İÇİNDEKİLER
Title Image

Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak

Ziya Gökalp
Ziya Gökalp

Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak

Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak, Mehmet Ziya Gökalp’ın 1912- 1913 yılları arasında Türk Yurdu’nda yayımladığı yazılarından bir bölümünü içeren bir betiktir. İlk olarak, 1918 yılında, “Yeni Mecmua” adlı dergide yayımlandı.

 

Osmanlı devletinin iyiden iyiye parçalandığı, birliği oluşturduğu sanılan kimi alt kimliklerin ayrılıkçı güçlere evrildiği Balkan Bozgunu yıllarında yoğunlaşan yazıların ortak konusu, yalnız başlarına kalan Türklerin bu yıkımdan nasıl çıkacaklarıdır. Büyük düşünürün bu içerikteki yazıları, Selanik henüz yitirilmemişken, Ömer Seyfettin’in çıkardığı dergide, ilk kez “Gökalp” damgasıyla yayımlandı.

 

“Üç Cereyan”, “Lisan”, “An’ane ve Kaide”, “Hars Zümresi, Medeniyet Zümresi”, “Türklüğün Başına Gelenler”, “Terbiye”, “Mefkûre”, “Türk Milleti ve Turan”, “Millet ve Vatan”, “Milliyet Mefkûresi”, “Milliyet ve İslâmiyet” başlıklarıyla ayrılmış on bir bölümden oluşan betik, Ziya Gökalp’in yurdunu, yurttaşını yeniden tanımlama, yüzlerce yıla yayılan yıkımın sonunda, ulusun örselenmiş bilincini yerine getirme çabalarını içerir.

TÜRKLEŞMEK, İSLÂMLAŞMAK, MUÂSIRLAŞMAK'dan...

ÜÇ CEREYÂN

 

Memleketimizde üç fikir cereyânı vardır. Bu cereyânların tarihi tetkik olunursa görülür ki mütefekkirlerimiz ibtidâ “muâsırlaşmak” lüzumunu hissetmişlerdir. Üçüncü Sultan Selîm devrinde başlayan bu temâyüle inkılâbdan (l. Meşrutiyet-1908) sonra “İslâmlaşmak” emeli iltihak etti; son zamanlarda ortaya bir de “Türkleşmek” cereyânı çıktı.

 

“Muâsırlaşmak” (modernisation) fikri mütefekkirlerce aslî bir akide hükmünde olduğu için, muayyen bir nâşire mâlik değildir. Her mecmûa, her gazete bu fikrin az çok müdâfiidir.

 

“İslâmlaşmak” fikrinin mürevvici, Sırât-ı Müstakîm – Sebilû’r-Reşâd; Türkleşme fikrinin mürevvici, Türk Yurdu mecmualarıdır. Dikkat olununca bu üç cereyânın da hakiki ihtiyaçlardan doğmuş olduğu görülür.

 

Tarde, milliyet fikrinin gazete ile başladığını iddia ve şu sûretle izah ediyor: “Gazete, aynı lisanla konuşan insanları ‘âmme’ (publique) halinde toplayarak onlara müşterek bir vicdan verir. Gazete, şuursuz ve iradesiz olarak yaptığı bu tesirden maada, sırf revacını temin maksadıyla, karilerinin iftihar ve hamiyet hislerini okşamaya, netice olarak millî an’aneleri, millî mefharetleri hatırlatacak sözleri yazmaya mecbûrdur.”

 

Milliyet hissi, bir kavimde uyandıktan sonra mücavir kavimlere de kolayca sirayet eder. Çünkü milliyet duygusu uyanır uyanmaz sahiplerinde teâvün, fedâkarlık, mücahede hislerini artırarak ahlâkî, lisanî, edebî, iktisâdî ve siyâsî teâlîlere sebep olur. Bu hâle gıpta eden komşu kavimlerde dahi -halk dilinde yazan gazeteler de mevcutsa- milliyet fikrinin derhal intişâr etmesi gayet tabiî bir hâdise olur.

 

Milliyet “mefkûre”si (ideal) ibtidâ gayr-i müslimlerde, sonra Arnavut ve Araplarda, en nihâyet Türklerde zuhur etti. Türklerin en sona kalması sebepsiz değildir. Osmanlı devletini Türkler teşkîl etmişlerdi. Devlet, “vâki’ bir millet” (nation de fait); milliyet mefkûresi ise, “iradî bir millet” (nation de volonte)nin cürsûmesi demektir.

 

Türkler, ilkin “hadsî” (intuitif) bir ihtiyata tâbi olarak, bir mefkûre için bir mevcudeyi tehlikeye düşürmekten çekinmişlerdi. Bunun için Türk mütefekkirleri “Türklük yok, Osmanlılık var” diyorlardı.

 

“Muâsırlaşmak” cereyânına tabi olanlar Tanzîmât fikirlerini yaydıkları sırada, muhtelif unsurlardan ve mezheplerden mürekkep olan vâki’ bir milletten iradî bir millet yapmak mümkün olduğuna kani olmuşlar, bu kanaatle tarihî bir manâyı hâiz kadîm “Osmanlı” tabiri yerine, milli renklerden tamamıyla ârî olmak üzere, yeni bir manâ yapıştırmışlardı.

 

Elim tecrübeler gösterdi ki “Osmanlı” tabirindeki yeni manâyı Tanzîmâtçı Türklerden başka kabul eden yoktu. Bu yeni manânın ihtiraı yalnız faydasız olmakla kalmıyordu, devlet ile unsurlar ve bilhassa Türkler hakkında gayet muzır neticeler veriyordu.

 

Dünyanın Şark’ı da, Garb’ı da bize celî bir surette gösteriyor ki bu asır, “milliyet” asrıdır; bu asrın vicdanları üzerinde en müessir kuvvet, milliyet mefkûresidir. İçtimâî vicdanların idâresi ile mükellef olan bir devlet, bu mühim içtimâî âmili mevcut değil farz ederse vazifesini ifa edemez. Devlet adamlarında, fırka recüllerinde bu his mevcut olmazsa, Osmanlılığı terkîb eden cemaat ve kavimleri “ruhî” (psychologique) bir sûrette idare etmek kabil olamaz. Dört senelik bir tecrübe bize gösterdi: Sırf unsurların itilâfı maksadıyla “Ben Türk değilim, Osmanlıyım” diyen Türkler, unsurların ne yolda bir itilâfa muvafakat edebileceklerini nihâyet gayet acı bir sûrette anladılar. Milliyet hissinin hâkim olduğu bir memleketi ancak milliyet zevkini nefsinde duyanlar idare edebilirler.

 

Türklerin millet mefkûresinden içtinabı devlet için muzır ve unsurlar için müziç olduğu gibi, Türklüğün hususi mevcudiyeti için de mühlikti. Türkler, milliyeti vâki’ bir millet olan devlet ile bir manâda telâkki ettikleri için iktisâdî ve içtimâî mevcudiyetlerinin tereddî etmekte olduğunu bilmiyorlardı.

 

İktisadî ve içtimâî hâkimiyetler başka unsurlara geçtiği sırada Türk, bir şey kaybettiğini anlayamıyordu, çünkü onun nazarında yalnız Osmanlı milletini terkîb eden sınıflar vardı. Kendisinin bazı sınıflardan -velev ki bu sınıflar zamanımızda en ehemmiyetli tabakaları teşkîl etsin- çıkarılmasına hiç ehemmiyet vermiyordu. Memlekette iktisâdî ve fennî sınıfların vücûdunu kâfî görerek kendisinin bunlardan hâriç kalmasında bir beis görmüyordu. İşte bu gidişle Anadolu’ da bile halk yahut ahâlî suretinde bir Türklük kalmadı; Türkler memur ve rençper sınıflarına inhisâr ettiler. Memurlar da bir nev’i zihnî rençperler demek olduğu için Türklük -içtimâî manâsıyla- rençperlik demek oldu.

 

Çiftçi ve çoban, hayatın yaratıcı kuvvetinden istifade ile yaşadıkları için bizzat yaratıcı âmil değildirler: Koyunlar hayatın dâhilî nâmiyesiyle çoğalır, ekinler tohumların meknûz feyizleriyle tenebbüt eder.

 

Memurların ise istihsâlle hiç alâkaları yoktur. Hâlbuki zihnî melekelerin, irade ve seciyenin inkişâf ve tekâmülü sanayi, imalât gibi faal meşgalelerle, ticaret ve serbest meslekleri gibi iktirâhî hirfetlerle husûle gelir.

 

Bundan dolayıdır ki köylü ve memur sınıflarına inhisâr eden bir kavimden teşkîlât yapmak iktidarı münselib olur. Hükümet idaresindeki beceriksizliğimiz, Balkan mağlûbiyetlerine bâdî olan sevkü’l-ceyş ve levâzım hususlarındaki iktidarsızlığımız bu sebepten neşet etmişti.

 

Memleketimizde kuvvetli bir hükümet tesîs edememesi, Türklerin iktisâdî sınıflardan mahrumiyeti yüzündendir. Hangi millette hükümet iktisâdî sınıflara istinâd ederse orada hükümet gayet kuvvetli olur; çünkü tüccar, sanatkâr, iş adamı sırf kendi faydası için hükümetin kuvvetli olmasını ister.

 

Hangi memlekette hükümet, memurlar sınıfına istinâd ederse, orada hükümet daima zayıftır; çünkü mazul memurlar iş başına geçmek, mansub memurlar daha yüksek bir mevkie yükselmek için daima mevcut hükümeti düşürmeye çalışırlar.

 

Millî mefkûreden mahrumiyet Türkleri millî iktisâdiyattan mahrum ettiği gibi, lisanın sadeleşmesine, güzel sanatlarda millî üslûpların tekevvün etmesine de mâni oldu.

 

Bunlardan başka millî bir mefkûre olmadığı için şimdiye kadar Türk ahlâkı da ferdî ve ailevî bir şekilde kaldı; tesânüd, hamiyet ve fedâkarlık hisleri aile, köy ve kasaba muhitlerini aşamadı. Ümmet mefkûresi çok vâsi’, aile mefkûresi çok dar olduğu için Türk ruhu fedâkarlık ve feragat hislerine istinatgâh olacak zî-hayat ve şedit ahlâkî bir ruhiyete yabancı kaldı. İktisadî, dinî, siyasî müesseselerimizin inhilâli bunun neticeleridir.

 

Türklük cereyânı Osmanlılığın muarızı olmak şöyle dursun, hakikatte en kuvvetli müeyyididir. Yalnız her yeni cereyânın olduğu gibi, bu meslekte de bir kısım gençlerden mürekkeb müfritleri vardır ki yanlış tefsirlere sebep oluyorlar. Türklük, kozmopolitliğe karşı İslamiyet ve Osmanlılığın hakikî istinatgâhıdır.

 

Tarde, beynelmileliyet hissinin de “kitap”tan tevellüt ettiğini söylüyor. Gazete, halkın hissiyâtına hitap ettiği için tekellüm lisanının canlı lugâtlerini isti’mal eder. Kitap, âlimlerin ve müteallimlerin tecritçi müfekkirelerine hitap eder, bunun için lugâtlerden ziyâde ıstılahlara muhtaçtır. Istılahların halk lisânındaki lugâtlerden yapılmaması umumî bir kaidedir; çünkü lugâtler tabiî ve zîhayat mevcutlardır, ıstılahlarsa sun’î ve cansız mevcudiyetlerdir. Halk lisanının tabiî kelimeleri zîhayat ve hissi manâlara mâlik olduğu için masnu’ ve mücerret manâları kabul edemez. Bundan dolayıdır ki her kavim ıstılahlarını dinî kitabının yazılmış olduğu lisandan alır.

 

Avrupa milletleri İncil-i Şerif’i Yunan lisanında muharrer olarak buldukları için ilim ıstılahlarını Yunancadan almışlardı. Bilâhare Hıristiyanlık noktasından Latin lisanı Yunancaya muâvenet ettiği için Cermen ve İslav milletlerine Latinceden de birçok ıstılahlar geçti.

 

İslâm kavimleri ıstılahlarını Arapçadan, kısmen de Fârisîden aldılar. Bugün bile asrın bütün ilimlerini lisanımıza naklederken Yunanca ve Latince ıstılahlar yerine Arapça ve Acemce ıstılahlar tasnî’ ediyoruz.

 

Bir millette ibtidâ din kitapları yazılır, sonra ahlâk, hukuk, edebiyat, ilim, felsefe gibi marifet şubeleri dinden teşa’ubla teşekkül ettikçe bunlara ait kitaplar da yazılmaya başlar. O hâlde gazete, halkın içtimâî ve mahallî hissiyâtını yevmî ve hissî renklerle mülevven olarak tasvir ettiği için nasıl “milliyet” mefkûresini doğuruyorsa, “kitap” da dinin ve dinden müştak olan sâir marifet ve ilimlerin, yani medeniyet umde, kaide ve dusturlarını mücerret ve kat’î bir üslûpla yazarak milletler arasında müşterek olan hayatı, yani “beynelmileliyet” ruhunu ibdâ’ eder.

 

İlk vakitlerde beynelmileliyet hissini bütün insanlara şâmil zannetmek doğru değildir. Meselâ Kurûn-ı Vustâ’da Avrupa’ da bir beynelmileliyet hissi mevcuttu; fakat bu duyguyu tahlîl edersek, Avrupa’daki beynelmilel şefkat ve müzaheretin Hıristiyan milletlere müncer olduğunu; beynelmilel hukukun da Hıristiyan devletlerin imtiyazları hükmünde bulunduğunu görürüz. Balkan Muhârebesi, Avrupa vicdanının bugün bile Hıristiyan vicdanından başka bir şey olmadığını gösterdi.

 

Türklerin de vicdanları tahlîl olunursa görülür ki bir Türk, kızını bir Araba, bir Arnavuda, bir Kürde, bir Çerkese tezvîç edebilir, fakat kat’îyen bir Finlandiyalıya, bir Hıristiyan Macara tezviç edemez; bir Budist Moğolun, bir şamanî Tunguz’un kızını da İslam yapmadan alamaz. Trablusgarb, Balkan Muhârebeleri esnasında Türklerin felâketine iştirak edenler Macarlar, Moğollar, Mançular olmadı; bilakis Çin’in, Hind’in, Cava’nın, Sudan’ın ismini bilmediğimiz Müslim kavimleri matemimize ortak oldular, ma’nevi yardımlarını esirgemediler. Bundan dolayıdır ki Türkler lisanca “Ural ve Altay” şubesine mensup olmakla beraber kendilerini İslâm milletlerinden addederler.

 

“Beşeriyât”a (anthropologie) göre aynı teşrihî enmûzece mensup fertler bir ırksa, “içtimâiyat”a (sociologie) göre de bir medeniyete mensup milletler bir beynelmileliyettir.

 

Türk lisanı da Türk kavmi gibi, İslâm medeniyetine girdikten sonra hurûf ve ıstılahça İslâmi bir şekil aldı. O hâlde beynelmileliyet ruhunu ibdâ’ eden âmil “kitap” ve dolayısıyla “medeniyet” tir. Binâenaleyh Türklükle İslâmlık, biri “milliyet”, diğeri “beynelmileliyet” mâhiyetlerinde oldukları için aralarında asla teâruz yoktur.

 

Türk mütefekkirleri, Türklüğü inkâr ederek beyne’l-edyân bir Osmanlılık tasavvur ettikleri zaman İslâmlaşmak ihtiyacını duymuyorlardı; hâlbuki Türkleşmek mefkûresi doğar doğmaz İslâmlaşmak ihtiyacı da hissedilmeye başladı.

 

Ma’mâfih “milliyet” gazeteden, “beynelmileliyet” kitaptan tevellüt ettiği gibi; “asriyet” de (modernisme) “âlet”ten (outil) tekevvün eder. Bir zamanın muâsırları, o zamanda “fen” (thecnique) hususunda en müterakki olan milletlerin yaptıkları ve kullandıkları bütün âletleri imal ve isti’mâl edebilenlerdir.

 

Bugün bizim için muâsırlaşmak demek, Avrupalılar gibi dretnotlar, otomobiller, tayyareler yapıp kullanabilmek demektir. Muâsırlaşmak, şekilce ve maişetçe Avrupalılara benzemek değildir. Ne zaman malûmât ve masnuât iktibâs ve iştirası için Avrupalılara ihtiyaçtan müstagnî olduğumuzu görürsek, o zaman muâsırlaşmış olduğumuzu anlarız.

 

Türkleşmek, İslâmlaşmak mefkûreleri arasında bir teâruz olmadığı gibi, bunlarla muâsırlaşmak ihtiyacı arasında da bir tenâzu’ mevcut değildir.

 

Asriyet ihtiyacı bize Avrupa’ dan yalnız ilmî ve amelî âletlerle fenlerin iktibâsını emrediyor. Avrupa’ da dinden ve milliyetten doğan, binâenaleyh bizde de bu menbalardan taharrîsi lazım gelen birtakım ma’nevî ihtiyaçlarımız vardır ki âletler ve fenler gibi, bunların da garbdan istiâresi iktizâ etmez.

 

O hâlde her birinin nüfûz dâirelerini tâyin ederek bu üç gayenin üçünü de kabul etmeliyiz; daha doğrusu bunların bir ihtiyacın üç muhtelif noktadan görülmüş safhaları olduğunu anlayarak “muâsır bir İslâm ve Türklüğü” ibdâ’ etmeliyiz.

 

Ma’mâfîh, bir müddetten beri asrî âletlerle fenlerin inkişâfından doğan asri medeniyet, müspet ilimlere müstenit bir “beynelmileliyet” husûle getirmektedir. Gittikçe, dine müstenit olan beynelmileliyetler yerine, ilme müstenit hakiki bir beynelmileliyet kaim olmaktadır. Bir taraftan Japonya’nın, diğer cihetten Türkiye’nin Avrupa milletleri arasına girmesi Avrupa beynelmileliyetine ileride göstereceğimiz veçhile “lâdinî” bir mâhiyet verdiğinden, gittikçe beynelmileliyet dairesiyle “ümmet” dâiresi de birbirinden ayrılmaktadır. Yani bugün Türk milleti Ural-Altay ailesine, İslam ümmetine, Avrupa beynelmileliyetine mensup bir cemiyetten ibarettir.

 

b. 45-49

EDE YAYIMCILIK

bilgi@edekitap.com
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız

Yorumunuzu Ekleyiniz