İÇİNDEKİLER
Title Image

Halime Kaptan

Rıfat Ilgaz
rıfat ılgaz - halime kaptan

Halime Kaptan

Tam adıyla Mehmet Rıfat Ilgaz, koşuktan görmüğe, uzun öyküye değin yazının hemen her alanında verimleri olan bir Türk aydını. Güldürüyü, toplumcul gerçekçiliği öne çıkarmanın; sözlerini geniş kitlelere aktarmanın yolu olarak gören Rıfat Ilgaz’ın, Hababam Sınıfı, Öğretmen gibi yapıtları en çok bilinen, izlenen Yeşilçam kurmacaları olarak belleklerde yer etti.

 

Ilgaz Dağından soy adını alacak denli çok sevdiği Kastamonu, Cide çevresini öne çıkaran, Türk Kurtuluş Savaşı izlerini geleceğe aktaran öyküsü “Halime  Kaptan”ı, 1974 yılında yazdı. Betiğin tanıtım yazısında içerik, şu sözlerle özetlenir:

 

“Rıfat Ilgaz, ‘Halime Kaptan’da Cideli Temel Reis’in gelini Halime’nin bir kaptan olarak ortaya çıkışının öyküsünü anlatır. Eli silah tutan bütün erkeklerin cepheye gönderildiği Kurtuluş Savaşı yıllarıdır. Köyde yalnızca yaşlılar, kadınlar ve çocuklar kalmıştır.

 

Herkesin tuza, şekere, ekmeğe hasret kaldığı o günlerde, evinin ihtiyaçlarını karşılamak için sefere çıkan Temel Reis, yolda hastalanarak hayatını kaybeder. Oğluyla bir başına kalan Halime’nin, geçimini sağlamak için babasından kalan sandalla Karadeniz’e açılmasının zamanı gelmiştir.

 

Erkek kılığına girerek, oğlu ve iki tayfasıyla çıktığı ilk seferinde hırçın dalgalarla, korsanlarla mücadele etmek zorunda kalır. Bu zorlukların hiçbiri onu yıldırmaz, aksine Karadeniz’e tutkuyla bağlanır. O artık İnebolu’ya cephane taşıyan, Kurtuluş Savaşı’nın fedakâr kadınlarından biridir, Halime Kaptan’dır…”

 

HALİME KAPTAN'dan...

 

Aklına Kefken gelince kötü şeyler de düşünmekten kendini alamamıştı. Böyle havalarda Kefken Adası Karadeniz korsanlarının yatağı olurdu. Bu evsiz, köysüz adada birkaç günlüğüne yerleşir, sis yüzünden, fırtına yüzünden rahatsız edilmeyeceklerini anlayınca yer içer, vur patlasın yaşarlardı. Yaptıkları kepazelikler de sayısızdı.

 

Bütün bunları aklından geçiren Halime Kaptan farkında olmadan dümeni kırmıştı açıklara. Açıldıkça lodos yelkeni dolduruyor, sertleşen rüzgârın sakarcıklarını köpürterek sandalı daha da hızlandırıyordu.

 

Halime Kaptan nerden geldiğini, nereye gittiğini, sandalının paha biçilmez yükünü unutmuş, kotrasıyla yarışa çıkmış bir denizci coşkusuyla almış başını gidiyordu. Tam bir denizciydi Halime Kaptan şimdi. Sayılı kaptanlara yakışır bir ustalıkla rüzgârın esintisine göre yelken doldurup boşaltan bir denizci. Böyle ne kadar yol almıştı bilmiyordu.

 

Batırdıkları motordan ayrılırken kapaklı saatine bakmıştı. Geçen bir iki saat içinde sandalın ne kadar gideceğini hesaplamak da işten değildi. Şu sandal taş çatlasa üç dört milden fazla gidemezdi. Daha da açılmazdı. Yunan gemileri bir işkillendi mi salardı mermiyi. En iyisi kıyı kıyı gitmekti. Gemiler göründü mü baştankara eder, gene de kurtarırdı yükünü. Hele böyle sisli havada bir gemiye toslayıp da davranmaya vakit bulamadan teslim olmak zorunda kalırdı.

 

-İhsan Bey! diye seslendi başüstüne.

-Akçakoca ya uğruyoruz değil mi?

-Çok iyi olur.

-Öyleyse kıyı kıyı gideceğiz.

-Siz bilirsiniz kaptanım!

-Fazla açılamayız. Yabancı gemiler kol geziyor.

-Motorun battığını haber alıp da peşimize takılırlar mı dersiniz?

-Şimdilik tehlike yok! Haberi geç alırlar sis yüzünden. Bir bakıma işimize de yaradı bu sis. Teğmen içini çekti.

-Bizim işimize yaramadı, dedi.

-Düşüverdik kucaklarına. Bir de baktım ki beş filinta burnumuzun ucunda.

-Deniz bu. Hepsi var hesapta!.. İyisi mi gene aynı tuzağa düşmeyelim. İki de mitralyözümüz vardı
değil mi?

-Evet kaptanım! Direk dibinde saklı! Demek o da gözünden kaçmadı. Nasıl bastık cephaneliği de
kaçırdık. Size teslim etsem de aklım hep o iki mitralyözde… Piyade subayıyım ben.

-Bana da mitralyöz kullanan bir piyade subayı lazımdı. Hemen birini hazırlayın, takın şeridini.

-Buna çok sevindim kaptanım. Hep aklımdan geçiriyordum, acaba şu kaçırdığım tüfeği bir gün
kullanabilir miyim diye…

-Eğer yabancı bir gemiyle karşılaşırsak elimizle teslim etmeyeceğiz sandalımızdakileri. Teğmen mitralyözü çıkarmış, kullanılır hale getirivermişti birkaç dakikada.

-Tetiğe bir dokunsam da bir denesem… Fabrikasında denenmiştir, ama bir de ben elden geçirsem!

 

Önce tüfeği yerleştirecek yer aradı. Kendisi de yattı gerisine. Öyle bir yer hazırlamıştı ki yarım dairelik bir alanı tarayabilirdi. Dokundu tetiğe. Bir takırtıdır gitti. Dalgın yatan Zeynel kendine gelmiş, sıcak bir gülüşle teğmeni gözden geçiriyordu. Soluk benzine kan gelmişti sanki. O halsiz halinde bile inanmıştı emanetlerin sağ selamet yerine ulaştırılacağına.

-Güzel! dedi Halime Kaptan.

-Çok güzel! Teğmen tüfeğine daha da güzel bir yer arıyordu.

-İyi tüfektir bunlar, hiç tutukluk yapmaz. Çabuk da kızmaz namluları… Yedek namluları da vardır, kızsa bile…

-İş oraya kalmasın! dedi Halime Kaptan.

-Yedek mitralyözümüz bile var, değil mi?

-Doğru!

-Ona bir de yedek nişancı bulduk mu deniz savaşlarına bile katılırız teğmenim. Nasıl, bana öğretebileceğinize aklınız yatıyor mu?

-Hem de beş dakikada. Karşılığında bomba atmayı öğrettiğiniz takdirde…

-Ben okuma yazmayı yeni öğreniyorum. Sizin kadar çabuk öğreneceğimi sanmam! Yelken birden pırpırlanmaya başlayınca konuşma kesilmişti kendiliğinden. Halime Kaptan da şaşırmıştı. Ne olabilirdi? Suyun yüzü de, rüzgar da birden duruluvermişti.

-Tamam! dedi.

-Kefken e geldik. Esen sert lodosu ada göğüsleyince ortalık sütliman olmuştu.

-Mayna yelken. Yelken mayna edilmişti.

-Bırakın yelken sarmayı, dedi kaptan.

-Geçin küreklere. Siya! Sandal, dizginleri çekilmiş bir at gibi olduğu yerde durmuştu.

-Teğmenim, dedi,

-Geçin sandalın burnuna. Bindirmeyelim kayalara. Alın çocuklar kendinize, asılın yavaş yavaş! Teğmenin verdiği el işaretleri sağa sola yoluna koyuyordu sandalı… İki elini birden kaldırdı şaşkınlıkla. Kaptan:

-Siya çocuklar! diye değerlendirdi bu işareti.

-Ne var?

-Bir taka!

-Taka mı? Değmezdi yol değiştirmeye.

-Peki! dedi.

-Asılın küreklere! Sen de tüfeğinin başına teğmenim. Kendine iyi bir yer seç!

-Hiç merak etme!

 

Halime Kaptan’ın yazması hâlâ başında duruyordu. Rüzgârda uçmasın diye başına dolamış, uçlarını da sıkıca düğümlemişti. Onu dümende gören bile Halime Kaptan olduğuna inanmaz, olsa olsa pazar dönüşü kürekteki kocasına vekillik eden iyi huylu bir köylü kadın, derdi. Başında Laz başlığı, ayağında zıpkası, elinde mavzeri yoktu, ama birden yüzünde o zıpkalı, başlıklı günlerin sertliği belirivermişti.

-Teğmenim, dedi,

-ben göremiyorum, adam var mı takada?

-Var!

-Kaç kişi?

-Kalabalık!

-Çete bunlar… Bizden de olabilirler… Uyanık olalım. Çocuklar, tüfeklerinizi alın elinize! Doldurun çabuk!

-Dolu! dedi Halil.

Bekir beş fişek birden sürüp kapattı, mekanizmasını şakırdatmadan.

 

Nerden geldiği belli olmayan bir yaylım ateş, sandalın henüz bağlanmayan yelkenini taramıştı. Halime Kaptan, yalnız sandaldakilerin duyabileceği bir sesle:

-Teğmenim! dedi.

-Tara sen de takayı! Bırakın kürekleri, çocuklar! Ateş!.. Herkes önceden hazırlanmış atış yerlerine yatıp takayı taramaya başlamıştı. Şeridin biri bitmişti. Tam şerit değiştirme arasında takadan beyaz bir mendil göründü. Teslim oluyorlardı görünüşe göre. İnanmalı mıydı?.. Halime Kaptan teğmene seslendi:

-Söyleyin boşaltsınlar sandalı, kuma insinler! Emri olduğu gibi tekrarladı teğmen.

-Benden gayrısı yaralı! diye bağırdı beyaz mendili sallayan.

-Kimsin sen?

-Neyine gerek kim olduğum?

-Ateş! diye seslendi Halime Kaptan. Bekir’le Halil beşer mermi yaktılar.

-Söyle adını şimdi!

-Aranızda subay da var öyle mi? Ne sandınız kendinizi be! Salla Recep bombayı! Alın Kuvayı Milliye köpekleri!..

 

İki bomba, iki iri portakal gibi, havada bir yay çizerek sandala doğru uçtu. Su kesimine yakın yerlerde denize düştüler. Peşinden sıkı bir yaylım ateş!..

 

Halime Kaptan, bombayı sallayanlardan birini olduğu yere çivilemişti, bir kurşunda. İkinciyi de Halil hakladı.

-Tara ambarı teğmenim! Mitralyözün ateşi cevapsız kalmıştı. Halime Kaptan tanımıştı sandaldakileri, seslendi:

-Harun Reis! Sağ mısın, yaralı mı?

-Yaralıyım!.. dedi.

-Ya sen?

-Kalleşlerin kurşunları değmez bana!

-Tanıdım seni! Kadın kıyafetine girmişsin ama Halim Kaptansın sen! Nerde zıpkanla başlığın?

-Çık takadan dışarı! Teslim ol!

-Söz ver öldürmeyeceğine!

-Ben katil değilim. İstiklal Mahkemesi var sizin gibiler için! Ama silah kullanmaya kalkışırsan kendi elimle öldürürüm.

-Teslim!

-Çıkar yaralılarını dışarı!

-Kalmadı. Hepsi tamam!

-Hele sen çık dışarı bakalım. Topun tüfeğin içerde kalsın!

 

Taka kıçtankara etmişti. Sandaldan, Laz başlıklı, zıpkalı biri atladı kuma. Tanımıştı Halime Kaptan, oydu. Harun Reis’ti. İki üç adım atabildi. Topallıyordu. Elinde ne tüfek vardı ne tabanca… Ancak iki üç adım atabildi, çöküverdi oracığa… Gene de inanmamıştı Halime Kaptan. Ayrıca takadakilerin de öldüğüne ya da ağır yaralı olduklarına inanmıyordu. Harun Reis in bir planı olabilirdi. Adamlarını yaralı da olsalar öylesine yerleştirirdi ki sandalla üzerine gittiklerinde az önce denedikleri gibi bir iki bomba savurabilirlerdi.

 

En kötüsü, bu bombalardan bir tanesi cephane sandıklarının bulunduğu bölmeye düşse tek parçaları kalmazdı. Ne iyi etmişti de onları su kesiminden aşağıdaki gizli bölmelere saklamıştı.

 

-Bekir! dedi.

-Geç küreğe! Sen de Halil! Teğmenim, sen de gel tüfeğinle yanıma! Hedef karşıdaki taka! Şu adamı gözden kaçırma! Sandal beş on metre gitmiş, kıyıya yanaşmıştı. Halime Kaptan:

 

-Al tüfeğini de atla! dedi Halil’e.

-Baş üstüne kaptanım!

 

Sandal, kıyı taşlık olduğu için iyice yanaşamamıştı. Yanaşmasını da bekleyemezdi Halil. Dizkapaklarına gelen suya atladı hemen.

 

-Al koltuğunun altına tüfeğini! Yürü! dedi Halime Kaptan.

 

Suyun içinden yürümesi kolayına gidiyordu. Kaptan seslendi arkasından:

-Namlunun ucu kaptanda olsun. Takadan ateş başladı mı kaptanın alnına! İyi duymaları için tekrarladı yüksek sesle.
Halil, Harun Reis in yanına varmış, bir kımıldama olmamıştı. Yorgun bakışlarla Halil’i izliyordu
adam.

-Teğmenim, dedi,

-Hedef Harun Reis. Takadan bir kıpırdanma olursa reise ateş! Hadi Halil, şimdi gir takaya!

 

Halil irkilmişti durduğu yerde. Az önce bombaların, kurşunların yağdığı bir cephane deposuydu bu takanın içi. Duraklaması çok sürmedi Halil’in. Yürüdü namlunun ucunu çevirdiği takaya. Sıçrayıp girdi içeri. Sandaldakilerin gözü Halil’in üzerindeydi, namlularla birlikte.

 

Halil ‘in incelemesi çok sürmemişti. Çevik adımlarla kıçüstüne geldi.

-Tamam! dedi.

-Dördü de ölü!

-Ne kadar silah, tabanca varsa topla!.. Bombaları, fişekleri de topla başüstüne! Bu iş de bitmişti.

-Geliyoruz, dedi Halime Kaptan.

-Sen reisin başından ayrılma.

 

Halime Kaptan küreğe geçti. Bekir le birlikte sandalı orsa, siya, takanın başına yanaştırdılar. İşe yarar ne varsa aktardılar sandala. Seslendi kaptan kıyıdaki Halil’e:

 

-Getir şu adamı da görelim yarasını! Ayağındaydı yarası, durmadan kan kaybediyordu. Halil, sırtında taşıdı sandala, Zeynel in yanına uzattı. Tanımıştı Zeynel, gülüyordu sinsi sinsi. Takılmaktan da kendini alamadı.

 

-Bakalım, dedi,

-hangimiz sağ kalacağız.

-Haydi! dedi Halime Kaptan.

-Açın sandalın başını, gidiyoruz! Halil kıyıdaki takanın bodoslamasını iki eliyle itti. Sandalın başı açılmıştı.

-Hemen geç küreğe!

-Baş üstüne!

-Haydi çocuklar! Bu işi de atlattık sağ selamet. İhsan Bey, sen de sağ ol. Çok iş varmış tüfeğinde.

-Ölüler? dedi İhsan.

-Ya takadaki ölüler?

Buna hepsi de gülmüştü.

-Biz gömme işleriyle uğraşmıyoruz! dedi Halime Kaptan.

-Bir yaralımız var. Kendine iş arıyorsan sarıver yarasını! Çocuklar, çok vakit kaybettik. Ziyan edecek bir dakikamız yoktu, ama oldu bir kere. Cephedekiler silahla cephane bekliyor.

EDE YAYIMCILIK

bilgi@edekitap.com
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız

Yorumunuzu Ekleyiniz