Dağ Padişahları
Reşat Ekrem Koçu, ilk kez 1962 yılında yayınlanan Dağ Padişahları’nda, “Celali” adıyla genelleştirilen ayaklanmaları öykülüyor. “Karayazıcı Abdülhalim Bey, Deli Hasan Paşa, Canbuladoğlu Ali Paşa, Kalenderoğlu Mehmet, Deli İlâhi Bey, İlyas Paşa, Enamoğlu, Karahaydaroğlu Mehmet Bey, Gülcü Abdünnebi, Katırcıoğlu Mehmet, Sakarya Şeyhi, Vardar Ali Paşa, Çomar Bölükbaşı, Abaza Hasan Paşa, İbşir Mustafa Paşa, Yeğen Osman Paşa” başlıklı seçkide, on altı ayaklanmayı, dönemi, kişileri, olayları izleğinde yorumluyor.
Geçmişte yaşanılanları bağlamından koparmadan, gerçekliklere dayandırarak kurgulayan az sayıdaki aydınlardan biri olan Reşat Ekrem Koçu, Türkçenin baylığından alabildiğine yararlanarak yazdığı betikleriyle Türk yazınına çağı geçmeyen yapıtlar kazandırdı.
Fatih Sultan Mehmet, Kösem Sultan, Yeniçeriler, Kabakçı Mustafa gibi kurguların yanı sıra İstanbul Ansiklopedisi, Türk Giyim Kuşam ve Süslenme Sözlüğü gibi kaynak betiklerin de yazarı Reşat Ekrem Koçu, 1905-1975 yılları arasında geçen ömrünü, yalın gerçekliği aktarıcısı, verimli bir Türk aydını olarak geçirdi.
DAĞ PADİŞAHLARI'ndan...
On yedinci asrın ilk yarısı ile ortasında Celalîlik, dağ padişahlığı yolunda devletin başına en büyük gaileyi çıkaran Abaza Hasan Paşa olmuştu, önce katı bir kışın hışmına uğrayan ve sonra Halep’te tuzağa düşüp yanındaki asi vezirler, paşalar, beyler ve ağlarla beraber kellesini veren bu maceraperestten sonra Türkiye, devlet otoritesini koruyan Köprülü Mehmet Paşa’nın amansız kanlı kılıcıyla yirmi beş sene kadar huzura kavuştu.
Bu huzur pek çok cana mal oldu. Celalîlik damgasıyla nice masum kesildi; köylü, kentli, ırgat, çoban, sığırtmaç, garip uşak, şuradan buradan toplanan kimi yalınayak, kimi pelaspareler içinde yarı çıplak, fakat her biri pazı, pençe sahibi, çoğu güneş parçası erkek güzeli, elleri bağlanarak kafile kafile yaya olarak İstanbul’a, Edirne’ye gönderildi; günlerce aç, bitap ve perişan, kendilerini bir kasrın penceresinden seyreden Sultan IV. Mehmet’in önünde sorguya çekilmeden, suçları değil, hatta kim oldukları, isimleri dahi öğrenilmeden çökertilip idam olundular.
Fakat şekavetin sebepleri üzerinde asla durulmadı; ne devlet teşkilatında, ne de devlet nizamında, halkın ve bilhassa köylünün hayat seviyesini yükseltecek bir reform düşünülmedi. Karanlık istibdat, mutlakiyeti mutlaka uyanamadı. Her nevi yolsuzluğun ve uygunsuzluğun, rüşvetin, hırsızlığın, tegallübün, şekavetin, fuhuşun ve şenaatin önlenmesi için adalet yerine amansız şiddet, idamlar, kâfi bir müeyyide zannedildi.
Asrın başında on dört yaşında bir çocukken Osmanlı tahtına oturmuş olan Sultan I. Ahmet, o küçük yaşında beş vakit namazını kılar, gayet dindardı, ama saltanatı boyunca adil olamadı. Devrinin büyük mütefekkiri Şeyh Abdülmecit Sivasî bu genç hükümdara:
“Küfr ile devlet durur
Zulm ile durmasa gerek!“
diyecek medenî cesaret ve celadeti gösterdiği halde efendinin irşadı bir edebî terennüm olarak kalmıştı.
Halep katliamından kaçabilmiş birkaç bölükbaşı ve birkaç yüz levent, sarıca ve sekban dağlardan başka barınacak yer bulamadı, takip edildiler, yakalandılar ve yukarıda kaydettiğimiz kafile arasında başları cellat satırına verildi.
Ayrıkotları ve dikenler, çalılarla kaplı kırlık, o yabanî bitkilerden, sathî temizlikle kurtulamazdı; toprağın sürülmesi, ekilmesi, bağ ve bahçe, ekin tarlası haline konulması ve sonra dikkatle bakılması, yeni muzır tohumların yeşerenlerinin ayıklanması gerekirdi. Köprülü sathî temizlemede amansız bir devlet ırgatı olduğu, fakat tek çapa vuran bir bahçıvan, reformcu devlet adamı olamadı.
Abaza Hasan Paşa’nın tenkilinden ve suçlu ve masum binlerce insanın başı kesildikten sonra da şekavet yoluna sapanlar oldu. Mesela 1664’te, köprünün oğlu Fazıl Ahmet Paşa’nın sadaretinde, Sivri Bölükbaşı adında bir şaki türedi, yüz nefer levendiyle köyler bastı, yağma etti, dağlara kız, oğlan kaldırdı, ırza, namusa saldırdı. Şiddetle takip olundu. Evvela adamlarından iki azgın delikanlı ele geçti, biri Kemençecioğlu, karabıyıklar yeni terlemiş bir taze civan, öbürü de, İnce Arap, abanoz derisi pırıl pırıl zenci, Edirne’ye Sultan IV. Mehmet’e gönderildiler. Genç hükümdar:
– Eşeddi ukubetle katlolunsunlar! dedi.
İkisini de anadan doğma çırılçıplak soydular, yüzükoyun yatırıp birer çarmıha gerdiler, omuz başlarını ve alt kaba etlerini bıçakla oydular, o uyluklara birer balmumu dikerek develerin üstünde mumları yana yana Edirne’yi dolaştırarak halka teşhir ettikten sonra yine saraya getirdiler ve hükümdarın gözü önünde kafalarını kestiler. Onların ardından Sivri Bölükbaşı’nın kendisi ele geçti, yine Edirne’de aynı işkenceyle idam olundu.
Bilhassa Anadolu’ya “teftişçi” ünvanıyla geniş salahiyetli paşalar gönderildi; bunlar kılıç ve tüfek, köylü, kentli elindeki silahı topladılar, “zorbadır, uygunsuzdur, şakidir” diye ihbar edilenleri şiddetle takip ettiler, yakaladıklarını idam ettirip kellelerine padişaha gönderdiler. İftiralarla nice cinayetler işlendi, fakat bu teftişçi paşaların leventleri de silah arama ve toplama bahanesiyle soygunculuk yaptı, kasık mancası sayarak iğrenç tecavüzlerde bulundu, hatta paşalar da meşrebine göre sinesine kâh bir nigâr, kâh bir mahbub çekti, haklarında şikâyetçi gelince onlar da padişah gazabına uğradı, “bre kâfir, bre zalim, bre melun” diye cellata teslim edildi. Hazin bir fıkradır:
Köylünün biri kıra çıkmış, bir kayanın üstüne de keklik konarak ötmeye başlamış, köylünün tüfeği yok ki vursun:
– Öt gidinin kekliği öt! demiş. Teftişçi paşa gibi arkan var!
Şiddet ve teftiş ile bu zoraki asayiş Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa’dan sonra yine bir diktatör salahiyetiyle sadaret mevkiine getirilen Köprülülerin damadı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın 1683’te Viyana önünde uğradığı büyük bozguna kadar devam etti. Bozgun dönüşü Kara Mustafa Kemal Paşa Belgrad’da idam olundu. Yerine geçen sadrazam-serdarlar bozgunu durduramadı, kendileri de mevkilerini muhafaza edemediler, devlet sözü yine ayağa düştü, devlet sözünün ayağa düşmesiyle de şekavet hortladı.
1685’te evvela Yadigâroğlu Ahmet Bölükbaşı yüz nefer leventle bayrak açıp Celalî oldu; onu Akkaş Mustafa, Kara Mahmut ve Yeğen Osman adındaki bölükbaşıların isyanları takip etti. Sivas, Ilgın, Eskişehir ve Bolu arasında yolları kestiler, iki bin kadar haşaratı başlarına toplayıp ve birbirlerine destek olarak köyleri, kasabaları yağmaya başladılar.
Yadigâroğlu Ahmet, Sivas’ın köylerindendi; otuz beş yaşında bir şahbaz yiğitti. Altmış sene kadar evvel Sultan IV. Murat zamanında isyan eden Abaza Mehmet Paşa’nın leventleri o havaleyi kasıp kavurduğu sıralarda bu köy de basılmış, bütün kızları bir gece cebren ve kahren bir leventin koynunda yatmıştı; bu şenaati kısmen hafifletmek için köyün imamı leventlerin ayağına düşmüş, haydutların, çektikleri kızlarla nikahlarını kıymıştı. Bu kızlardan birkaçı, babalarını hiç görmeyecek olan çocuklar doğurmuşlardı. Biri de bir gecelik kocası olan delikanlının güzel yüzünü hiç unutmamış, âşık olup kaybettiği o gençten doğurduğu oğlana “Yadigâr” adını vermişti. Yıllar geçmiş bu Yadigâr Bey büyümüş, pek güzel bir genç olmuş ama damarlarda şaki babasının kanını taşımış, dağa çıkmış, yol kesip kervan soymuş, kız kaçırmış, kaçırdığı kızlardan biri bu Ahmet, biri de onun beş yaş küçüğü Mustafa, iki oğlu olmuş, bir günde nam ve nişanı kaybolmuştu; bir dağda derbentte tepelenmiş olacaktı.
1685’te Yadigâroğlu Ahmet, Teftişçi Büyük Cafer Paşa tarafından takip edildi; Erzurum taraflarına kaçtı. Koyulhisar (Kuyulu Hisar) civarında bir Ayş ü işret aleminde basıldı, kendisi ile sekiz nefer leventi öldürüldü, geri kalanlar kaçtı. Örülen dokuz Celalî’nin başları İstanbul’a gönderildi, Babı Hümayun önüne atıldı.
Kaçanlar arasında Ahmet’in kardeşi Mustafa da vardı, doğruca Yeğen Osman Bölükbaşı’nın yanına gittiler, bu Mustafa o tarihten sonra Küçük Yadigâroğlu diye şöhret buldu.
Yeğen Osman Bölükbaşı’nın babası meçhuldür, anası Ilgınlıydı. Osman’ın da Yadigâr Bey gibi bir sarıcanın veya levendin yadigârı olduğu tahmin edilebilir. Çift Çubuk sahibi mütegallibeden olan dayılarının kanadı altında büyüdüğü için “Yeğen” lakabıyla şöhret bulmuştu. Ayağı koşarlı, pençesi yırtıcı, baba baskısı görmemiş, serazat yetişmiş, daha tüysüz oğlanken eşkiya yanında dağa çıkmış; levent toplama, bayrak açma usulünü öğrenmiş, devrin vezirlerinden Kara İbrahim Paşa’ya bölükbaşı olmuş, paşasına levent, sarıca, sekban toplamıştı.
1683’te büyük Vezir Merzifonlu Kara Mustafa paşa Belgrad’da idam edilince mührü hümayun Yeğen’in efendisi olan bu Kara İbrahim Paşa’ya verilmişti. Aslı Bayburtlu olan Kara İbrahim Paşa memleketinin ayak takımındandır; yalınayağı yarım pabuçlu bir taze yiğit olarak Merzifonlu Mustafa Paşa’nın kapısına gelmiş, ahır uşağı olmuş, efendisinin gözüne girmiş, layık olmadığı himayeyi görmüş, kâhyalığına kadar yükselmiş, Mustafa Paşa Viyana seferine giderken, sadık bendedir diye sadrazam vekili olarak padişahın yanında bırakılmış,”rikabı hümayun kaymakamı” olmuştu. Bir vekil olarak o yüksek makamın tadını tadınca, “Niceye dek ben bu herifin pençesinde kalırım?” diyerek nankörlük yoluna sapmış, bozgunda velinimetini padişah gazabına uğratıp, Mustafa Paşa’dan alınan mührü kendi koynuna atmıştı. Fakat uşaklıktan yükselme vezir, kendisinde bozgunu durduracak kudreti görememiş, serdarlığı üzerine alıp sefere gitmek istememiş, temaruz etmiş, kapıkulu askerine seferli etmekle yetinerek serdarlığa Bekri Mustafa Paşa’yı tayin ettirmişti. Paşasının askerleri arasında sefere memur olan Yeğen Osman da Edirne’den Belgrad’a doğru yola çıkıldığında ilk gece konak yerinden at sırtına düşmüş, seferden kaçmış, Çanakkale Boğazı’nın bir iskelesinden Anadolu yakasına atlamış, soluğu Ilgın’da almıştı. Fakat devlet uğurunda sefere gitmekten korkan Yeğen Osman, o en nazik devirde kendi devletine karşı Celalî olup dağa çıkmaktan korkmamıştır.
O 1685 yılında isyan bayrağı çekenlerden Akkaş Bölükbaşı bir Kürt’tü. Teftişçi Büyük Cafer Paşa Yadigâroğlu Mustafa’yı Kuyulu Hisar civarında tepeledikten sonra Akkaş’ın üzerine yürümüş, şaki yanında kalan otuz kadar sadık adamı ile Bitlis’e kaçmış, fakat Bitlis hanı hepsini yakalatıp kafalarını kestirmiş ve kesik başlarını Cafer Paşa’ya yollamış, o da padişaha göndermişti. Sultan Mehmet bu kelleler arasında yalnız Akkaş’ı görmek istemişti. O gün padişahın yanında bulunan müverrih Fındıklılı Mehmet Ağa, “sağ kaşı beyaz, bir uzun saçlı pelitti” diyor.
Viyana bozgunundan sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun durumunu birkaç satır içinde toplamak çok zordur. O devrin mufassal vakayinamesi duygulu insanı hâlâ titretir, ağlatır. Bir yanda dört düşman, Avusturya, Venedik, Polonya, Rusya; öbür yanda şekavet ve varlık içinde devlet adamı kıtlığı, kumandan kıtlığı, fedakar insanların, kıymetli başların kahpece harcanması; On dört yaşında Budinli Mehmet çocuklardan, aksakalı göbeğinde Koca Abdi Paşalarına kadar serili olan kahraman kanları, kaleler bozgundan sonra sapır sapır dökülmüyor, merdane müdafalardan sonra çatır çatır zorla sökülüyordu:
“Ardıma bakarım imdat gelmez!”
Ve nihayet devletin başında kadın kokusuna ve kadın etine kırk yıldan beri kanmamış av delisi sefih bir padişah.
İşte bu tablo içinde Yeğen Osman Bölükbaşı denilen, en hafif sıfatla, alçak adam, dört düşmanın sokacağı dört bin casusun yapamayacağı kötülüğü tek başına yaptı, sefih hükümdar ile alçaklıkta kendisinden hiç aşağıya kalmayan cahil ve haris devlet erkânının aczinden ve kararsızlığından faydalanarak devletin düşman karşısındaki harp kudretini tam bir buçuk yıl felce uğrattı. Viyana bozgunun hemen akabinde bu bir buçuk sene boşuna harcanmayarak, düşmanlara fırsat verilmeyecek pek kıymetli günlerdi.
Cephe yolundan kaçıp Ilgın’da Celalî bayrağı çeken ve etrafı vura vura Eskişehir’e doğru ilerleyen Yeğen Osman Ağa, padişahın yanındaki müsahiplere rüşvet keseleri gönderdi ve hiç utanmadan, “Bana bir mansıp versinler, Engürüs seferine varayım, düşmana kılıç çalayım!” dedi. Vakanüvüs Raşit Efendi pek haklı olarak, “Bu şakiye mansıp değil, cezası verilecekti, kafası koparılarak emsaline ibret olacaktı” diyor. Çıplak ayağına bir çarık çekemeyen ve iki bez gömleğini üçleyemeyen köylünün uçkur ve yemeni ucuna düğümlediği paralarla doldurulmuş hediye keselerini alanlar:
– Ele geçmesi mümkün değilken kendiliğinden itaati ne lütuftur! Adam soymada bahadır olduğu gibi küffar ile cenk ve hare de kadirdir, diyerek Yeğen Osman’a, Karahisar sancakbeyliğini verdirttiler; türedi bölükbaşı, bir mirimiran, paşa oldu.
Artık yeni ünvanıyla kaydedelim, Yeğen Osman Paşa’nın yanında Yadigâroğlu ve Akkaş çetelerinden gelenlerle üç yüz kılıç haydut vardı. Bırak Rumeli’ye geçsin tertibatını al tuzağını kur, sergerdeleriyle beraber o üç yüz haydutu tepele! Eğer üç yüz kişiyle Rumeli’ye geçerse.
Fakat Sultan IV. Mehmet’in yıllardan beri daima ikametgâh olarak yerleştiği Edirne Sarayı’nda Yeğen Osman Paşa hemen bir cengâver, kahraman olmuştu. Kendisine mirimiranlıkla sancakbeyliği verilirken bir de devlet hizmeti yüklendi: “Kendi askerinden gayrı devlet hesabına da ne kadar levent eşkiyası toplayabilirsen topla! Ücretlerinden yana düşünme, miriden verilecek. Bayrağının altına o kapısız kalmış leventleri de al ve sefere sür gel!” denildi ve bu vazife hayduta şifahen değil, bir fermanla bildirildi. Yeğen Osman’ın binlerce levent besleyecek parası yoktu, ünvanı da basit bir bölükbaşıydı. Hem paşa olmuştu, hem de elinde ücretlerinin devlet hazinesinden ödeneceğini bildiren bir ferman vardı. Binlerce zehri katil, şahbaz akın akın koştu. Şakinin ekmeğine yağdan sonra bir de bal sürülmüştü. Artık Rumeli’ye rahat rahat geçebilirdi. Buna rağmen acele etmedi. Üsküdar’a doğru İbşir adımıyla yürüdü…
b.305-312
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız