İÇİNDEKİLER
Title Image

Falaka

Ahmet Rasim
Ahmet Rasim

Falaka

Ahmet Rasim’in, çocukluktan ilk gençliğine çenli geçen eğitim öğrenim yaşamına ilişkin anılarını içeren “Falaka”, ilk kez 1927 yılında, Hamit Matbaası’nda betik olarak basıldı.

 

Ömer Seyfettin’in 1917 yılında yazdığı, aynı yıl “Yeni Mecmua” dergisinde yayımlanan “Falaka” öyküsü ile aynı adı taşıyan bu anı betiği, Ahmet Rasim’in ilk öğrenim yaşamına adımını attığı “Sofular Mektebi” ile birincilikle bitirdiği “Darüşşafaka” arasındaki süreçte yaşadıklarını anlatılıyor.

 

Reşat Ekrem Koçu’nun, “Ahmet Rasim’in eserlerini sıkarsak, İstanbul kokusu, ıtrı damlar.” sözleriyle tanımladığı biçem, “Falaka”da da görülür. Kişisel bir anı betiği olmasının ötesine geçen yapıt, Osmanlının son dönemlerini, İstanbul’un gündelik yaşamını, Ahmet Rasim’in çocukluğuyla birlikte aktarır.

FALAKA'dan...

 

Annem kandillerde beni el öpmeye gönderirdi. Çocukluk merakı … Elini öperken hissederdim ki yumyumuşak!.. O müthiş biçimde açılıp insanın ciğerini deldiği rivayet edilen gözleri uysal, “aksilik akar” dedikleri suratı pür-tebessüm, türlü azar ve paylamanın kaynağı olduğunu zannettiğim ağzında “Çok yaşa evladım. Elini öpenler çok olsun!” mealinde bal gibi sözler , “Koca koca hafız çocukları bir anda falakaya yıkar” vasfıyla pehlivanlığı yakıştırdıkları sıhhatli vücudu narin … Bununla birlikte bu “güzellikler mecmuası” yine de beni mektebine gitmek için ne ikna ne de teşvik edebilirdi. Çünkü mektebe gitmiyorduysam da kulaklarımla işitiyordum: Daha yaklaşmadan evvel, izdiham yaşanan bir havrayı andırır biçimde şamatalı olan mektep, onun kapıdan girmesiyle beraber eski ve tenha bir bahçeye dönerdi.

 

O çocukluk aklımla da anlıyordum ki “hoca” denilen bu varlıkta bir korkunçluk var, ama ne türlü bir korkunçluk?.. Ben umacının yanına değil, geçip gitmiş olduğu yere bile gidemezken, bunun evine gidip elini bile öpüyorum. Evet, korka korka öpüyorum. Çocukluktaki duygularımı şu anda tahlil ettikçe hissediyorum ki bu korkunçluk, o zamanın zihniyetine göre, dayağı ana baba dayağından daha zorlu, dövecek aletleri fazlasıyla bol, fakat cin, peri, evliya gibi çarpıp yangın bakın gibi eğri büğrü, yamru yumru etmediği gibi, devler gibi bir kerede insanı dişinin kovuğuna tıkar, hortlak gibi parçalayıp mezarlıklarda yer, cadı gibi ateşli kırbaçlarla yakıp savurur, hele hırsız gibi gözleri kan kırmızı, elinde kanlı bıçaklarla saldırır takımından da değil. Hatta oldukça zayıf. Bir rivayete göre de vurduğu yerde güller biter, yarın ahirette cehenneme girecek olursam o yerler yanmazmış!

 

Sözün kısası yani, zamane tabiriyle: Muhterem bir korku! Fakat korku!

 

“Amin” e Doğru

 

Ben bu “muhterem” korkunun hemen “hiç tesirsizinden” birdenbire en müthişine, bu en müthişinden yine birdenbire hafifine, hafifinden “orta dokunaklısına” uğrayarak, karşılarında zedelenmiş bir halde durduktan sonra, senelerce tatlı sertine tutuldum. Terbiyenin bu beş basamağından birincisi, hiç tesirsiz olanı, geçen gün yine aynı başlık altındaki makalemde size görünüşünü ve huyunu bir nebze anlattığım “komşu hoca”nın korkusuydu.

 

“Elif, direk gibi; be, tekne gibi” şeklindeki belletme usulünün sonu değilse de ona yakın bir mevsiminde olduğumuzu tahmin ediyorum. Ben komşu hocanın evine gire çıka, elini öpüp duasını ala ala, günün birinde elimi hocaya kaptırdım. Mektep, Sofular Tekkesi’nin yapılarındandı. Tekkenin ağaçlıklı, daima güzelce düzenli ve tertipli duran bahçesinin hamama bakan köşesinde, koyu kurşuni boyalı, yüksek, altında yan yana bakkal ve aktar dükkanları bulunan bir binaydı.

 

Ben bu binayı günde belki beş on defa dışarıdan görürdüm, fakat içerisine girmemiştim. Gir deseler de birdenbire dalacak kadar niyetli değildim. Bir gün bakkaldan çocukluk pisboğazlığıyla iğde mi aldım, yoksa fındık mı -her neyse kuru yemişlerden biri olacak- geveleyip dururken hocayı gördüm. Derhal yemişleri cebe indirdim. “Hoca Efendi, öpeyim!” istirhamıyla elimi uzattım. Elini verdi, öptüm. Fakat bu defa her zamanki gibi elimi bırakmadı. Güzel yüzlü bir zat olduğu için tebessümleriyle daha da çekici olurdu. Birkaç adım el ele gittikten sonra bana dedi ki:

-Sen daha mektebe başlamayacak mısın?

 

Kesinlikle biliyorum ki ne evet dedim, ne de hayır. İşte o zaman bu zamandır; bu hal bende alışkanlık haline geldi. Bilmediğim, sonunu göremediğim suallere cevap vermem!

 

Mektebin kapısına kadar o vaziyette yürümüştük. Hoca, burada:

-Haydi, yukarı çıkalım. Biraz otur; gel, yine git! dedi.

 

Derhal itaat ettim. Girdik. Yine el eleydik. Dikçe bir merdiven, sağ tarafında açılmış büyük pencerelerle aydınlık. Dokuz on ayak kadar çıktıktan sonra sol taraftaki dar bir sofadan, iki kanadı ardına kadar açık bir kapı vasıtasıyla geniş bir odaya geçtik. Bir bakışta gördüm: Küçük küçük rahleler önünde, minderler üstünde oturmuş, ben kadar on beş yirmi çocuk sessiz sessiz okuyorlar. Bunların ortasında, her zaman görüp tanıdığım, fesinin üzerindeki yeşil sarığının ucu dışarı püskürmüş gibi duran, hocanın arada sırada giydiği şal taklidi, kalın çubuk desenli hırkası gibi hırka giyen fakat ensesi daha enli, katmerli, daha derin görünen, yüzü biraz çopur olduğu halde hocanın yüzünden daha güleç, kalın dudaklarını misvaklı, beyaz ve iri dişleriyle beraber meydana vuran, kesik kumral bıyıklarının her iki ucu, kısa kestirmeye alıştığı çevirme sakalının üzerine binen Mümin Kalfa geziniyordu.

 

Hoca Efendi beni kendi yerine kadar götürdü. Bu esnada çocukların hepsi de bana bakıyorlar , içlerinden oyun arkadaşlarım olanlar gülümsüyorlardı. Hocanın yeri kapıdan girilince tam karşıya denk gelen, içi sedir döşeli, önünde diz çökmüş bir çocuğun çenesinin hizasından bir iki parmak alçak, geniş bir rahle bulunan bir şehnişin yavrusu, kafessiz bir cumba, etrafı yastıklı, zemin döşemesinin üzeri büyükçe bir pöstekiyle örtülü bir çıkıntı, adeta kuytu bir mahaldi.

 

Kendisi rahleyi çekti, sedirine geçti. Bana da rahlenin sağ tarafındaki ufak bir minderi gösterip, “Şuraya otur!” diyerek beni oturttu. Anladım. Küçüktüm ama cin gibiydim. Hoca beni mektebe “misafir” getirmişti.

Hoca oturduktan ve bana yine tebessüm ederek baktıktan sonra:

-Tebarekeciler! diye bağırdı.

 

İki üç çocuk, ellerinde cüzleriyle gelip rahleye sıralandılar. Galiba bunlar üçüzdüler, üçü de hep beraber okudular. Onlar kalktı, diğerleri geldi. Onlar da okudular, kalktılar. Hoca yine bağırdı. Bu defa da “Mushaflılar” geldiler. Bunlar birer birer okuyorlardı. Üstelik okumaları çok sürdü. Ben de yerimde kurtlanıyordum. Bunlar da bitince mi yoksa biraz daha mı durduk bilmem, hoca kalktı. Ben de kalktım. Yine elimden tuttu. Uyuşuk bacaklarımla yürüyordum. Mektepten çıktık. Zaten evimiz otuz kırk adım ötedeydi. Ben bizim eve, hoca kendi evine girdi.

 

Çat! Kapı açıldı. Annemde bir surat. Sert sert bir sual:

-Sen neredeydin bakayım!

 

Rahmetli dövmezdi ama fena halde gözümü yıldırmıştı. Ondan da korkardım.

– Söyle diyorum, neredeydin?

– Şeydeydim…

– Yine o viranede, değil mi?

– Vallahi değil…

– Sus, yemin etme! Ben sana yemin etme, “İnan olsun” de, diye kaç defa tembih ediyorum.

– Dur şunun ağzına biber…

– Anneciğim, inan olsun, Hoca Efendi beni mektebe…

 

Birdenbire hocadan sert çıkmış olan kadın, “Hoca Efendi” der demez kesildi, yavaşladı.

– Hoca Efendi beni mektebe götürdü.

– Onu söylesene! Mektepte ne yaptın?

– Hiç! Beni yanında oturttu. Çocuklar geldiler; okudular .

– Beğendin mi?

 

Buna önünde sonunda, bütün manalarıyla iyi bir manaya gelmeyen, olumsuz bir cevap veremezdim.

– Beğendim. Üstelik Hoca Efendi de kimseyi dövmedi.

– Okuyanı, uslu duranı neden dövsün? Bilakis sever. İstersen seni mektebe başlatayım?

 

Meğer annemin “İstersen seni mektebe başlatayım” demesinin bir hikmeti varmış. Bu hikmete ben Darüşşafaka’dan mezun olduktan sonra uyandım. Her kimdense duymuş: Çocuk kısmı zorla okumazmış, heves olmalıymış. Bunu ben o yaşta ne bileyim? Bilseydim “başlatma” der; o gün bugündür kurtulamadığım okumak belasından azade olurdum!

 

Evet, öyle söylemişti: “İstersen seni mektebe başlatayım.” Bu söz ruhumda bütün “amin” hengameleriyle beraber çınladı. Rahmetli siyahi sütninem de benim her işime karışırdı. Yine karıştı:

– Hanım bana böyle dese, ben gider başlarım. Pek güzel yeni elbiseler; başta altınlı, nazarlıklı fesler; ayakta gıcır gıcır potinler… Yan tarafında sırmalı cüz keseleri… Kim istemez! Sana bir pufla minder yaparım, oturdun mu başın tavana değer! Herkes de maşallah der! Hem okuyanın ağzı mis kokar. Çünkü her gece uykuda melekler onu öper (Anneme dönerek) Hanım! Benim oğlum hiç istemez olur mu? Bakın, ben okumadım da yüzüm böyle simsiyah kaldı! istersin, değil mi oğlum?

 

Biraz evvel provasında bulunmuş ve dayak, sopa, sille, tokat görmemiş olmamın da yardımıyla:

-İsterim, dedim.

Sütninem “f”nin üstüne hasa basa:

– Afferin benim oğluma! dedi.

Galiba şımarmıştım.

-Hem çabuk!

-Çabuk ya… Bu perşembe değil, önümüzdeki perşembe…

Annem memnun:

-İnşallah!

 

b. 4-11

EDE YAYIMCILIK

bilgi@edekitap.com
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız

Yorumunuzu Ekleyiniz