Ömer Seyfettin: Ülkücü Bir Yazarın Romanı
Türk Öykücülüğünün temellerini kuran büyük yazar Ömer Seyfettin’in yaşam öyküsü, Tahir Alangu’nun uzun süreli çalışmalarının sonucu olarak “Ömer Seyfettin: Ülkücü Bir Yazarın Romanı” adıyla 1968 yılında yayımlandı.
May Yayınlarınca çıkarılan beş yüz doksan iki betinlik yapıt; Çocukluk Cenneti, Şehirler ve Okullar, Savaşçı Töreler Dünyasında, Edebiyat Dünyasında İlk Adımlar, Sınır Boylarında, Selanik Günleri, Sonun Başlangıcı, Yıkılış Ortamında İstanbul üst başlıklarını taşıyan sıradizinsel bir anlayışla kurgulandı.
Ömer Seyfettin’i, savunduğu değerler, dirençli ülkücülüğü, yaşadığı dönemin olayları, yapıtlarının oluşma süreci gibi yazarı yapıtlarıyla bağlayan önemli izleklerle anlatan yapıt, Tahir Alangu’nun, “yaşam öyküsü” biçemine yeni yön çizen çabasının, özgün bir verimi.
Tahir Alangu, Türk yazınının bu önemli yapıtının gerçekleşme öyküsünü, betiğin başındaki uzun önsözle açıklıyor:
Bu Kitabın Hikâyesi
Bu kitabın gerekli olduğu düşüncesi, bana, 1942 yılında, üniversitenin son sınıfında iken gelmişti. “Terâcimi ahvâl” ve “Tabakât” kitaplarını,“Tezkire”leri, daha sonraki çağlar için de “Osmanlı Müellifleri”, “Sicilli Osmânî”, ve “Türk Meşhurları” gibi kitapları karıştırırken, bizde eskiden beri sürüp gelen “biyografya” anlayışında önemli bir değişiklik olmadığını görmüş, çoğu hallerde de “tercemei hâl” ile “menkibe” “sınırlarını aşmadığımıza şaşırıp kalmıştım.
Eskiler bir yana, daha sonraları “Cumhuriyet’ten Sonra Hikâye ve Roman” adındaki antolojimi hazırlarken, genç kuşak aydınlarının da biyografi anlayışına sahip olmadıklarını, bunu gereksinmediklerini, hatta bazılarının, hayatlarının ayrıntılarına inilmesini hoş karşılamadıklarını görmüştüm.
Hayatlarının “tercemei hâl” çerçevesinde tanınmasından öteye geçilmesini istemiyorlar, çatışmalarının, yenilgilerinin, kavgalarının, hele ilişkilerinin ayrıntılarına inmek istedikçe sinirleniyorlar, bunu, bir çeşit “hafiyelik”, bir “gereksiz kurcalama”, “dedikodu sermayesi arama” seviyesinde aşağılık bir iş gibi karşılıyorlardı.
Bulanık Noktaların Aydınlatılması
İyi niyetli ve bana yardıma hazır bir çok anlayışlı kimselerin yanında, bu kitaba bazı ayrıntıların girmesini istemeyenler de çıktı. Bunlardan birisi, bu kitabın sonundaki otopsi resminin yayınlanmasını “âdâb-ı diniye ve milliye”ye aykırı buluyor, ötekisi ise Yahya Kemal’le olan ve son anı defterine yansımış bulunan kavgaları kitaba almamaklığımı rica ediyordu. İşin şaşılacak yanı, “hayatın, bütünü ile, yaşandığı çağdaki havası ve boyutları ile yeniden kurulup somutlanarak tasviri” anlamına gelen bir biyografiden bu unsurları çıkarınca, yazarlara saygılarını göstermiş olacaklarını düşünüyorlardı. Halbuki bir çok yazarlarda görüldüğü gibi Ömer Seyfettin’in biyografisini okuyunca da anlayacağınız üzere, hayatın ayrıntıları çoğu zaman yazarlar ve eserler için bir anahtar ödevi görüyor, bir çok bulanık noktaların aydınlanması ve anlaşılmasına, yazarın yeniden değerlendirilmesine, eserlerinin daha iyi anlaşılmasına yol açıyordu.
Biyoğrafyalar, anı kitapları, kronikler, eleştirmeler, edebiyat tarihleri ve monografiler, bir çağın tasviri için tarihin yardımcı kolları oldukları kadar, sanat eserlerinin ayakta durmasına, yeni kuşaklarca değerlendirilmesine yarayan yan türler olarak önemli bir rol oynuyorlar; yalnız araştırıcılar katında değil, bu konulara meraklı okuyucular arasında da geniş bir itibar görüyorlardı. Batıya yönelen yeni Türk edebiyatının bu yan türlerden, hele biyoğrafyadan yoksun oluşu dikkati çekiyordu.
Ali Cânip Anlatımı
Ömer Seyfettin’in biyoğrafyasının unsurlarını derlemeye başlayınca, Türkçede bu yolda bana model bulacak, işe yarayacak hiçbir öncü eserin bulunmadığını gördüm. Hayatı, eserleri, ölümü geniş yankılar uyandırmış, nesillerce sürekli olarak okunmuş bir yazarın, arkadaşı Ali Cânip tarafından yazılmış ve öldüğü günlerden bu yana tekrarlanmış, birkaç sayfalık tercemei hâlinden başka bir şey yoktu elimizde.
Bu kitabın tam ve işe yarar bir düzende kurulup yazılabilmesi için yıllar boyunca sürüp giden titiz bir derleme çalışması yetmeyecekti. Bizden öncekilerin gereksinmesini duymadıkları bir yeni biyografi anlayışına da ulaşmak gerekiyordu. Bu gereksinme, aslında yalnız kişisel bir çabadan değil, değişen şartların itelenmesinden, gerçekleri öğrenmeye susamış yeni kuşakların isteklerinden kaynağını alıyordu. Yeni kuşakların aydınları, bu yan türlerin, biyografyalar, araştırmalar, edebiyat tarihlerinin eksiklerini duyuyor, bunları özlemle beklediklerini ifade ediyorlardı.
Bizde geleneği hâlâ sürüp giden, doğulu insanın eğitimine sıkı sıkıya bağlı “tercümei hal” ile “menâkip” niteliğindeki yazıların o taslak halindeki “gayri şahsiliği”, yazarların kişiliklerini ve eserleriyle birlikte yürüyen canlı varlıklarını siliyor, onları, genç nesiller yanında birini ötekinden ayıramayacak kadar silikleştiriyordu. Sanatçıyı, kendi çağına ve yaşadığı çevrelere bağlı kişiliği ile değerlendirilemeyince, üst üste gelen birleşmelerle bir “yeni-eski” birikmesi olmuyor; kısa aralıklarla yeniler eskilerin yerlerini aldıkça, hızlı ve yaygın bir kültür erozyonu mahşeri içine düşen değerler eriyip unutulup gidiyordu. Eski eserleri sevmek ve anlamak için, o çağı ve yazarını anlamak ve sevmek, eserlere ulaşmak için de her neslin onları yeniden değerlendirmeleri gerekeceği düşünülmüyordu. Yazarlar ve sanatçıların hiçbir yerde yalnız eserleri ile değerlendirilip uzun süre ayakta kalamadıkları, hele çağımızda yeni değerlendirmeler ve yan türlerle desteklenmedikleri takdirde bu unutulma ve yıpranmanın sürüp gideceği akla gelmiyordu.
Eser-Hayat İlişkisi
Öte yandan, Ömer Seyfettin örneğinde görüldüğü üzere sanat hayatları çok kısa süren, çok çetin ve karışık bir devrede gelip de genç yaşlarında ölen yazarların hayatlarının çoğu kere eserleri kadar önemli ve ilgi çekici olduğu da görülüyordu. Hele Ömer Seyfettin gibi sürekli defter tutan, eserlerini bu defterlerindeki notlardan çıkaran yazarların “eser-hayat” ilişkilerini izlemek için hayatlarının evrimini bilmek bir zorunluluk haline geliyor. Bundan dolayıdır ki, biz burada Ömer Seyfettin’in hayatını, çocukluğundan ölümüne kadar yaşadığı çevrelere, olaylara bağlayıp anlatırken, yer yer eserlerinin doğuşlarını da işaret etmeye çalıştık. Bu eserleri, olaylar, çevreler ve hayatla öylesine iç içeydi ki, hayatının evrimine yer yer bağlayarak anlatmak kolaylıkla mümkün oluyordu.
Bu kitabın bölümlerini izleyerek okudukça görülecektir ki Ömer Seyfettin’in yazarlık anlayışı ve tutumu da bizim hayatla eseri iç içe anlatarak yürümemize yardım etmiştir. Çünkü bütün yazılarında yürüdüğü yolu, çatışmalarını, çağının sorunlarını ve bulunduğu çevreleri anlatmakla kalmamış, bilerek ve isteyerek “Parti” ve “Ülkü” ilkelerine uygun hikâyeler de yazmıştı. Ömer Seyfettin’in çok beğenilen ve okunan “Eski Kahramanlar” serisindeki hikâyelerinin arkasında onun kendi seçmeleri ve beğenileri değil, Harbiye Nezâreti ve İttihat ve Terakki Partisi’nin bulunduğunu, bir savaş edebiyatı kampanyasının ürünleri olduklarını bilmeyince, ortaya çıkan eserlerin ana düşüncesi ve iteleyici ilkesi nasıl anlaşılacaktı? Hayatının çeşitli dönemlerindeki hikâyelerinde tema değişiklikleri, tip araştırmalarının yaşadığı çağ ve düşünce akımlar lideri bağlantıları, kendi hayatına da bağlanarak yürümüştü.
Yer-Yurt Bağlantısı
Kahramanlarını kendi dolaştığı yerlerde, Gönen, İzmir, Balkanlar, Selanik, Manastır, İstanbul ve Kadıköyü’nde, kendi hayatı içinden geçirerek dolaştırır. Gönen’de and içen, falakalı eski mahalle mekteplerinde yaramazlık eden, İzmir’in pansiyonlarında bekâr çapkınlık hayatı yaşayan, Hürriyet’in ilk taşkınlıklarında havalanan, Balkan sınırlarında eşkiya hikâyeleri dinleyen, subay arkadaşları ile yurt sorunlarını tartışan, Manastır’da “31 Mart” olaylarının kargaşalığı içinde “Hareket Ordusu” “hazırlıklarını seyreden, Selânik’te Trablusgarp’ın işgâlini protesto eden, Balkan Savaşı’na katılan, Makedonya İhtilâlinin facialarını derliyen, Birinci Dünya Savaşı ve Mütareke İstanbul’unun acılı günlerini yaşayan hep kendisidir. Gördüğü insanları, yaşadığı çevreleri, karşılaştığı olaylar ve sorunları yansıtan hikâyelerinde, kendi duyuş ve düşünüşünün yürüyüşünü de izliyoruz.
Ömer Seyfettin’in hikâyeciliğini anlamak, kişilerine, temalarına, sanatına işleyebilecek için yirminci yüzyılın ilk yirmi yılı içindeki tarihi olayları gözden geçirmek, Trablusgarp, Balkan, Birinci Dünya Savaşı olaylarını, imparatorluk yıkılırken Türk aydınlarının ruh ve düşüncelerini, politika akımlarını izlemek gerekiyor. Bu kitapta onun yaşadığı çevreler anlatılırken, o çevreleri etkileyen olaylara da yer verilmiş, bu olayların Ömer Seyfettin’e ve çevresindekilere nasıl yansıdığının tasvirine de önem verilmiştir.
“Tercüme-i Hâl”den “Yaşam Öyküsü”ne
Aslında eski “tercümei hâl” ile “biyografya” arasındaki önemli fark da bu noktalarda bulunmaktadır. Biyografya, insanı soyut bir boşlukta değil, çağı, yeri ve ilişkileri içinde belirlemeye çalışan bir türdür. Biyografyada anlatılan yalnız olayların iskeleti değil, insanoğlunun, zaman ve çevre içindeki bağlantıları ile çatışarak yürüyüşünü tasvirdir. Bütün bu bağlantılarının ona işlemesini, eserlerine yansımasını, düşüncelerini etkilemesini, eserlerinin yazılmasında “olay-eser” ilişkilerini tasvir etmektedir. Onun “yeni değerler arayarak yaratmağa, eski değerleri eleştirerek yenilerini yaratmağa” yönelen kişiliğini, yaşadığı çağın ve çevresindeki kişilerin bütün engellemelerine rağmen, bu işini görmekte ve düşüncesini yürütmekteki nâmuslu direnmesini anlatmaya çalıştık.
Bizde büyük adamları, sevilen sanatçıları, hayat ve eserlerini değerlendirilerek yaşatmak yerine, menkibelerle donatarak “yüceltmek”, “ulvileştirmek” şeklindeki yaygın alışkanlık, aslında insanı yaşama şartlarından kopararak yok etmenin, hayata bağlı sanat ilintilerini keserek tahrip etmenin maskelenmiş bir yolundan başka bir şey değildir. Kişiliği ve eserleri, hayatının ve çağının gerçekleri ve bağlantılarından koptukça unutulmaya, yıpranıp solmaya mahkûm edilen sanatçıların yerlerine çok kısa aralıklarla durmadan yenileri itelenmekte, edebiyat eski ve değerli ürünlerin birikmesine dayanan bir zenginlikten çok, sık sık yenilenen ve yıpranan bir soy “erozyon alanı” hâline gelmektedir. Biyografya ve benzerleri gibi yan türlerle beslenmiyen bir kültür ve edebiyatın başına başka ne gelebilirdi?
Ömer Seyfettin’e Açılan Kapı
Bir yazarı, hele Ömer Seyfettin gibi eserle her şeyden çok kendi hayatını ve çatışmalarla, çevresine, velhasıl kendisi ile ilişkiye malzemeyi koyan bir birşeye anlamak ve değerlendirmek için, doğduğu ve yetiştiği, yaşadığı yerleri ve zamanı iyice araştırmak gerekiyordu. Bu işin son imkanları zorlarcasına ileriye götürmeye çalıştım. Hayatının geniş ölçüde yazılarına yansıdığını, daima araştıran ve düşünen kafasının ve mutluluk özlemiyle yanıp tutuşan muzdarip ruhunun hikâyelerindeki olayların arasında çarpıp yaşadığını gördüm. Hayatının, bir imparatorluğun yıkılışı ile sürüklenip giden, olayların nabzının arttığı yerlerde çırpma büyüklüğünü, ruh ve düşünce evrimindeki çıkmazlara, beşeri ve zayıf olan yanları ile yücelen yönlerini, son günlerinde gittikçe ağırlaşıp acılaşan hayat dramını, çağının politik ve sosyal şartları ve evrim içinde bulup göstermeye çalışırken, bana o kadar malum olduklarını sandığım hikâyelerini yeniden defalarca okuma gereğini duydum. Hayatının gerçeklerine ve ayrıntılarına işledikçe durmadan hikâyelerini okuma gereğini duydum. Aynı gereksinmeye, bu kitabı okurken başkalarının da duyacaklarını sanıyorum. Bu kitabı, Ömer Seyfettin’in eserlerini açan bir kapı olsun diye hazırladım.
Ömer Seyfettin, mantık nüansları Descartes’ten beri sağlam temeller üzerine kurulmuş Fransız dilinden çok farklı olan, yeniden arıtılmasına çalışılan, yazarlar elinde işlenerek temellerini henüz oturtulmamış bir “Yeni Lîsan”ın öyküsü olarak yazdı ve eser vermeye çalıştı. Otuz altı yıllık kısa ömrünün ancak yedi yılında (1913-1920) sürekli olarak yazabildiği hikâyelerinin dilini yeniden kurmak, temaları ve kişilerine uygun yeni bir anlatım yolu bulmak zorunda kalmıştı. Bütün bu engellere karşılık elimizde bulunan hikâyeleri ve yazılarının sayısı, ondan çok daha uzun şartlar altında yetişmiş ve yaşamış, o öldükten sonra da hayli ömrü sürmüş olan yazarların bıraktığı eserlerden daha çoktur.
Yirmi Beş Yıllık Süreç
Ziya Gökalp’in öncülüğünde, Ömer Seyfettin’in, “Yeni Lîsan”ın getireceği “Milli Edebiyat” akımının yepyeni bir hayata yol açacağını, yeni bir kültür varlığı yaratacağını umuyordu. Kendi sevgilerimizi, umutlarımızı, acılarımızı dile getirecek bir edebiyat lazımdı bize. Tutuk, hayata kapalı, yaşamadan kopmuş bir edebiyattan, onun beslediği ölü kapalı bir dünya görüşünden ayrılmalıydık artık. Ömer Seyfettin’in beklediği ve istediği bu ayrılış, aynı zamanda temelleri çoktan çürümüş bir toplum üzerinden de kopmak demekti. Hikâyeleri gözden geçirilince, temeldeki bu çürümelere nerelerde ve hangi açılardan ışık tutmaya çalıştığı ve bu yüzden başına neler geldiği açıkça görülür.
Dilde ve edebiyat anlayışında çağına bakımla en ileri akımların öncülüğünü yaptı. Hikâyeleri, makaleleri ve konuşmaları bunun örnekleriyle doludur. Bu öncülüğünü sonuna kadar sürdürmesi, ölümünün çok yaklaştığı günlerde bile acı gerçeği, yıkılışını ortaya döktüğü gerçeklere adım adım yoklayarak arayış, hazin olduğu kadar saygı uyandırıcı bir davranıştı. Öte yandan bütün güdümlü öncü yazarda görülen, softalığa sapmadan yürümesi, güdümlü edebiyat anlayışını hayatın evrimine bağlama yolundaki sürekli endişeleri, inandığı şekiller ve düşünceler dışındaki güzellikleri hoş karşılayışını, bütün hayatında bir bayrak gibi taşıdı. Olaylar ve gelişmelerle birlikte kendini yenilemeğe çalışması, onun, sonuna kadar bir sanatçı davranışını sürdürdüğünü ortaya koyuyor.
Yirmi beş yıldır, zaman zaman derliyerek, zaman zaman üzerinde düşünüp yazarak benimle birlikte Türkiye’yi dolaşan bu kitap, büyük bir edebiyat geçmişinin öncülerinden birini, gençliğin bilincine katmak, yeni bir çağın gerçeklerine ve şartlarına göre değerlendirilerek yaşatmak için yazıldı. Büyük bir hayat yaşamış olan bir yazar, eserleri kadar öğretici ve etkileyici olabilir kanısındayım.
İstanbul – Samatya
14 Ekim 1967
Tahir Alangu
ÖMER SEYFETTİN: ÜLKÜCÜ BİR YAZARIN ROMANI'ndan...
Ömer Seyfettin’i ölüme kadar götüren hastalık önce bir yorgunluk, bir bezginlik haliyle başlamıştı. Bunun ilk belirtileri 1917 yılının son aylarında görülmüştü. Son anı defterindeki kayıtlardan, hastalığın gelişmelerini bir dereceye kadar izlemek mümkün oluyor:
7 Aralık 1917
“Dünden beri yağan kar her tarafı bembeyaz yaptı. O kadar soğuk ki… Küçücük odamı ısıtamıyorum. Ellerim üşüyor. Yazı yazmak canım istemiyor. Koltuğumda, ayaklarım gürültüden sobaya dayalı, dalga geçmek… Bundan da sıkılıyorum. İşte bir haftadır ki, biraz fazla sinirliyim. İçimde on beş senedir çırpınan bir ümit, bir hırs yine canlanıyor! Ben, otuz dört yaşında, tepesi dökülmüş, saçları ağırmış, vakitsiz ihtiyar… Tıpkı hayâlperver bir mektepli gibi, kalbimin hızlı hızlı çarptığını, damarlarımda kanların hızla dolaştığını duyuyorum.
– Boş oturmayalım!
Diyen şuurun telkini altında kırmızı çuha örtülü masamın başına geçiyorum. Sağımdaki kütüphanenin raflarında birkaç tane yarım kalmış roman, düzeltilecek hikaye var…
Zihnimde planını hazırladığım “Ararken…” romanına başlasam diyorum. Bu roman, azıcık ısmarlama bir şey olacak: muhitimizde milli Türk kadını yok! Alaturkalarla alafrangalar var. Alaturkalar hayatta geri kalmış, hâlâ ümmet devrinin zihniyeti ile yaşayan zavallılar… Bunlar, model Türk kadını olamazlar. Medeniyete giren, Avrupalılaşanlarsa, onlar da milli değil! Kimi Fransız, kimi İngiliz, kimi Alman terbiyesini almış kuklalar. Evlenmek isteyen bir genç, kendisine karı ararken bu kuklaları görecek! Bir türlü hâlis Türk enmüzecini bulamayacak… Bu romanın bütün eşyası hayalimde hazır… Ama yazmak için, hani o içerden gelen şevk eksik… Yarım saat kadar boş sayfanın karşısında düşünüyorum. Pencereye çarpan rüzgârı, sobadaki odunların gürüldemesini, komşunun bahçesinde bir tavuğun gıdıkladığını duyuyorum. Aşağıdaki odadan “Güner”imin ağladığını işitiyorum. Geçen gün bir yaşına giren yavrucuğum kızamık çıkarıyor…
İçimden bir ses diyor ki:
– Şevkin yok. Sakın yazıya başlama. Eserin fena olur.
– Ya ne yapayım?
– Biraz otur, dinlen…
– Yorgun değilim ki…
– Öyleyse oku!
– …
Ah, ben bu sesi tanıyorum! Bu, tembelliğimin sesidir. On beş senedir, ben, onun emrini dinliyorum. Evet, on beş senedir boş vakitlerimde ya oturdum ya okudum. Okumanın şehvetini benim kadar duyan yoktur sanırım. Sıcak bir odada koltuğa yaslanıp eğlenceli, meraklı bir romanı okumak… İçinde en keskin heyecanları, en sıcak gözyaşlarını saklayan şiirleri sakin sakin, gülümseyerek gözden geçirmek… Fakat yazmak? İşte bu güçtür. Ben yazarken çok zarar çekerim. Sinirlerim bozulur. Sağ ayağım buz kesilir. Ağzım kurur… Okurken neşelenirim. Hafif bir hararet her tarafını kaplar…”
Onun, kendinde gördüğü bu yorgunluk ve bezginliği, belki de şeker hastalarında görülen tükenmişlik hâlini, çabuk kontrol altına aldığını, toplu eserlerindeki hikayelerin dörtte üçünü bu tarihten sonra verdiğini görüyoruz. İşte bu dört yıllık yazı zorlamasıdır ki, umut bağladığı ve savunduğu düşüncelerin yıkılışı ile birlikte, onu, ölümün eşiğine kadar götürecektir. (s.333-334)
1917’den 1920 yılı martına kadar dört yıl içinde yazdığı doksan bir hikâyenin konuları, dergilere bölünüşü, bu hikâyelerin tema ve kişileri, bize, onun son yıllarının yürüyüşü, hızla değişen şartalarla ilgili aşamaları üzerinde bazı sonuçlar çıkarma imkânı vermektedir. Sırayla 22, 23, 39, 7 hikâyeyle yaşayıp geçirdiği bu yıllar, memleketin kaderine sıkı sıkıya bağlanmış kendi yaşama düzeninin sonuçlarını da ortaya koyuyor. Bu devresinin ilk iki yılı, “Yeni Mecmuâ”nın yayınlanmasıyla başlayan, savaşı destekleyici bir millî edebiyat kampanyasının iki yılına, Dünya Savaşı’nın son iki yılına rastlamaktadır. Ondan önceki iki yıl içinde hiç hikaye yayınlamadığına göre (1915-1916), bu sıralarda edebiyat dışı çalışmalar bütün hayatını kaplamış olmalıdır. Okul çalışmaları pek fazla zamanını almadığına göre, bütün vaktini bu iki yıl içinde belki de “Merkez-i Umûmî”ye hasretmiş olmalıdır. 1918 yılının son altı ayı ile 1919 yılına bakarsak, Ömer Seyfettin’in, yukarıda tasvir ettiğimiz bezginlik ve yorgunluğunu yenerek büyük bir yazı kampanyasında geliştiğini, verimli sonuçlarını da aldığını görülmektedir. Kendi kendisiyle yaptığı bu hesaplaşmayı ana defterine şöylece yansıtıyor:
“… Onaltı senede yani yüz doksan iki ay içinde yüz on iki hikâye… Ayda bir hikâye bile düşmüyor. Ben bu akametime üç sebep buluyorum:
1 – Harbiye Mektebi’nden çıktıktan sonra büyük müverrih olmak azmi ile Meşrûtiyet’in ilanına kadar beş senemi felsefeyle tarihe hasretme…
2 – Meşrûtiyetten üç sene sonraya kadar keyif kabilinden üç dört hikâye, birkaç şiirden başka bir şey yazmayıp, bütün boş vakitlerimi intizâmsız bir mutâlaayla geçirmem…
3 – Zâbitlikten istifa ederek Selanik’e geldikten sonra tam yazı hayatına katılacağım zaman birbiri üzerine gelen buhranlar..
Evet, İtalya Muhârebesi, Balkan Muhârebesi… Ben Yanya Kalesi’nde esir oldum. Yunanistan’da bir seneden ziyade esirlik… İstanbul’a gelip kendimi toplayacağım zaman annemin ölümü… Sonra Cihân Harbi… İşte dört senedir bu felaketli harp. Müthiş buhrân içindeyiz. Yarım okka ekmek otuz kuruşa satılırken kim edebiyatla uğraşabilir. Ama ben uğraştım. Eskiden:
– Şu buhran geçsin de…
Derdim. İçtimâiyatçı Ziya Gökalp bir gün bana:
– Türkiye’de buhrân bitmez. Biri biterken biri başlar. Eğer yazmak için hayâli bir devir bekliyorsan… O başka.
Dedi. Düşündüm bu hükmü doğru buldum. Faaliyetim o günden başladı. Bir sene içinde, on beş sene içinde yazdığımdan daha çok eser vücûda getirdim.”
s.337-338

Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız