Erken Gelen Turnalar
Aytmatov‘un öbür öykülerinde olduğu gibi yalın, duygulu bir anlatımla 1975 yılında yazdığı Erken Gelen Turnalar, Kırgız Türklerinin ikinci dünya savaşı yıllarında yaşadıkları derin acıları, öykülüyor. “Sultanmurat” adıyla da bilinen öykü Mehmet Özgül, Güneş Bozkaya, Refik özdek çevirileriyle çeşitli yayınevlerince yayımlandı.
Cengiz Aytmatov’un, Sovyetlerin karanlığında, tüm söylenmesi gerekenleri kimseyi kırmadan incitmeden söyleme becerisi bu betiğinde de öne çıkıyor. Gerçeği, söylenceler yardımıynan, karşıtlığı en başından kırarak anlatan biçem, “Erken Gelen Turnalar”ı öbür Aytmatov yapıtları gibi sınırsız, çağsız bir adamlık öyküsü yapıyor.
ERKEN GELEN TURNALAR'dan…
“At hırsızlarının pek acelesi yoktu. Atları bazen tırısa geçiriyor, bazen biraz daha hızlı sürüyorlardı. Karanlıkta dörtnala gitmek kolay değildi zaten. Buna gerek de yoktu. Güzel iş becermişlerdi doğrusu. Hem kim den kaçacaklardı? Elleri kolları bağlı o çocuklardan mı? Yüz kilometre çevrede tek insan yoktu onlardan başka. Çocuklar ise yatıp duruyorlar orada. Solumak için iki burun delikleri vardı, hallerine şükretsinlerdi, daha kötüsü de olabilirdi onlar için…
Sadece dört at çalmışlardı. Her birine bir çift at. Daha fazlasını götüremezlerdi. Bunları satıp yeseler, yedikleri boğazlarında kalmasa, yeterdi… Uzun bir yol vardı önlerinde, Ipıssız bölgelerden geçeceklerdi. Taşkent’in varoşlarına ancak üç günde ulaşabilirlerdi. Sonra üç gün daha öteye gideceklerdi. Ama yeter ki Taşkent’e ulaşsınlar. Sonrası kolaydı. Taşkent’in “Alay” pazarında etleri kilo kilo, gram gram satarlardı. Oraların insanları beceriklidir, iyi iş yaparlardı. Kolayca sıyrılabilirlerdi bu işten. Ama, o semiz dört atın etini satıp elde edecekleri parayı nasıl taşıyacaklardı? Bugünlerde et, ağırlığınca altın değerindeydi. İşte bu da hoş bir mesele. Nereye koyacaklardı o kadar parayı?
Biraz çabuk hareket etmişlerdi, ama bundan sonra daha da çabuk hareket etmeliydiler. Eti paraya dönüştürdükten sonra onları bulmak, saman yığınında iğne bulmak kadar zor olurdu. Hem para olduktan sonra kolayca kaçıp kurtulurlardı. Yakayı ele vermeden önce uzaklara, çok uzaklara kaçmalıydılar. Yakayı ele verirlerse işleri biterdi. Yallah kodese. Ama naah! yakalanırlardı. Paraları aldıktan sonra hayat da güzel olurdu. aha ötelere kaçarlardı. Taşkent’ten sonra birçok büyük şehir, birçok ülke vardı…
Şans diye bir şey gerçekten varmış meğer. Dayanacak halleri kalmamıştı. Buzda ayazda bir arkar avlamak için dağlarda gezip duracaklardı. Bir arkar vursalar bile pek işe yaramazdı. Bu mevsim de o hayvanların eti sırf sinir ve kösele gibi sert olurdu. Hem sonra fişekleri de kalmamıştı artık. Durumları berbattı. İşte böyle bir durumda iken şans gülmüştü onlara. Aksay’a gelmişler ve kısmetleri gökten zembille inivermişti ayaklarına. Tanrı göndermişti kısmetlerini. Bu pullukları, bu çocukları.. Yaa, herkese kısmetini veren Tanrı vardı yukarıda.
Ellerine geçen ilk dört atı almışlardı ve bu atların dördü de birbirinden güzeldi. İki parmak kalınlığında yağ vardı böğürlerinde. Böylesini dünyada bulamazlardı. Öyle lezzetlidir ki etleri, insan parmaklarını yalar! Yaa, yukarıda Tanrı var! Şans vermişti, avlarını göndermişti ayaklarına…
Pek hızlı gitmelerine gerek yoktu. Atlar kilo kaybetmeliydi. Alay pazarındaki kasaplar böylelerini düşlerinde bile görmemişlerdir. Çıkın bakalım parayı hilebazlar! Dökülün paraları!..
İşte, birbirinden güzel dört at. Önceden hazırladıkları dizginlerin ucunda, pofurdaya pofurdaya koşuyorlardı. Nereye götürüldüklerini bir bilseler! Kaçışı da iyi düşünmüşlerdi. Sürü hâlinde götüremezlerdi, öyle süremezlerdi onları. Kaçıp dağılırlardı o zaman. Biri, uzun dizginleri tutup ortada yürüyor, iki yanında ikişer at çekiyor, diğeri de geriden kendi atını koşturarak ve kamçısını şaklatarak onları sürüyordu. Başka türlü olmazdı bu iş. Çok hızlı gitmeyecek, fazla da geç kalmayacaklardı. Bu işler her şeyden önce kafa ile yapılırdı, kafa ile!..
– XIII –
Çabdar yerindeydi. Sultanmurat yurttan dışarı fırladı, Çabdar’a atladı. Olduğu yerde bir tur yaptıktan sonra arkadaşlarına bağırdı:
– Anatay, haydi köye koş! Hiç vakit kaybetme! Uç! Bizim kileri çağır! Peşlerinden yetişir oyalarım onları. Çabuk ol! Erkinbek, sen de burada kal, sakın ayrılma! Tamam mı! Haydi Anatay, uç! uç!
Çabdar’ı dörtnala hırsızların izinden sürdü. Atların ayak seslerinden onların ne tarafa gittiklerini anlamıştı zaten.
“Koş Çabdar’ım, koş arslanım! İleri! Yetiş onlara! Korkma düşmem ben. Ölürsek beraber ölürüz! Sen koşmana bak! Daha hızlı, daha hızlı! Hava karanlık, koşmak senin için de tehlikeli, ama yine de koş! Daha hızlı! Daha hızlı! Yetiş onlara! Nerdeler? Şu ilerideki karaltı ne? Hareket eden karaltı? Kaçırmayalım, ileri Çabdar! Koş! Sakın düşme Çabdar, sakın düşme!.”
Hırsızlar, dörtnala koşan bir atın gittikçe yaklaşan ayak seslerini duydular. Biri korkuyla bağırdı:
– Peşimizdeler.
Dizginleri gevşetip hızlandılar ve onlar da dörtnala geçti. Tırıs gitmenin zamanı değildi şimdi. Hayat-memat meselesine dönmüştü bu iş. Kaçmalıydılar. Arkalarına bakmadan kaçmalıydılar.
Öndeki adam, uçar gibi koşan atların dizginlerine daha sıkı yapıştı, eyerinin üzerinde eğilip mahmuzladı atını. Arkadaki de bağırıp çağırıyor, kamçısını şaklatıyor, sürü yor, sürüyordu. Atların toynakları yeri sarsıyor, kulaklarında rüzgârın sesi vınlıyordu. Gecenin karanlığı çok büyük bir kara ırmak gibi vuruyordu yüzlerine.
– Durun! Kaçamazsınız, durun! diye bağırıyordu. Sultanmurat.
Gittikçe yaklaşıyordu hırsızlara. Ama onun sesi, dörtnala koşan atların ayak seslerine karışıp gidiyordu.
“Çabdar! Büyük Çabdar! Babamın güçlü atı, arslanım Çabdar!”
Çabdar uçuyordu. Onları yakalamak zorunda, düşmemek zorunda olduğunu anlıyordu sanki. Gecenin ortasında, Aksay’ı böyle korkunç bir yarışla geçerken düşmeye hakkı olmadığını anlıyordu.
Sultanmurat hırsızlara çabuk yetişti. Yanlarından önlerine geçip durdurmak istiyordu onları. Hırsızların atları yedekte tutarak kaçmaları kolay değildi.
– Verin atlarımızı, verin! Çift süreceğiz onlarla! Çift sürmemiz gerek! diye bağırıyordu Sultanmurat.
Atları arkadan süren hırsız birden geri döndü, vahşî bir hayvan gibi Sultanmurat’ın üzerine saldırdı. Onu attan düşürmeye çalıştı. Fakat başaramadı.
– Arslan Çabdar! Hızlı Çabdar!
Kendini kovalayan hırsızdan kaçan Sultanmurat, daha da hızlanıp öbür atların önüne geçti. Atları ürkütüp saptırmaya çalışıyordu.
– Geri dön! Geri dön! diye bağırıyordu durmadan.
Öteki ise:
– Defol yoksa gebertirim seni! diyor, atları saptırmadan sürüyordu.
Ama Sultanmurat yine öne fırlıyor, adamı iyice sıkıştırıyor, engellemeye çalışıyordu. Koşu böyle sürerken, arkadan gelen adam da hiç bırakmıyordu peşini. Sultanmurat bir o yana, bir bu yana geçerek, sürünün düz gitmesini önlüyordu.
Sonra bir tüfek patladı. Ama Sultanmurat tüfek sesini duymadı. Sadece, şimşek çakmış gibi bir parıltı gördü. Ve o parıltıda, bir anda aydınlanan Aksay ovasının büyüklüğünü… Sonra o iki adamı ve atların yanından hızla geçen karaltısını gördü…
Attan yuvarlanmış, kayalık bir düzlüğe sert bir şekilde çarpmıştı. Yine de fırlayıp kalktı. Hemen anladı ki basit bir tökezleme değildi bu. Çabdar yan yatmış, başıyla yeri dövüyor, koşmaya devam etmek istiyormuş gibi, umutsuzca ayaklarını sallıyordu havada..
Hiddetten, üzüntüden ne yapacağını bilemeyen Sultanmurat, çılgın gibi, kükreyerek koştu peşlerinden. Durmadan bağırıyordu:
– Durun! Kaçamazsınız! Yakalayacağım! Çabdar’ı öldürdünüz! Babamın atı Çabdar’ı!..
Deli gibi koşuyordu. Hiddetten, nefretten, hırstan, yetişip onları durdurabilecekmiş gibi, koşuyor, koşuyordu. Hırsızlar uzaklaşıyor, toynaklar karanlığı dövüyor, arayı süratle açıyorlardı. Ama Sultanmurat gerçeği anlamıyor, anlamak istemiyordu. Hâlâ koşuyordu peşlerinden. Bütün vücudu alev alev yanıyordu. Eli yüzü yara bere içinde, kan içindeydi. Koştukça artıyordu elinin yüzünün yanması. Dayanacak hâli kalmamıştı.
Sonunda düştü, yuvarlandı. Güçlükle nefes alıyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Eli yüzü öyle dayanılmaz acılar içindeydi ki, ne yapacağını, elini nereye saklayacağını bilemiyordu. Kıvranıyor, inim inim inliyor, o lânet geceye, gözlerinde çakıp duran o bir anlık tüfek parıltısına, ağlaya ağlaya kargışlar yağdırıyordu…
Kaçırılan atların ayak sesleri gittikçe uzaklaşıyor, duyulmaz oluyordu. Gittikçe duyulmaz olan ayak seslerini yutan yer daha az sarsılıyordu şimdi. Nihayet büsbütün kesildi, her yer sessizliğe gömüldü…
Ancak o zaman kalktı ayağa. Hıçkıra hıçkıra ve büyük acılarla, geriye dönüp ağır ağır yürümeye başladı. Hiçbir şey, hiçbir şey avutamazdı onu. Gecenin karanlığına boğulan Aksay’da onu avutabilecek hiç kimse yoktu. O acılar içinde, o gözyaşları arasında, Hacımurat’a verdiği sözü hatırladı. Babaları savaştan döndüğü zaman onu karşılamaya birlikte gideceklerdi. Ama artık, Çabdar’ı, babalarının atı Çabdar’ı dörtnal koşturarak, istasyona babalarını karşılamaya gidemeyeceklerdi. Aksay’da, yeteri kadar buğday da ekemeyeceklerdi artık. Onca toprağı işlediği için ışıl ışıl parlayan pulluklarıyla, pullukları çeken atlarıyla, gururla, neşeyle köye dönecekleri o mutlu gün hiç gelmeyecekti! Ve o da, Mırzagül de, onu sevinçle karşılamak için sokağa koşamayacak, onu köye girerken göremeyecek, ona hayranlık, onunla gurur duyamayacaktı. Düşleri yıkılmış, param parça olmuştu. Bunlar için ağlıyordu işte…
– XIV –
Kurt, taze kan kokusunu almıştı. Rüzgârın getirdiği, gittikçe yoğunlaşan ve onun aklını başından alan bu dayanılmaz kokuya doğru, küçük sıçrayışlarla koşuyordu. Yaşlı ama iri bir kurttu . Kış boyunca zayıflamış olsa da yelesi gür, ensesi ve cıdavları yabandomuzununki gibi kalındı. Kışı zor geçirmişti. Aksay’da saygalar, o bozkır antilopları varken, karnı doyuyordu. Ama şimdi onlar yavrulamak için Büyük Çöl’e gitmişlerdi. Genç kurt sürüleri dağlarda, dar yollarda iyice zayıflamış arkarları pusuya düşürüyorlardı ama, kocamış kurt en zorlu günlerini yaşıyordu. Köstebeklerin, gelenilerin kış uykusundan çıkmalarını bekliyordu o şimdi. Bugün yarın, herhangi bir saatte, güneşlenmek için yüzeye çıkarlardı. O zaman karnı doyar, kurtulurdu . Derin, ulaşılmaz yuvalarında ne de çok kalıyorlardı bu geleniler! Ve, Aksay’lı bu kurdun midesi açlıktan nasıl da kazınıyordu!
Kurt, kendisini çeken kan kokusuna doğru, avını başkasına kaptırma korkusuyla hızlı hızlı koşuyordu.. Çok sevdiği büyük bir otçulun etiydi bu. At etiydi. Ter ve et kokusu başını döndürüyor, şaşkına çeviriyordu onu. Hayatı boyunca, kendi cinsleriyle üç-dört kez at avlama şansı olmuştu .
Yarı açık ağzından salyalar akarak koşuyordu kurt. Boş midesi kazınıyor, sancılar veriyordu. Ağarmaya başlayan gecenin karanlığında, boz-beyaz bir gölge gibi süzülüyordu.
Avının üzerine birden atılmak için büyük bir istek vardı içinde. Ama içgüdüsü buna engel oldu. Durup uzaktan bir çember çizdi avın etrafında. Ve gördüğü şey karşısında donakaldı: Ölü atın yanında bir insan vardı! İnsan, onu görünce korkuyla dikildi.
– Hey! diye bağırdı Sultanmurat, sıçrayıp ayaklarını yere vurarak.
Kurt geriye sıçradı. Kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırarak, istemeye istemeye biraz uzaklaştı. Kaçması gerekiyordu. Çünkü bir insanoğlu vardı ve bu insan, avını almasına engel oluyordu. Korkulurdu insandan. Geldiği yöne doğru kısa adımlarla koşmaya başladı. Ama bir süre gittikten sonra durdu ve korkunç bir uluma ile dönüp insanoğluna baktı. Gözleri kinle parlıyordu. Hırlayıp dişlerini göstererek ve başını yere eğerek, hiddetle ama yavaş yavaş insanoğluna sokulmaya başladı.
Sultanmurat’ın ürkütücü sesiyle yine durdu. Bu arada Sultanmurat Çabdar’ın dizginini çekip çıkarmış, demir gemi boşta bırakarak eline dolamıştı. Ağır gem onun tek silahıydı.
Kurt yere yapışırcasına sinerek, tüylerini kabartarak duruyordu. Gerilmiş bir yay gibi atılmaya hazırdı.
Sultanmurat hayatında ilk kez yüreğinin atışlarını açık açık duyuyordu. Göğsünü gittikçe sıkan bir top gibiydi yüreği…
Ve şimdi Sultanmurat, bütün gücünü toplamış, gem tutan eli havada, vurmak için hazırdı, bekliyordu…”
Baytık köyü. Mayıs 1975
Kaynak: Cemile – Sultanmurat, Cengiz Aytmatov, Çev. Refik Özdek s.199-207
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız