde iskemleye. Çırağa “oğlum dedi. “İki çay söyle bize.”
İşte ne olduysa bu sıralarda oldu zaten. Çaylarımızı bitirmemişti daha. Dükkana, bir adam girdi, bir müşteri. Bakın, biraz anlatayım. Bir görmüş de kibar, çekingen, daha çok da yorgun halli bir kişi. Uzunca boylu, esmer, 50 yaşlarında kadar. Kahverengi elbisesi belki ipek iyi bir kumaştan değildi, iyi de dikilmemişti, ama temiz, ütülüydü. Başında gene kahverengi bir şapka vardı, açık kahverengi bir şapka. Şakaklarından teri süzülüyordu. Elinde de bir file. Filenin içinde yiyecek paketleri, bir de küçük şişe rakı. Tezgahtar başka bir müşteri ile pazarlık taydı. Bekledi pazarlığın bitmesini, o yorgun, çekingen, kararsız haliyle dükkanın bir köşesinde durdu. İşi biten müşteri dükkandan çıkınca tezgaha yaklaştı, gülümsemeden gülümseyerek “Kuş kafesi için yaldız arıyorum. Bulunur mu acaba sizde?” diye sordu.
“Var.” diye karşılık verdi tezgahtar. “Ama dışarı malı. Kutusu dört lira. “
“Bir görsem.” dedi beriki.
Tezgahtar rafın birinden küçük bir kutu çekerek uzattı. Adam aldı, elinde evirip çevirmeye başladı.
“Dört lira mı?” diye sordu tekrar.
“Evet.”
“Çok değil mi?”
“Yok beyim. En iyi maldır bu. Çok değil.”
Ne almaya karar verebiliyor, ne de kutuyu bırakıyordu. Ömrünce kurup kurup da kapısından içeriye adımını atamadığı bir düş ülkesinin anahtarıydı sanki bu kutu. Bir alsa, bir evine götürse, bir kanaryasının kafesini boyasa, sonra da elindeki filenin içindeki nevaleyi yüzüp rakısından da bir yudum alsa mutluluktan yana kim başa çıkabilirdi bu adamla? Kim bilir nasıl başı dönecek, bu kocaman dünya ortasında eriyip dünyadan bir parça olacak, öylesine pırıl pırıl aydınlık bir gece yaşayacaktı. Arkadaşım bir şeyler anlatıyordu, duymuyordum. Ben sözleriyle karşılık veriyordum; kim bilir ne ipe sapa gelmez karşılıklar. Adama bakıyordum. Kutuyu hafiften okşuyordu.
“Biraz kıramaz mısınız? Bir lira kadar?”
“Kurtarmaz, “” diyordu tezgahtar. “Kurtarsa kıralım.”
Adamın içinde, deniz altında iki güçlü canavarın kavgası kadar Çetin geçen savaşı görüyordum. Almalı mı? Almamalı mı? Çekişip duruyordu kendi kendisiyle. Sonunda gene kararsız, kutuyu yavaşça tezgahın üstüne bıraktı. Belki kendi bile nasıl olduğunu anlamadan kapıdan çıkıverdi. Tezgahların arkasından koşacağı, “Aman beyim, bıraktım. Gelin alın, boyayın kafesini. Size, üç liraya bıraktım” diye yalvaracağı umuduyla çıkıverdi. Tezgahtar kutuyu alıp rafa koydu tabii.
O kadar tuhaf oldum ki, ben kendimi tutmasam yerimden doğrulup bağıracaktım: “Ne yapıyorsunuz, Kamil Bey. Deli misiniz?” Diyecektim. “Bir lira için, sadece bir lira için olur mu bu iş? İş mi bu sizin yaptığınız? Sizin her şeyiniz, her şeyiniz, her şeyiniz olsun da, bu akşam saatinde mutluluğunuz sadece kanaryanızın kafesinin yaldızına kalsın, sonra siz bir lira için almadan çıkıp gidin dükkandan. Olacak şey mi bu?”
Birden irkildim. Kamil Bey, Kamil Bey. Acayip. Bu Kamil Bey sözü de nereden geldi diyenin ucuna. Tanımıyorum ki bu adamı. İlk bu akşam burada gördüm. Öyleyken? Neden başka bir ad değil de Kamil Bey. Düşünüyor, bir yerden hatırlayamıyordum. Hatırlayamadıkça da sarıyordu beni. “Bulmalıyım” diyor, yeni baştan düşünmeye başlıyordum. Bulamayacağım. Bulamayacağım ya, gel de düşünme, vazgeç. Elimde değil artık. Türlü tanıdıkları şöyle gözümün önünden geçirmeye başlıyorum. Gene de bir şey yok. Ne işkence! Bela gelirken, geliyorum der mi zaten?
Çare yok, o Kamil Bey de. Kamil Bey olarak girmişti dükkana. Kendini böylece biraz belli etmişti. Artık üstünü de düşümüzden biz, tamamlayalım.
Kamil bey Acıbadem’de oturuyor; bundan kuşkum yok. Evi ahşap olmalı. Acıbademin bitiminde Çamlıcaya yakın dört beş odalı ahşap bir ev. Tabii bahçe içinde. Pencerelerin çerçeveleri ile kapıları boyasız, tahta renginde. Eşyası bir hayli eski biçimdir. Örneğin oturma odalarında, pencerenin altında boydan boya keten örtüsüyle bir minder vardır. Öbür köşede iki hasır koltuk. Masa. Masada sürahi. Başka bir köşede de içinde kitap bulunmayan bir kitaplığın üstünde on beş yıl önceye ait bir modelde radyo. İşte kuş kafesi radyonun üstünde asılı.
5:35 vapurundan çıktığına göre de memur olmalı. Acaba nerede olduğunun önemi var mı? Belki evkafta, belki tapuda, belki maliyede, belki de başka bir yerde. Ama şimdi başka bir şey söyleyeceğim, önemli olan bir şey. Bunu açıkça değil, kulağınıza söyleyeceğim. Kamil Bey. Eğin kulağınızı. Çünkü siz böyle bir şeyin açıkça konuşulmasından hoşlanmayacak kadar alçakgönüllüsünüz. Yüzünüze karşı ölmekten hoşlanmazsınız. Öyle olduğu için de yüzlerce kulağınıza Fısıldamak istiyorum bildiğimi. Siz küçük de olsa, canlı bölmeyle de olsa ayrı bir odası olan, bu odaya girerken biraz çekinilen, saygı duyulan bir şefsiniz. Yoo, “Estağfirullah “demeye kalkmayın Kamil Bey; öyle. Emrinizdeki kimselere alabildiğine güler yüz gösteren, küçük kabahatleri görmezlikten gelmeyi, işleri olur yanından almayı bilen, hem de bu erdeminiz üstünüze iğreti bir elbise gibi durmayan bir şefsiniz.
Sonra yirmi dokuz yıldan beri evli olduğunuz yalan mı? İki de kızınız var. Biri yirmi sekiz yaşında, evli; İzmit’te kocasının yanında. Haydi yalandan bakalım, aranızda hemen hiç tartışma geçmeyen karınızla bu yüzden tanrının gecesi çekiştiniz, yalandan en üst deyse. O her akşam size “İzmit’i de bir bunun,” diyor, “Başka yeri de. Gözümüzün önünde olmadıktan sonra. “
Siz şöyle karşılık vermiyorsunuz: “Hayır, hayır. Hiç de öyle değil. Günlerce Irak bir yerle iki saat ötede bir şehir bir olur mu? Bir telgraf çeksek akşama burada olur.”
Öbür kızınız yirmi bir yaşında, yanınızda. Okuyor henüz.
Bugün dörde doğru kalemi elinizden bıraktınız. Hava da çok sıcaktı, haklıydınız. Caddedeki tramvay, araba gürültülerinden, insan seslerinden serseme dönmüş, içinizde rahatsızlıklar duymuş, başınıza duvara yaslamış, çok sevdiğiniz kanaryanızın ötüşünü duyarak kestirmiştiniz. Bir yaz günü bile akşam hazırlığı saat dörtte başlayabilir. Dünyanın gürültüsü dakikadan dakikaya azalıyor, gün ışığı esmerleşiyor, sıcak etkisini yitiriyordu. Akşam saatlerinin ilk ışıkları düşüyor diğer yüzüne; sizin için. Sonra kısa süre uyuklamanız sona ermiş, gözlerinizi açıp kendinizi geceye biraz daha yakın bulunca evinizi, karınızı, kızlarınızı, rakınızı; rüzgârsız, rutubetsiz, bol yıldızlı bir Acıbadem gecesini hatırlamıştınız. Rakıyı yazın kavunla içersiniz, değil mi? Beşte mi çıktınız işinizden? Vapurda gazetenin tarihi romanını sabahleyin bıraktığınız yerden tamamladınız mı? Sonra dükkana gidişinizi, beni altüst eden o cümleyi söyleyişinizi düşünün:: “Kuş kafesine yaldız arıyorum. Var mı?”
Almadınız. Bir lira için her şeyi berbat ettiniz. Ama bunun önemi yok. Sadece bu dili duymuş olmanız yetmez mi? Demek ki sizin geceye güvenle, rahatlıkla, gözünüz arkada kalmadan gidebilmeniz, bir mutluluğu eksiksiz yaşayabilmeniz için her şeyiniz vardı, kanaryanızın kafesinin yaldızından başka. Bu ne müthiş şey Kamil Bey; bilmem anlıyor musunuz? Ne müthiş şey, orada, oracıkta, içi huzursuzluklarla dolu bir kimsenin bulunabileceğini düşünmeden, “Ben huzurum. Kitaplarda adını gördüğünüz huzurun ta kendisiyim ben” diye bağırmak.
Sonra sizin için şöyle düşündüm. Bu adam dedim, örneğin, bir gece sabaha karşı üçte, dörtte, nedenini anlayamadığı rahatsızlıklarla uyanmamış, iki satır yazı yazmak, yazı yazmak olmasın, bir şeyler çizmek diyelim isterseniz, ya da sadece düşünmek istediğini duymamıştır. Ömründe bir gün olsun, bil akşamüstü bir içki yere girip, tek başına saatlerce bir kadehin önünde, içinde bir şeyler yitirmiş, bir şeyleri tüketmiş oturmamıştır. Gene bir tek gece, yağmur altında şehri bir ucundan öbür ucuna, yenilgiye uğramış, bitkin, kararsız dolaşmamıştır. Bir cümlede onu çaresiz bırakmamıştır, bir insan elinin sıcaklığı da. Bir ağaç ki ne yağmur işlemiş gövdesine, ne böcek.
Bütün bunları nereden çıkarıyorum diye düşünmeyin. Bana dükkanda, iki üç dakikada, halinizle siz söylediniz bunları. Doğru; yanılmıyorum, değil mi?
Ama durup dururken, gecenin eşiğinde rahatsızlıklar, kararsızlıklarla dolu bir kişiye böyle bir mutluluk gösterisi yapmanın yeri miydi Kamil Bey? Anlayışlı, olgun görünüşünüzden böyle bir şey beklenir miydi? Bakın bu saygısızlığını bağışlamamı dilemeyin benden, elimden gelmez.
Dipçe: Sabahattin Kudret Aksal’ın, “Yaralı Hayvan” adlı betiğindeki “Kuş Kafesine Yaldız” adlı öyküsü, Tahir Alangu’nun, 1959 yılında yayımlanan “Cumhuriyetten Sonra Hikâye ve Roman 3. Cilt (1919-1930)” adlı yapıtından alınmıştır. (s.302-307)
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız