Eşkal-i Zaman
Ahmet Rasim’in gerçekleştirdiği kimi söyleşiler; çeşitli dergilernen gazetelerde yayımlanmış deneme, makale, eleştiri, köşe yazılarından oluşan yüz doksan üç başlık altına sıralanmış düşünceleri, Orhan Şaik Gökyay’ın, hazırladığı “Eşkâl-i Zaman” betiğinde günümüz Türkçesine aktarılmış.
Yazarın gözlem gücünün kazandırdığı konu çeşitliliği, yüz doksan üç betine yerleştirilmiş yazıları, “Milli Eğitim Bakanlığı Büyük Türk Yazarları ve Şairleri Komisyonu Yayınları” için hazırlayan Orhan Şaik Gökyay’ı, titiz bir çalışma sürecine çekmiş:
“Ahmet Rasim’in, Eşkâl-i Zamân’ını baskıya hazırlamak işi bana teklif edildiği zaman, biraz küçümsedim. Fakat eseri okuyup da gerekli yerlere açıklayıcı çıkmaları yapmakla karşıya karşıya kalınca, bunun, öyle kolayca üstesinden gelinir gibi olmadığını gördüm. Daha dünkü denecek kadar bize yakın olan Türk yazarının küçük bir eserini, içindeki kelimeler, deyimler, telmihlerle, yer ve adlarıyla tam kavramaya kalkışınca duraladım. Zamanının ayak takımından, kabadayılarından tutun da sayılı, adı belli kişilerini, tiplerini, İstanbul’un onun eserlerinde dile gelen meyhanelerini, eğlence yerlerini, geleneklerini, özelliklerini… kısaca bütün İstanbul’u gecesi ve gündüzüyle, Ramazanları ve bayramlarıyla içine alan hayatını, onun kalemiyle tanıdıktan sonra, bunu okuyucuya da gösterme işi gerçekten yorucu olmuştur; yorucu fakat o kadar da zevkli.”
“Eşkâl-i Zamân”ı okuyanlar, yalnızca Ahmet Rasim’in günün koşullarına uygun başlıklarla dokunup geçtiklerine ulaşmıyor. Orhan Şaik Gökyay’ın, yazıların sonuna dipçe olarak ekledikleriyle tarihten dile, yazından töreye uzanan derin bilgi selinde, Türkçenin bu iki ustasının yazdıklarıyla yol alıyor.
EŞKÂL-İ ZAMÂN'dan...
Üç Deliye Bir Akıllı
Herkesin varlığından emin olduğu halde ele geçiremediğinden dolayı acındığın ve bezginlik getirdiği bir “lâfzî murâd” varsa, o da, mutlaka bahtiyarlıktır. Bununla birlikte, görünürde, bu duygulanmayı meydana koyan pek çok ruhî belirtiler vardır. Hatta hâkimlerden pek çoğu, kendi halinden hoşnut olanları mutlu kişilerden saymışlardır.
Benim gençliğimde, meczûblardan bir Şemsi Paşa vardı ki başında armudî iki karış fes; sırtında, göğüs tarafı tenekeden yapılmış nişan taklitleri ile süslü uzun bir setre; belinde eğri, uzun bir kılıç; ayaklarında, teki tekine uymaz kunduralarla güle oynaya gezinir, kendisine:
– Paşa, bu kılıcı sana kim verdi? denildi mi, tam bir gurur ve övünçle:
– Moskof kıralı verdi, dedikten sonra;
– Hele vermeyeydi!.. yollu böbürlenirdi. Merak edip de:
– Vermeyeydi ne yapardın paşa? dediniz mi, iri gözlerini devirerek:
– Tacını, tahtını başına geçirirdim!.. karşılığını verirdi. O ne manzaraydı, Allah’ım! Yanılıp da:
– Sallan, paşa! demeli de Memiş’imi görmeliydiniz! Baba-hindinin lafı mı olur? Şişer, puflar, bu kendini zorlamadan gerdan, karın çıkar, kollar sağlı-sollu kulaç atar, tenekeler oynar, kılıç takır takır sürterdi!
Siz bu adamın o zaman yaratılıp yoktan var edilişdeki hikmete bakın ki, o hâliyle, o tafracılığı ile, “zamanın alaycılığı” denilen tesirli ibreti gösterirdi. O kadar ki, kendisi halinden memnun, âdeta mutlu görünerek aramızda gezinip dururdu. Hiç şüphe yok ki, mutluluğunu duya duya ölmüştür!
Ya, Deli Salih’e ne diyeceksiniz? (Adam, eski delilerde kalmadı!..) Başta sivrikoz külah, yüzde geyik bir burun, elde fener, ayakta yüksek nalınlar, en küçük bir vesile ile hemen her gün, kutsal ve yaratılmış ne varsa hepsine söve-saya, ölünceye kadar mutlu yaşadı.
Hele bir dirice söz söyleyin. Duyanlar, Salih’in tarafına geçer, cezbe sahiplerine laf sokmayı size gösterirlerdi! Zavallı anneciğim, bir gün sokakta onun savurduğu küfürleri duymuş, kulaklarını tıkamış, eve gelir gelmezse seccadeye oturmuş, saatlerle günahlarını bağışlatmaya uğraşmıştı.
Herkesin bildiği şu Çıplak Mustafa’nın ardısıra koşup sarılanları, “Belki Hızırdır!” diye elinin baş parmağını yoklayarak avucunu öpenleri görürdüm de, bana, bacağıma bakmadan, bir el öpme gayreti getirdi.
Delilerine bu denli saygı gösteren bir milletin akıllılarını ne denli ululayacağını kestirmek güç bir şey değilse de, zamanın vermek olduğu üzere bulunduğu “eğitim”e dikkat ve basîretle bakmak, ondan düşünce payı çıkarmak, daha büyük bir saygı gösterisi gücündedir. Dün, bir zât söylüyordu:
– “Zaman”ı, yolu yordamı ile dinleyelim! Belki, bu yüzden mutlu oluruz!
b.137-138
Pazar Ola!..
Hasan Bey’i kim tanımaz: Zamanın tek güler sîması. Tabîatın sahte bir gösterişle iki arşınlık gövdesine taktığı kocaman bir kafa üzerine âbâni sarıklı, mevsimine göre katmanları arasına fulya, zerrin, sümbül, gül, hâttâ fesleğen dalı takılı, hâttâ yanpiri duran bir kafes kondurun. Rengi esmer, geniş bir alın altına kara iki sivri üçlü kaş, hâlinden ve kalinden her vakit memnun olduğunu gösterir parlak, uzun kirpikli iki siyah göz, mütenasip bir burun, üst bölüğü birbirine denk gaytan bıyıklarla donatılmış az büyüyecek bir ağız, yassı bir çene, fakat ince bir boyun çizin. Hattâ giydirip kuşatarak biraz daha çeki-düzen verin. Görmeğe, fotoğrafa hacet kalmaz.
Ne zaman rastlasam yüzündeki gülümsemelerini ter ü tâze bulurum. Meczupluk hâline vergi bir temiz bakışla çevresine bakınarak her dükkâna, her satıcıya, işine, malına göre:
– Pazar ola, bakkal-başı,
– Pazar ola, balıkçı,
– Pazar ola, aşçı baba, diyerek yürür, gider.
Esnaf âdeta Hasan Bey’i uğur saymış, onun “pazar ola!”sını hayırlı bir siftah bellemiştir. Şark, bin türlü inançlar arasında, gönül temizliğine güvendiğini meczuplardan da yardım dilemek derecesinde maneviyata düşkündür. Dün bunun hâle uygun bir şeklini daha gördüm. Üstü-başı temiz, yaşlıca bir kadın, galiba ya oğlu, ya torunu savaş meydanında olacak ki, işitilir derecede açık bir besmele çekerek Hasan Bey’e yaklaştı. Dedi ki:
– Oğlum, Hasan Bey, “sulf” olacak mı?
Hasan Bey kayıtsız gülümseyerek elindeki ince aylanduz dalını sallaya sallaya ilerleyerek:
– Pazar ola, hanım anne.
Zavallı kadın öylesine sevindi ki, omuzlarını okşaya okşaya:
– Bu pazar mı, oğlum?
Diye ikinci bir soruyu daha koyuldu. Fakat nerede? Karşılık alamadı… Çünkü Hasan Bey, fıçısını omuzlamak üzere bulunan birine doğru ilerlemiş idi. Kadının:
– Bu pazar mı?
sorusu ağzında kaldı. Beyin tatlı sesi:
-Pazar ola, turşucu!
diye yankılandı.
Ne uygun bir güzel tesadüf, ne kadar susturucu bir mânalı karşılık! Lâkin, kadın oralarda mı ya? Arkasından bir süre daha baktıktan sonra, yanındaki genç Habeşî:
– Onlara malum olur ama söylemezler. Rumuz ile anlatırlar… dedi, ama, Hasan Bey’in öteki sokaktan hâlâ sesi geliyordu:
– Pazar ola, kasap-başı!
….
b.167 – 170
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız