İÇİNDEKİLER

Kökpar Oyunu

Elveda Gülsarı - Cengiz Aytmatov
kökpar

Kökpar Oyunu

Cengiz Aytmatov’un Elveda Gülsarı adlı yapıtında, Kırgız halkının iki ayrı güz eğlencesi, öyküde sırası gelince, Aytmatov’a özgü betimlemelerle  ayrıntılı biçimde aktarılır. Bu oyunların birinin adı Kökpar, öbürününki Çapma. İkisi de atla binicisinin uyumunu ortaya koyan oyunlar.

 

Çapma’da atlarnan binicileri hızlılıkları, tezlikleriyle sınanırlar. At çapmak sözü at sürmekle eş anlamlıdır. Kökpar, biraz daha zorlu bir sınamadır; biniciyle atı, güç, direnç, hız diye başlayıp süregiden bir dizi sınagdan geçer.

 

Çeviride Kökpar denilen oyun, yönü bozkıra dönük Türk yurtlarının tümünde oynanır. İşle, emekle geçen yoğun yaz günlerinin ardından, güzün düzenlenen bir çeşit kutlamadır. Oynandığı bölgeye, oynayan boya göre adı, kimi kuralları değişiklik gösterse de  ana temeli aynıdır.

 

Güçlerin sınandığı, dayanıklılığın, çevikliğin ve aklın kazananı belirlediği oyun, kişiynen atın birlikteliğinin doruğa çıktığı kurallı bir erkek oyunudur. Özet anlatımla kesilmiş bir keçinin ya da içi doldurulmuş bir keçi tulumunun, bir yerden alınıp, belirli uzaklığa götürülmesi, karşı takım oyuncularına kaptırmadan getirilmesidir.

 

Kökpar Oyunu

 

Ertesi gün, Mayısın ikinci günü, Kökpar Oyunu’nda[1], Gülsarı yine en güçlü at olduğunu gösterdi…

 

 

Atlar, geleneklere uyup uran salarak, nâra atarak, dağlar göçüyormuş gibi bir gürültüyle yarış meydanına, kalabalığın olduğu yere indiler. Bu defa da yıldızlı parlayan, herkesin gözdesi, Gülsarı idi. Bir gün önceki yarışı kazanıp baygeyi (bilinçlilik ödülünü) kazanarak halk arasında nam saldığı için, çoğunluk kökparın sonlarına kadar yine fazla koşturmadı, yormadı.

 

At yarışlarının, atlı oyunların, en heyecanlısı, en meraklısı kökpar idi. Kökparı kapan, “alaman bayge” denilen ödülü kazanmış olurdu. Kimin atı deneyimli ve hızlı, kim daha hünerli, kurnaz ve güçlü ise, kökparı o kapar, eyerinin üzerine atıp onu kendi köyüne götürür, böylece ‘alaman bayge’yi kazanmış olma şerefini de götürmüş olurdu köyüne. Bu oyuna herkes katılabilir, atının ve kendisinin hünerini, gücünü, şansını sınayabilirdi.

 

Halk, kök barın başlamasına heyecanla beklerken, güneş, Kazak bozkırının ufkunda batacağı yere yaklaşıyor ve yusyuvarlak bir yumurta sarısı gibi görünüyordu. Işığı azaldığı için artık gözleri kamaştırmıyordu.

 

Kırgız ve Kazak attılar, akın akın doluyordu oyun alanına. Bunlar meydana bırakılan bir kökparı eyerden eğilip kapmak, onu kapanın elinden almak için at koşturuyor, itişip kalkışıyor, geniş meydanda asıl mücadeleyi verecekleri “alaman-bayge” için hazırlanıyorlardı. Böylece epey vakit geçti.

 

Güneş batmak üzere olduğu ve gölgelerin iyice uzadığı bir sırada, Aksakallar ‘alaman-bayge’ye izin verdiler. Kökpar serke’yi[2] alanın ortasına bırakan toybaşı “Alaman!” diye bağırdı.

 

Kökparcılar bir anda kökpar serkeyi kapmak için atıldılar. Çekişme, itişip kakışma başladı. Böyle güçlü ve çok rakip arasından kökparı yerden kaldırıp almak hiç de kolay değildi. Atlar birbirlerini sıkıştırarak, dişlerini göstererek oldukları yerde dönüyorlardı. O zorlu, o büyük çekişmede Gülsarı atların arasında eziliyor, boğuluyor gibi oluyor, açığa çıkmak istiyordu. Ve Tanabay o oğlağı bir türlü el ele geçiremiyordu. O sırada bir ses yükseldi: “Kazaklar kaptı! Tutun, engelleyin!” Heybetli bir küren[3] aygıra binmiş, sırtındaki asker gömleği, rakiplerinin çekiştirmesinden parça parça olmuş bir Kazak yiğidi, o kadar atın arasından oğlağı çekip almış, bacağının altına sıkıştırmış, batıya doğru gidiyordu.

 

– Tutun! Küren atı yakalayın! diye bağırıyordu Kırgızlar. “Tanabay! Onu ancak sen yakalayabilirsin, çabuk!”

 

Küren aygıra binmiş Kazak, şimdi baldırlarının üzerine aldığı kök para abanmış, batmak üzere olan güneşe doğru uçuyordu. O alev topunun içine girecek, kızıl dumanlara, ışınlara karışıp yok olacaktı sanki.

 

Gülsarı, sahibinin hâlâ dizgini niçin gevşetmediğini anlamıyordu.

 

Ama Tanabay işini biliyordu. Kazak yiğite, kendini kovalayan Kırgızlardan ve yardımına koşacak Kazak hemşehrilerinden uzaklaşması için zaman bırakıyordu. Kazak hemşehrileri onun bindiği aygırın çevresini sarıp ona siper olurlarsa bir daha onu yakalayamaz ve kökpar Kazaklara giderdi. Tek kazanma umudu teke tek çekişmeydi.

 

Kazak yiğidin bindiği küren aygır ok gibi fırlayıp Kazakları da, Kırgızları da geride bırakmaya başlayınca Tanabay sarı yorganın dizginini salıverdi. Gülsarı uçtu. Kaçan güneşi yakalayacakmış gibi bir hızla süzüldü. Şimdi bağrışmalar ve öbür atların toynak sesleri gittikçe geride kalıyor ve küren aygırla aralarındaki mesafe kapanıyordu. Kökparı da taşıdığı için Küren aygırın yükü ağırdı ve Gülsarı’nın ona yetişmesi zor olmadı. Tanabay Gülsarı’yı küren aygırın sağına geçirdi. Kazak yiğit kökparı o tarafında tutuyordu. Gülsarı ile küren aygır at başı hizaya gelince Tanabay kökparı yakalamak için uzandı. Ama kazak hemen sol yanına geçirdi kökparı. Tanabay şimdi onun soluna geçmek zorundaydı. Bu yüzden biraz geride kalıp bu kez solundan yetişti küren aygıra. Yırtık asker gömlekli Kazak da kökparı bu kez sağa geçirmekte gecikmedi.

 

– Aferin! Gerçekten çok iyisin! diye bağırarak onu övmekten kendine alamadı Tanabay.

 

İki at yan yana, güneşe doğru koşmaya devam ediyordu.

 

Tanabay, Gülsarı’yı yeniden geriletip sağa geçmeyi göze alamadı. Kazak aynı şeyi yapacak, kökparı öbür tarafına geçecekti. Onun için Gülsarı’yı küren aygıra yapışırcasına yaklaştırdı ve bir anda Kazağın eyerine asıldı. Kazak uzaklaşmak istedi ama Gülsarı’yı geçmek ne mümkün! Tanabay, Gülsarı’nın hızı ve kendi çevikliği sayesinde küren aygırın boynuna kapandı. İtişip kakıştılar ama yine de kökparı yakaladı ve çekmeye başladı. Tanabay’ın iki eli de boş olduğu için daha kolay hareket etmişti. Şimdi ikisi birden asılıyordu kökpara.

 

– Hadi Kazak kardeş, kolla kendini! diye bir nara attı Tanabay.

– Yok arkadaş! Alamazsın! dedi kazak.

 

Asıl çekişme, itip kalkışma şimdi başlamıştı. Bir avı paylaşamayan iki kartal gibiydiler. Körük gibi soluyor, hırıldıyor, bağırışıyorlardı. Kollarını birbirlerine dolamışlardı. Birbirlerinin ellerine ve kök para pençe gibi geçiriyorlardı tırnaklarını. İkisinin de birkaç tırnağı sökülmüş elleri kan içinde kalmıştı. Onlar böylesine bir çekişme, kapışma içindeyken, iki at da olanca güçleriyle ve hırsla koşuyor, güneşi yakalamaya gidiyorlardı!

 

Bir batırlık, yiğitlik ve beceri oyunu olan kökparı bize armağan atalarımız nur içinde yatsınlar! Ruhları şad olsun!

 

İki at yan yana koşuyor ve kökpar serke ikisi arasında gerilip hırpalanıyordu. Artık varış çizgisine pek yakındılar. Yarışçılar şimdi bağırıp çağırmayı bırakmış, canlarını dişlerine takmış, kökpar bütünüyle ele geçirip, üzengi kayışının altına almak ve sonra fırlayıp uzaklaşmaktan başka bir şey düşünmüyorlardı. Kazak yiğidi güçlüydü, kolları uzun ve çekiç gibiydi. Ama Tanabay’ın da tecrübesi vardı. Tanabay birden sağ ayağını üzengiden çıkardı. Bir yandan kökparı sımsıkı tutarken, ayağı ile küren aygırı itmeye başladı. Sonunda Kazak gencin parmakları çözüldü. Kazak kökparı bırakırken hasmını uyarmaktan geri kalmadı:

 

-Sıkı tutun! diye bağırdı.

 

Gerçekten de Tanabay, olanca gücüyle kökparı çektiği ve küren aygırı da ittiği için, salıverilen kökparla birlikte atının öbür tarafına düşmekten güç kurtuldu. Ama kökpar elindeydi artık. Onu kolu ve ve ayağıyla sağlam aldıktan sonra bir zafer narası attı ve yorgayı olduğu yere çevirerek küren aygırdan uzaklaştırmaya başladı. Şimdi Kırgızlara, kendi takım arkadaşlarına doğru koşuyordu.

 

Atlı arkadaşları bağırışyordu:

– Gülsarı! Gülsarı aldı!

 

Kazak takımından bir grup Tanabay’ın önünü kesmek için atıldı. Bunlar:

 

– Yakalayın! Tutun! Bırakmayın! diye bağırıyorlardı birbirlerine. Tanabay bunların, yardımına gelecek kendi takım arkadaşlarının önünü kesmelerine fırsat vermemeliydi. Atını olduğu yerde bir kez daha çevirdi ve Kazaklardan kaçmaya başladı. Gülsarı onun her hareketinden ne istediğini hemen anlıyor ve isteneni yapıyordu. “Sağ ol Gülsarım! Canım ciğerim benim! Sağ ol” dedi Tanabay.

 

Gülsarı bir kez daha olduğu yerde dönüp koşarken, Tanabay takım arkadaşlarının korumasına girmişti. Arkadaşları yetişip çevresini sardılar ve hep birlikte koşmaya başladılar. Bir o yana bir bu yana koşturan attılar, o engin bozkırda kanatlarını gererek kavisler çizen kuşlara benziyorlardı. Nara atanlar vardı. Devrilen atlar, düşenler, atlarının peşinde sendeleyerek koşanlar vardı. Böyle bir yarışta, böyle bir oyunda bütün bunlar olurdu. Kimse kimseyi suçlayamazdı bu yüzden: Erlik göstermek ve er meydanında başa gelene razı olmak! Bunlar bir anadan doğmuş kardeş gibidirler.

 

Güneş topunun büyük bölümü batmış, sadece ucu görünüyordu. Alaca karanlık çökmüştü. Alaman-bayge, akşam serinliğinde, toynak sesleri ve başka gürültülerle, dalga dalga, uğul uğul ve yeri sarsarak devam ediyordu.

 

Artık bağıran çağıran yoktu. Kovalayan, kovalanan da yoktu. Yine de oyunu bitirmek istemiyor gibi koşturuyorlardı atlarını. Bozkıra yayılıyor, kara bir dalga gibi bir tepeden inip başka bir tepeye tırmanıyorlardı. Grup grup, ama tam bir uyum içindeydiler. Yarışçılar niçin bağırmıyor, niçin suskun ve yüzleri niçin gergindi? Bir ezgi mi dinliyorlardı? Kazak dombırasıyla Kırgız kopuzu gümbürdediği zaman, tıpkı böyle bir uyumla at koşturuyor, dağlardan sel gibi iniyorlardı.

 

Şarıl şarıl akan çaya yaklaşmışlardı. Gür çalıların arasından onun parlak köpüklerini görüyorlardı. Sonuna geliyorlardı artık. Çayın öbür yakasındaki Kırgız köyüne varacaklar ve oyun bitecekti. Tanabay ve onu çembere alan kökparcı arkadaşları, yine birlikte koşuyorlardı. Gülsarı ortada amiral gemisi, öbürleri de onu korumakla görevli refakatçilerdi sanki.

 

Gülsarı çok yorgundu. Çok zor, çok ağır bir gün geçirmişti. Bacakları titriyor, yıkılacak gibi oluyordu. İki yanında iki yiğit başlığından tutup götürüyordu onu. Öbürleri de Tanabay’ın yanlarından ve ardından gelerek onu kolluyorlardı. Tanabay da çok yorgundu. Eyere attığı serkenin üzerine abanmış başı ileri geri sallanıyor, kendini zor tutuyordu. Yanında kollayanlar olmasa, Gülsarı da, Tanabay da adım atamazlardı. Belki eski zamanlarda, vurarak büyük zafer kazanan, yaralanan batırları da, düşman eline düşmesin diye savaşçı arkadaşları böyle getiriyor, kurtarıyorlardı.

 

İşte, çay hemen önlerindeydi. Yeşil çayır, çakıllı geniş geçit oracıkta. Karanlıkta bile parlıyor, görünüyordu.

 

Atlılar, atlarını çaydan sürüp geçirdiler. Su çalkalandı, köpürüp kaynadı. Atların nalları suyun dibindeki çakıllara çarparak sağır edici sesler çıkardı. İki yiğit, Gülsarı’yı yedekleyip karşı tarafa geçirdiler. Ne gam! Yenmişler, baygeyi almışlardı.

 

Yiğitlerden biri Tanabay’ın elinden serkeyi alıp köye koşturdu atını.

 

Kazaklar çayı geçmeden kıyıda durup onları uğurladılar. Kırgızlar ise:

 

– Yarış için teşekkür ederiz, sağ olun! diye seslendiler.

– Siz de sağ olun, hoşça kalın. Güz gelince yine karşılaşırız! dediler ve atlarının başını çevirip kendi köylerine yollandılar.

 

[1] Kökpar: At üstünde oynanan bir takım oyunudur. Taraflar, meydana bırakılan, içi saman doldurulmuş oğlak veya buzağı tulumunu kapmak, kendi takımına kazandırmak için mücadele ederler.
[2] Kökpar Serke: Kökpar oyununda kullanılan oğlak (tulumu).
[3] Küren: Koyu al donlu at.

EDE YAYIMCILIK

bilgi@edekitap.com
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız

Yorumunuzu Ekleyiniz