Muharrem Ahmet Rasim
Ahmet Rasim, kelimelerin en kuvvetli manasıyla büyük bir sanatkardır. Renkli tasvirleri, en küçük ve uçucu bir hareketi tespit eden, kendine has üslubu, tipik bir İstanbul çocuğunun kıvrak zekası, ince zevkleri ve pürüzsüz, şakrak diliyle yaşadığı devre unutulmaktan kurtaran ölmez adamlardan biri olmuştur.
Ahmet Rasim’in yazılarında, bilhassa İstanbul, sokakları, evleri, abide ve umumi müesseseleri, meyhane ve batakhaneleri, mesire yerleri, vapurları ve kayıkları, tramvay ve arabaları, bir kelime de toplarsak manzara ve insanları ile sesli ve renkli bir film halinde akmaktadır. Balıkçılar, tulumbacılar, serseriler, kumarbazlar, devrin tanınmış simaları, sanatkarları, mahalle aralarında yükselen kadın ve çocuk sesleri, yangınlarda, gece baskınlarında, meyhane kavgalarında yükselen karışık anonim sesler, tabaka tabaka, sınıf sınıfı, yaş yaş bütün bir İstanbul, Ahmet Rasim’in yazılarında en öz dilleri, şîveleri, argolarıyla konuşurlar.
Ahmet Rasim’in eserlerini sıkarsak, İstanbul kokusu, ıtrı damlar.
1865’te İstanbul’da Sarıgüzel’de doğdu. Muhit, büyük bir muhacir olarak doğan bu çocuğu sokaklarında uzun zaman oynatıp yetiştirebilecek kudrettedi. Ailesine gelince, Ahmet Rasim, anasını boşayan ve kendisini anasını bırakarak hiçbir vakit arayıp sormayan babasını tanımak istemedi. Bahattin Efendi, Rasim’in tercümeyi halinde bir gölge bile değildir. Buna karşılık, dikiş dikerek Rasim’i büyüten Nevber Hanım, “valide merhum” sonsuz bir sevgi kaynağıdır.
Ahmet Rasim bize, çocukluğunun enfes ve muhteşem bir tarihçesini bırakmıştır. Sonra, gençlik hatıralarını, bu arada muharrirliğinin başlangıçlarını ve muharrirlik hayatını anlatmıştır.
Âmin ile başladığı ilk mahalle mektebi “Sofular mektebi”dir. Dayağından kaçtığı mektep, “Cafer Paşa mektebi” idi. Oradan sonra Darüşşafaka’ya girmiştir. Sofulardan Hıfzıpaşa’ya kadar geçen çocukluk yıllarının ilk hatıraları da, “Falaka”nın yüz elli sayfasını doldurmuştur.
Sofular Mektebi’nde kalfadan yediği bir şamar yüzünden ev değiştirip Kırkeşme’ye taşınmışlardı. Orada “Tezgahçılar Mektebi”ne verilmişti. Ahmet Rasim, bu yeni mektebinde pek tatlı günler geçmiştir. Fakat evlerinin yanı başında çıkan bir yangın, onları yakmamakla beraber, tekrar ev değiştirtmiş, Haydar’a taşınmışlardı; çocuk da “Çukurçeşme Mektebi”ne verilmiştir.
Bu sıralardadır ki, küçük Rasim, annesi, sütninesi ve evin kiler, mutfak ve ortalık mutemedi Dilfeza Kalfa’dan mürekkep bu küçük aileyi, büyük halası ile kocası Miralay Laz Mehmet Bey himayesi altına alıyorlar. Onları Sarıgüzel’deki konağa getiriyorlar. Enişte, Rasim’e, Yakup Hoca adında hususi bir muallim tutuyor. Ayrıca, onu, hocasının dayağı pek meşhur olan Hafızpaşa Mektebi’ne veriyor. Zannederiz ki, bu hatıranın başlığı olan “falaka”, Hafızpaşa mektebinin falakasıdır.
“Gecelerim”de, mektebin ismini zikretmemekle beraber oradan çıktıktan sonra Darüşşafaka’ya girdiğini söylediğine göre, Hafızpaşa Mektebi olması lazım gelir. Tahsil hayatının son mahalle mektebinden ayrılışını, “Falaka”da bambaşka nakledilmiş buluyoruz. Rasim, dayağı pek meşhur olan bu mektepten, falakaya yatırılarak, ayaklarına kan oturup morarıncaya kadar dayak yediğinden değil, Topuz Hafız’ın hocaya isyan ettiği günün dehşetinden ayrılmıştır.
Bugünlerdedir ki, alicenap enişte öldü. Ahmet Rasim’in Darüşşafaka’ya girişi de bu ölümden sonra oldu; adı bu şefkat ve tahsil ocağının kütüğüne yazılmış, Ağustos’un on yedinci günü ve gecesi de mektepte kalmıştı:
“Artık Darüşşafaka’ya, yetimler mektebine kaydedilmiştim. Tamam doksan gece buranın o kalın duvarlı, iri pencereli mazbut koğuşlarından birinde karaannesiz, sütninesiz, validesiz, dar bir karyola üzerinde yalnız yatıyordum.”
Kaydedilen bir talebeyi üç ay velisine göstermemek, Darüşşafaka’nın ilk esaslı nizamlarındandı. Artist çocuk, bu yeni hayata kolay kolay alışamadı.
Böylece yıllar geçti. Bu yıllar içindedir ki, potinleri gıcırdadıkça ayağının altında taşları eziyormuş sanan, elbisesinin parlak tokası ile üzerindeki Darüşşafaka cümlesi görünüp okunsun diye kaputunun düğmelerini mahsus çözmüş olan Darüşşafakalı Ahmet Rasim’in yeknesak hayatını şirin bir aşk süsledi:
“Ben onu seviyordum. O da beni seviyordu.
– O kim?
Bir zamandan beri hayalhanemde büyüttüğüm bir perestide! Henüz on yedi yaşındaydım. O gecenin sabahı Hızırilyas gününe müsadif olduğundan, Haydarpaşa’da, ötede beride gezmek, eğlenmek için bize misafir gelmişlerdi. O zaman benden pek kaçılır derecede olmadığımdan kadınların müsahebatına ben de iştirak ettim. Misafirlerimiz üç kişiden ibaret idi. İkisini evvelce tanırım. Fakat birini, hani ya o sonradan sevdiğimi tanımıyor. O da genç, uzun boylu, siyah saçlı, çevresi esmer güzellerinde görünen asarı melahatin daha rengirine, daha latifine mazhar olmuş. Gözleri bir cazibei meçhule ile müteharrik. Sözleri ihtizazlı bir sadanın naklettiği parçalar kadar tatlı, ya elleri o kadar ufak ki, insan çocuk eli zanneder.
Ben odaya girdiğim zaman önce kaçan oydu. Sonraları bana hepsinden ziyade yaklaşmaya başladı.”
“Ben yetiştim, ama çektiğimi de ben bilirim” diyen Ahmet Rasim, mürebbilerini beş satır içinde canlandırır:
“O zamanlarda Darüşşafaka lüzumundan ziyade sıkı idi. Hatırımda kalmadı. Bilmem hangi rüşdiyeyi askeriye dahiliye zabiti, mektep görmüş diye müdür tayin edilmiş, herhangi bir taamhane onbaşısı kıdemlidir imtiyazı ile mubassır olmuştu. İşte biz, bunların ellerinde sessiz, sadasız, haif ve sergerdar büyüyorduk.”
Ahmet Rasim ve arkadaşları, Şinasi’yi, Kemal’i, Ahmet Mithat’ı, Hoca Tahsin’i ve Ziya Paşa’yı öğrenmişlerdi. Onlara Bedir, Muhbir ve Devir gibi gazeteleri getiren, Kemal’in “Vatan” manzumesini yazdırtıran, ara sıra da ikinci Abdülhamit’in gasıplığını, sarayın ve hükümetin mezalimini anlatan Hayrettin bey, bu çocukları kethumiyete alıştırmıştı.
Mebarıyülinşaya başladıkları zaman, Rasim, hocanın ders olarak verdiği yerleri çoktan geçmiş bulunuyordu. Fuzuli, Nef’i, Nabi, Baki, Nedim, Sururi, Aynî, Havai ve Beliğ gibi divan şairlerini tanıyor. Cevdet Paşa’yı, Ziya Paşa’yı biliyor, bilhassa Kemal’den getirilmiş misalleri ezberliyordu. Cebinde bir “Müntahabat” defteri vardı ve başında Fuzuli’nin bir gazeli okunuyordu.
“Dil verme gamı aşka ki, aşk afeti candır,
Aşk afeti can olduğu meşhuru cihandır.
Aşk afeti can olduğunu andan bilirim ki,
Her kimse ki aşıktır işi ahu figandır.”
Ahmet Rasim’e vezni ve arzusu ilköğretim, Kadıköyünde oturan ve şiir ile uğraşan eniştesi oldu. Kafiyeler aramak ve horoz sesi işitmemiş kelimeler bulmak için de, Redhavzın “İlaveli Lügati Osmaniye”si en yakın yardımcısıydı. Artık Rasim mektepte bir şair olarak tanılıyordu.
Tercüman-ı Hakikat nüshalarını gizli gizli Darüşşafaka’ya sokan ihtiyar hademe Hüsnü, Mektebi Mülkiye talebesi için sureti mahsusada ve mahdut miktarda basılan “Talimi Edebiyat” bulamayınca, kendilerine bu kitabı bulup getirmeyi vaat eden Hayrettin Bey, Rasim ile arkadaşlarına notlarını basmak, çoğaltmak usulünü öğretiyordu.
Ahmet Rasim, Darüşşafaka’yı 20 Haziran 1883’te üçüncü devre mezunları arasında birincilik de bitirmişti.
18 yaşında idi.
Darüşşafaka mezunları, nizamı mahsusuna göre ya Telgrafhaneye, yahut Rüsumat Nezaretine memur olurlardı. O, posta, telgraf, fen kalemine verildi.
Fakat “Gözde gözlük, belde altın saat, sağ elde başı savatlı baston, ceketinin sol küçük cebinde nazarlık, mavi ipekli mendil, yeleğinin üst cebinde de çörek otu, tuğla rengi halis ibrişim kesede kırk elli kuruş, altın kaplama kol düğmeleri, plastron boyun bağının teşkil ettiği müsellesin zaviyei re’sinde inci iğne” bulunan genç Darüşşafaka mezununun, memuriyette hiç hevesi yoktu. “Ben başka bir kafadaydım, o zihniyeti adeta kendi kendime mal edinmiştim” diyen Ahmet Rasim, kendisini büyük muharrirliğe çıkaran yola sapışını şöyle anlatır:
“Aradan aylar geçti. Telgraf haneye devam ediyordum. Bir gün, şimdi ismini tahattur edemediğim Fransız üdebasından birinin “yolcu” sernameli ufak bir manzumesine tercüme etmiştim. Bermutad Kirkor’a okudum. Anladı da mı, yoksa anlamadı da anlar gibi mi görmek istedi, fevkalade beğendi. Bana:
– Bunu hangi gazeteye vereceksin? Dedi.
– Bilmem! Dedim ama, takdirin bahsettiği raşe ile titriyordum.
Kitapçı, önündeki yazı hanenin gözünü çekti. Bir zarf çıkardı. Bana;
– Üzerine, Tercüman-i Hakikat sermuharriri saadetli Ahmet Mithat Efendi Hazretlerine, yazınız doğruca matbaaya götürüp bırakınız.
Humbold tercümesi zihnimi bozmasaydı, dediği pek doğru idi. Mahaza bu teklife de dayanamadım. Yazının altına kemali cür’etle (Darüşşafaka’dan mezun; Ahmet Rasim) imzasını attım.”
Ahmet Rasim’in ilk yazısı Tercümanı Hakikat’te çıkmıştı. Fakat bir yerde görüp tanıştığı Baba Tahir vasıtasıyla ilk intisap ettiği gazete, Ceridei Havadis olmuştu.
Telgrafhaneye girdikten az sonra evlenmiş olan Rasim, anasının ısrarına rağmen bu memuriyeti bıraktı. Yarım asırlık muharrirlik hayatı, böyle başlamıştı.
Ceridei Havadis’e haftada iki mecidiye ile daimi muharrir olan genç Ahmet Rasim’i, açıktan muharrir, büyük sanatkâr Ahmet Rasim’e, yılların rakamları ile bağlarken, çok değerli edebiyat tarihi bilgini merhum Saadettin Nüzhet’in mesaisinden istifade ediyoruz:
“1885-1886 yıllarında, Tercümanı Hakikat’te çalışırken, Berk, Envar, Zeka, Güneş, Gülşen, Sebat, Hamiyyet, İmdat, Medet, Sa’y gibi mecmualara yazdı.
1886’da ilk risaleleri çıktı.
1891’de imzası, çocukluk arkadaşı Ahmet İhsan tarafından kurulan Serveti Fünun’da göründü.
1894’te İkdam çıktı. Ahmet Rasim de bu yeni gazetenin en kuvvetli siması oldu.
1895’te onu Baba Tahir’in Malumat’ında buluyoruz. Sonra Sabah’da çalışıyor.
1896’da Samih Rıfat’la beraber Resimli Gazete’nin mühim bir uzvu oluyor. Artık hakkında “Edibi şehir Ahmet Rasim Bey” diye yazı yazılacak kadar şöhretini yapmıştır. Bu yıllar içindedir ki, Edebiyatı Cedide kavgalarına giriyor. Hüseyin Cahit’le münakaşalar yapıyordu. Uzun süren bu münakaşalar, Ahmet Rasim’in adı etrafında kesif bir kâri kütlesi topluyor.”
Zekası ve zarafetiyle ikinci Abdülhamit sansürünü ürkütmeden, inkıtasız yazıyordu. Meşrutiyet ise, Ahmet Rasim’e daha gür bir veludiyet temin etti. Balkan Harbi’nde, Umumi Harp’te, Tasvir-i efkar da parlak bir ismi vardı. Romanya ve Filistin cephelerine gitti.
Şehir Mektupları muharririnin Harp Mektupları bugün eşsiz birer vesikadır. Mütareke yıllarında ise Yeni Gün, Zaman, Vakit’te yazdı. Nihayet Yunus Nadi, Cumhuriyet’te ona büyük bir sanatçı ve muharrire layık bir yer verdi. Atatürk’ün yüksek itimatları ile 1927 seçiminde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne İstanbul mebusu olarak girdi. Yarım asırlık bir mücadelenin yıprattığı bir vücutta barınmakta olan yorulmak bilmez taze dimağı, vücut hastalıklarının ıstırabıyla kıvranırken, Türk diline son hizmetini yapmaya çalışıyor, büyük bir Türk lûgatının tahakkukunu düşünüyordu. Ne kadar yazık ki, Ahmet Rasim, bu lûgatı ancak K harfine kadar yazabildi.
Büyük artist ve Muharrem Ahmet Rasim, 21 Eylül 1932 Çarşamba günü, Heybeliada’daki evinde 67 yaşında olarak öldü. Heybeliada mezarlığına gömüldü.
Bugün onun resimlerine bakarken, vaktiyle, Şehir Mektupları’nın kabına koyduğu bir karikatürünün altına seçtiği şu mısraı hatırlamamak imkansızdır:
Mudhikati dehre ben ölsem de tasvirim güler.
Ahmet Rasim hassas bir şairdi.
İnce ruhlu bir bestekar oldu.
Aile hayatında çok sevildi.
Arkadaşlar tarafından daima arandı.
b. 3-8
Kaynak: Ramazan Sohbetleri, Ahmet Rasim, Kervan Yayınları
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız