İÇİNDEKİLER
Mavi Sürgün ve Halikarnas Balıkçısı - EDE YAYIMCILIK
26904
post-template-default,single,single-post,postid-26904,single-format-standard,stockholm-core-2.1.6,select-theme-ver-7.5,ajax_fade,page_not_loaded, vertical_menu_hidden,menu-animation-underline,side_area_uncovered,,qode_menu_,qode-mobile-logo-set,wpb-js-composer js-comp-ver-6.5.0,vc_responsive
Title Image

Mavi Sürgün ve Halikarnas Balıkçısı

Musa Cevat Şakir Kabaağaçlı
musa cevat şakir kabaağaçlı

Mavi Sürgün ve Halikarnas Balıkçısı

Eskiden diye başlayan tümceler, özlem, saygı, acınma, yerinme gibi onlarca sözle birlikte geçmişin güzelliklerine övgüyle biter. Güzel düşünmeyi, güzel yaşamayı beceren dingin ama dinç ruhlar, iyilikle kötülüğü ve egemen çirkinliği geride bıraktıklarında, yarattıkları yeni güzellikleri geleceğe kalıt bırakırlar.

 

Kimileyin bir çift söz, derin bir koşuk, duygulu bir şarkı, kimileyin çelebice bir bakış, yiğitçe bir tavır, dirençli bir kaygı, zamanları aşar, iz bırakacak yeni sahipler arar ve mutlaka karşılık bulur.

 

Musa Cevat Şakir Kabaağaçlı, adıyla başlayan ve belki kendince sıradan olan ilginç bir yaşamı zaman içinde tüketirken, eskiden olan biten ne varsa gelecek için saklayan bir çabanın içinde olmuş.

 

Ona gebeyken annesinin düşüne giren Musa Peygamberin adıyla başlayan, soyunun sopunun tüm görkemli açıklığıyla ona aktarılan adlarla birlikte 1890-1973 yılları arsında soluk almış, ömrünce süren çabasıyla yurdunun dayancı, yurttaşının kıvancı olmuş.

 

Mangala adıyla bilinen Köçürme oyununun geçmişini Türk okuru için aydınlatan araştırmacı yazar Arslan Küçükyıldız, “mutlaka okunması gereken bir kitap” diye başladığı değinisinde, Mavi Sürgün betiğinin ve yazarının, derinlikli bir çabayla Türk gençliğiyle buluşturulmasının gerekliliğini savunuyor.

 

Köçürme gibi santraç oyununun da Türk Anlak Oyunlarından olduğunu kanıtlarıyla ortaya koyan Arslan Küçükyıldız, Musa Cevat Şakir Kabaağaçlı‘nın, Mavi Sürgün yapıtının  Türk okuru için ayrıcalıklı yerini vurgulamak üzere, içerik baylığına ilişkin biçim ve biçem başlıklarını bir bir sayıyor:

 

“Dili, üslubu, Türkçesi, Türk Edebiyatı-Edebiyatçıları tarihi; İşgal İstanbul’u; şehir-cami mimarisi; İstiklal Mahkemeleri, cezaevleri, ödüle dönüşen kalebentlik; Dağlar ve tabiat sevgisi; Bodrum ve deniz sevgisi; dostluk, arkadaşlık, sevda; Türküler, müzik; Mitoloji…

 

En önemlisi de Halikarnas Balıkçısı’nın lakap olmaktan öteye taşan anlamıyla Bodrum’da balıkçılığı, denizciliği, tarımı, narenciye yetişticiliğini, bitki çiçek türlerini geliştirmek için çabaları açısından üzerinde düşünülmesi gereken bir kitap.

 

İşte gerçek milliyetçilik böyle olur. Bir insan yurdunu, yurdunun insanını, toprağını, dağını taşını, ağacını, tohumunu, çiçeğini, denizini, adasını, güneşini, bulutunu ne kadar sevebilir, sorusunun cevabını bulmak için okunmalı.

 

Müthiş bir birikimi hemen kendini gösteren kendine has içten üslubu ile okunmayı hak ediyor.“

 

 

MAVİ SÜRGÜN'den

 

İŞGAL SOPASI

Vilson prensipleri dendi. Ulusların bağımsızlığı dendi, şu bu dendi; ve mütareke yapıldı. Yabancı kuvvetleri İstanbul’a girdi. Kasvetli bir günün şafağında, yabancı kuvvetler bir hastane koğuşunda mı, bir karakolda mı yatmakta olan silahsız günahsız askerleri uykularında süngüleyerek öldürdü. Böylelikle şehirdeki işgal kuvvetlerinin ne kadar kuvvetli olduğu gösterildi ve İstanbul işgal edildi.

 

Şehre âdeta bir kâbus havası çöktü. Şehrin tenha yerlerinden geçmek tehlikeliydi. Gazhane yokuşundan Taksim’e çıkanlar ölümü göze almalıydı. Çünkü Taşkışla’yı işgal eden yabancı kuvvetler, yokuştan çıkanları vuruyor ve sonra koşup soyuyorlardı.

 

Gün geçmiyordu ki yabancı kıtalar şehirde geçit töreni yapmasınlar. O cakalı kabına sığmaz kabarıklıklarıyla sokak sokak çalım satarlardı. Akıllarınca halkı sindiriyorlardı. Oysa yılmak şöyle dursun, yatkın meydan okuma duyguları boylarınca dimdik doğrulmaya koyuluyordu. Sabırlı insanların ağır ağır kabaran öfkeleri korkunç olur.

 

Liman, yabancı savaş gemileriyle doluydu. Onların arasında «Averof» da vardı. Üsküdar’a, Boğaziçi’ne gidip gelen küçük vapurlar, savaş gemilerinin yanından geçerken bayraklarını indirerek selamlamazlarsa vay gidi hallerine!.. İkide bir olur olmaz nedenlerle, hatta ortada hiçbir neden yokken bile, sert ve hoyrat bir tavırla, şehirlilere, «Unutmayınız ki, yenik bir ulussunuz!..» denirdi. Sözlerin böylesi, on, on bir yaşındaki Türk kızlarına bile söyleniyordu. «Aman diyene pala çalınmaz!» denir; ama dayananın önünde kuzu kesilen bunlar, kaçanın ardında kurt kesiliyorlardı.

 

Bir gün Büyükada’ya gidecektim. İşim yoktu; vapurun kalkacağı saatten çok daha önce vapura bindim. Niyetim, vapurun tenha güvertesinde bir başıma oturup, Marmara tarafına bakarak, «Hey gidi yalancı dünya!» yollu bir düşünceye varmaktı. Güvertenin en arka tarafına gidip oturdum. Benden başka kimse yoktu. Sarayburnu’nun ötesindeki açıklığa dalgın dalgın bakarken, başıma bir sopayla fena halde vuruldu. Başımdaki kalpak çöktü. Başım acıdı, hayret içinde ayağa fırladım. Önümde işgal kuvvetlerine mensup bir polis dikiliyordu. Çetrefil bir İngilizceyle :

 

«Burada ne oturuyorsun?» diye gürledi.

«Büyükada’ya gideceğim bu vapurla. Onun için oturuyorum» dedim İngilizce. Bir an için Türk değil, yabancı olduğumdan kuşkulanarak, kibirli ve meymenetsiz suratında bir saygı belirir gibi oldu.

«Bu yer, işgal kuvvetlerine aittir!» dedi.

«İşgal kuvvetlerine ait olduğunu bileydim oturmazdım» dedim. Gerçekten de oturmazdım. Durup dururken bir eşeğe sataşılır da eşek tekme atarsa, kabahat eşekte

değildir. Neyse…

Yabancı olmadığımı anladı ve yine yüksek perdeden, «Bak!» dedi. Elindeki sopayla, oturduğum yerin üstünde ve tentenin altında, bezlerle sarılmış yassı bir tahta tabelayı işaret etti.

O yassı şey bir tahta levhaydı; üzerinde «Burası İşgal Kuvvetlerine Aittir» diye yazılıydı.

Ahmet Kömeçoğlu

ahmet@edekitap.com
Okur Görüşlerine Açık Sayfa

Yorumlayınız

BİR ÇAY İÇİMİNDE TÜRKMENİSTAN