İÇİNDEKİLER

At Çapma Yarışı

Elveda Gülsarı - Cengiz Aytmatov
at çapmak - at sürmek

At Çapma Yarışı

Kırgız halkının tüm acun boyunca tanınmasının, bilinmesinin temelini Cengiz Aytmatov’un halkını yücelten öyküleri oluşturur, dense yeridir. İkinci Dünya Savaşı sürecinde, Kırgızların yaşadıkları derin acılar, anlık sevinçler, Aytmatov öyküleriyle duyarlı yüreklere ulaşmış, vicdanlı, merhametli gönülleri ısıtmıştır.

 

Aytmatov, Elveda Gülsarı adlı yapıtında, o bungun günlerde, zorbalıkların, zorlukların sergen olduğu dönemlerde yaşanılanları bir at ile binicisi üzerinden öyküler. Gülsarı atın, Tanabay binicisinin adıdır. Türk soylu halklarda atın aileden bir birey sayıldığı, ana, ata gibi saygı gördüğü, çocuk gibi sevildiği bilenen bir durum. Elveda Gülsarı’da, bu eşik daha da aşılır; saygıyla sevgi, ölüm dirim arasında, yaşamsal zorlukların gölgesinde sergilenir.

 

Öykü içerisinde Aytmatov, yeri geldiğinde Kırgız halkının yıkılmaz direncini, sarsılmaz güvencini iki güz eğlencesiyle öne çıkarır. Bu güz eğlencelerinden birini adı Çapma, öbürününki Kökpar. İkisi de atla binicisinin uyumunu, yakınlığını gösterir. At çapmak, at sürmekle eş anlamlıdır. İki oyun da köklü bir halkın, acısını sevincini nasıl ölçülü, kutlu yaşadığını sergiler.

 

 

Çapma Oyunu

 

Şöhretin ne olduğunu, onu nasıl bir yücelik, güçlülük getirdiğini, sarı yorga, o büyük yarıştan sonra öğrendi. Bir Mayıs’ta yapılmıştı o yarış.

 

Bayram töreninden sonra çayın karşı kıyısındaki düzlükte gösteriler başladı. Çok büyük bir kalabalık toplanmıştı. Dağlardan, komşu kolhozlardan ve Kazakistan’dan pek çok insan gelmişti. Kazaklar kendi atlarıyla katılacaklardı yarışlara.

 

Savaştan sonra böyle büyük bir şenlik, böyle büyük kalabalık ilk kez görülüyordu.

 

Tanabay o sabah erkenden kalkıp atını eyerledi, başlığını, üzengileri, kolanları her zamankinden daha dikkatli, daha özenli olarak taktı. Gülsarı, sahibinin gözlerinin parıltısından ve ellerinin titremesinden olağanüstü bir şeylerin olacağını seziyordu. Sahibi çok heyecanlıydı:

 

– Hadi bakalım Gülsarı, sana güveniyorum, yüzümü kara çıkarma, beni küçük düşürme… Kendini rezil mi edeceksin? Göreyim seni! diyordu.

 

O gürültülü kalabalıkta sabırsız, heyecanlı, meraklıydı. Komşu çiftliklerden gelenler atlarını eyerlemeye başladılar. Çocuklar, kimisi at üstünde, kimisi yaya, öteye beriye koşuyor, yarışın bir an önce başlamasını istiyor, heyecanla bekliyorlardı. Sonra atlılar çayın karşı tarafında bir araya geldiler.

 

Gülsarı, o büyük kalabalığı, onca atı bir arada görünce, başı döner gibi oldu. Göğün altı şimdi azan-kazan[1] idi. Kızıl, yeşil havlular, çevreler, kızıl bayraklar dalgalanıyor, göz kamaştırıyordu. Atların takımları da pek süslüydü. Üzengiler şıngırdıyor, kayışlara, başlıklara takılan gümüşler parlıyor, göz alıyordu.

 

Yarışa katılacak biniciler altlarını bir araya getirdiler, toplu halde durdular. Atlar sabırsızlanıyor, ön ayaklarının toynaklarıyla yeri eşeliyor, bir an önce fırlayıp koşmak istiyorlardı. Yarışı düzenleyen ve yöneten aksakallar da atlarıyla dolanıp duruyorlardı onların yanında.

 

Gülsarı kaslarının gerildiğini, gücünün arttığını hissetti. Vücudunu odlara salan bir ruha bürünmüştü. Bundan bir an önce kurtulmak için ok gibi fırlamak, olanca gücüyle koşmak istiyordu.

 

Sonunda aksakallar yarışçıların beklediği işareti verdiler. Tanabay atın gemini gevşetti ve yorga fırlayıp çıktı ortaya. Önce, ne yana gideceğini bilemeden, toynaklarıyla toprakları sıçratarak, şöyle bir kendi ekseninde döndü. Ve o anda uğul uğul bir ses çıktı kalabalıktan: “İşte Gülsarı! Gülsarı! Gülsarı!” ”

 

Yarışa katılacak elli kadar atlı vardı.

Toybaşı[2] yarışçılara seslendi:

 

– Haydi şimdi bir Fatihâ okuyalım, hayır dua edelim, dedi.

 

Bunun üzerine, saçlarını usturayla kazıtıp, başlarına birer beyaz çevre geçiren biniciler, ellerini açarak seyircilere doğru biraz ilerlediler. Yüzlerce el kalktı, açıldı, dua edildi ve bütün kalabalık “Âmiin” diye yüzlerine sıvazlayarak ellerini indirdiler.

 

Bundan sonra yarışçılar atlarını dokuz kilometre ilerideki başlama noktasına doğru dörtnala sürdüler.

 

Onların boş bıraktıkları alanda başka gösteriler başladı: Güreşiyor, cirit oynuyor, birbirlerini düşürmeye çalışıyor, eğerden sarkıp yere bırakılan paraları topluyorlardı. Daha nice hünerler gösteriyor, seyircileri coşuyorlardı.

 

Başlama noktasına giderken Gülsarı gemi dişliyor, diliyle itiyor, sahibinin dizgini serbest bırakıp kendini niye salıvermediğini anlayamıyordu.

 

Sonunda, başlama çizgisinde başlarını bir hizaya getirerek dizildiler. Toybaşı, atların, yarışçıların bir ucundan öbür ucuna giderek son denetimini yaptı, biraz yan açılarak elindeki beyaz mendili havaya kaldırdı ve büyük yarış başladı. Atların hepsi birden ok gibi fırladılar Gülsarı da fırlamış elbet. Şimdi toynaklar yeri dövüyor, yer sarsılıyor, gerilerinde bir toz bulutu yükseliyordu. Yarışçılar uran salıp[3] adlarını dörtnala sürüyor, uçuyorlardı. Ama Gülsarı dörtnala gitmesini bilmiyor, yorga gidişini hızlandırıyordu sadece. Onun güçsüzlüğü de, gücü de bu yorga gidişiydi işte.

 

Atlar bir süre yan yana idiler, sonra aralanmaya, açılmaya başladılar. Gülsarı bu durumu pek fark etmedi. O yalnız öbür atların kendisini geçip gittiğini, tarladan ana yola çıktıklarını, atların toynaklarından sıçrayan kilin, çamurun, çakılın yüzüne gözüne geldiğini fark ediyordu. Sağından solundan geçen atlıların uranlarını, kamçı şaklatmalarını duyuyordu. Havayı, kızgın tarladan ve taze pelinlerden çıkan bir koku kaplamıştı.

 

Koşu, yolun yarısına kadar böylece sürdü. On kadar at ileriye doğru arayı iyice açmış, Gülsarı’nın yetişemeyeceği kadar uzaklaşmışlardı. Ötekiler Gülsarı’dan da gerideydiler. Artık, karışıklık, gürültü, patırtı dinmiş gibiydi. Gülsarı kendini geçip giden atları görüyor, sahibi ise dizginleri hâlâ sıkı tutuyor, bu da Gülsarı’yı çileden çıkarıyordu. Bu öfke ve yüzüne çarpan rüzgârdan gözleri kararıyor, güneş başına vuruyor ve onu üzerine yuvarlanan ateşten bir top gibi görüyordu. Sıcak ter içinde kalmıştı. Ama ne kadar ter atarsa, o kadar hafifliyordu sanki. Kanatlanıp uçmak istiyordu.

 

Sonunda önde giden atların yavaşladıkları, yorulmaya başladıkları göründü. Oysa yorga gücünü harcamamıştı daha. Birden sahibinin “Haydi Gülsarı!” dediğini duydu. O andan itibaren de güneş topu üzerine daha hızlı düşmeye başlamıştı sanki. Gülsarı öndeki atlara bir bir yetişip onları geride bırakıyordu. O atlara binmiş olanların yüzlerinden öfke fışkırıyor, kamçılar şaklıyor, ağızları açılıp dişleri görünen atları geçip gidiyordu. Gülsarı, binicisinin ve eyerin ağırlığını duymaz olmuştu. İçini saran yarışır hırsı onu bir Düldül yapmıştı şimdi.

 

Ama önünde bir karakök[4], öbürü ciyren[5] donlu iki at daha vardı. Binicilerinin şaklayan kırbaçları altında hırsla koşuyor, ama birbirlerini bir baş kadar bile geçemiyorlardı. İyi atlardı. Gülsarı’nın onlara yetişmesi epeyce uzun sürdü. Ama bir yokuşa geldiklerinde yetişti onlara. O yokuşu, dev bir dalganın köpükleri gibi taşıp tırmandı ve sonra, bir an, yerle gök arasında, ağırlığını tamamen yitirmiş gibi oldu. Soluğu kesilmişti. Yokuş aşağı giderken güneş daha çok kamaştırıyordu gözlerini. Onları geçmişti ama, az sonra ardından toynakların sesini yine duydu. Karakök ve ciyren peşinden yetiştiler, ikisi iki yanından onunla bir hizada koşmaya başladılar.

 

Şimdi at başı gidiyorlardı. Sanki koşmuyor da, yan yana öylece donup kalmış gibiydiler. Gülsarı iki atın gözlerini, uzanıp duran başlarını, gemlerini, gem kayışlarını görüyordu. Karakök inatçıydı. Ciyren at, heyecanla, kuşkuyla iki yanına bakınıyordu. Sonunda Ciyren atın hızı kesildi. Bir an sağına soluna suçlu suçlu baktı ve sonra Gülsarı onu göremez oldu. Gülsarı’nın Karakök’ü geride bırakması hiç de kolay olmadı. Çok hırslıydı Karakök. Öfkeden gözleri donuklaşmış, güçsüz kalan ayakları üzerinde ölürcesine koşuyordu. Doğrusu pek acıklı bir durumdu bu. Sonunda çaresiz o da yenilgiyi kabul etti. Gülsarı onu da geçmişti.

 

Önündeki atları geçip geride bıraktıktan sonra Gülsarı rahat bir soluk aldı. Şimdi ileride çayın parıltısını, çayırı görüyor, bunlar gözünde halkalanıyordu. Derken, insanların haykırışlarını duydu. Ama o kadar uzak görünüyordu ki o uzun yolun sonu! Birden soluğu kesildi. Gerisinde neler olduğunu, o iki atın kendisine yetişip yetişmediklerini bilemiyordum. Düşüp bayılacaktı nerdeyse.

 

Ama önündeki kalabalık dalgalanıyor, coşkun naralar atıyor, iki kola açılıp ona yaklaşıyordu. Şimdi daha yakından, daha açık seçik duyuyordu onların sesini. “Gülsarı! Gülsarı! Gülsarı!” diye bağırıyorlardı. O sesler Gülsarı’ya yeni bir güç verdi. Yüreklenip ok gibi atıldı ileri doğru… Şu insanların verdiği güce bir bakın!

 

Sarı yorga, yeri göğü inleten ve etrafını bir çit gibi çeviren insanların önünden koşarak çayırı bir dolandı.

 

İş bu kadarla bitmiyordu. Şimdi, o coşkun kalabalık, Gülsarı’yı da, sahibini de aralarına almıştı.  Onları kendi hallerine bırakmıyorlardı. Gülsarı biraz soluk alıp kendini toparlayınca, çevresini saran kalabalık biraz açıldı. Büyük ödülü kazanan tulpar[6] ile binicisine yer açtılar. “Gülsarı! Gülsarı! Gülsarı! diye yorgayı, “Tanabay! Tanabay! Tanabay!” diye de sahibini alkışlıyorlardı.

 

Bu sesler atın üzerindeki etkisini yine gösterdi. Yarış alanına gözleri alev alev yanarak, büyük bir zafer kazanmış kumandan edasıyla girdi. Artık, güzel, güçlü ve ünlü olduğunu anlamıştı.

 

Zaferi kazanan Tanabay ellerini kaldırarak şükür duasını yaptı. Bütün kalabalık ellerini kaldırarak ona uydu ve akarsular gibi yüzlerini sıvazlayarak bir ağızdan “Amin!” Dediler.

 

Sonra, yorga Gülsarı, o kadar büyük kalabalığın içinden o kadını görüp tanıdı ve ona doğru yürüdü. Kadın “Amin” diye ellerini yüzünden indirirken görüp tanımıştı onu. Ön sırada duruyordu. Coşkulu, sevinçliydi. Bu defa, her zamankinden farklı olarak, başörtüsü beyazdı. Gün ışınlarıyla dere dibinde ışıldayan küçük taşlar gibi gözlerini, ondan ve Tanabay’dan ayıramıyordu. Gülsarı, daha önceleri yaptığı gibi, gidip onun yanında durmak istiyordu. Sahibi onunla konuşsun, kadın da, ak sakarlı kısrağın dolgun ve sıcak dudaklarına benzeyen parmaklarıyla onun yelesini tarasın, boynunu okşasındı. Ama nedense, Tanabay onun dizginlerini başka tarafa çekiyor, kadına yaklaşmasına izin vermiyordu. Gülsarı sahibinin niçin böyle yaptığını anlamıyor, şaşırıp kalıyor, kızıyordu. Onunla konuşması gerekmez miydi? Onu nasıl görmüyordu?

 

 

[1] Azan-kazan her ağızdan çıkan ayrı sesin, her türlü sesin birbirine karışmasından meydana gelen büyük gürültü.
[2] Toybaşı: Toyu, şenliği, yarışı yönetenlerin başı.
[3] Uran: Aynı dâva uğruna, aynı bayrak altında toplanmak ve savaşmak için millî parola. Genellikle boyların ya da eski, ünlü bir batırın adı söylenerek çağrılır. Boyların ayrı ayrı uranları da vardır. On iki Kazak boyunun ortak uranı ‘Abak’tır. Uran salmak ya da uran çağırmak, günümüzde daha çok Kökpar, Buzkaşi oyunlarında, at yarışlarında… vb. spor gösterilerinde yaygın olarak devam etmektedir. (Çevirenin notu)
[4] Karakök: Güvercin donlu (gri) atlara genellikle “kök at” denir. Bu donun koyusuna “karakök”, demiri andıran tonuna “temir karakök”, kızılımtırak olanına “kızıl kök”, ufak benekleri olanına “tarlan kök” denmektedir.
[5] Ciyren: Al donlu attır. Tam al olanına “kan ciyren”, biraz koyusuna “küren ciyren”, biraz açığına t “açık ciyren”, ağız ve kasık kısımları sarımtırak olanına “şapdar” denir.
[6] Manas Destanı’nda geçen çok hızlı koşan savaş atlarına tulpar deniyor.

EDE YAYIMCILIK

bilgi@edekitap.com
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız

Yorumunuzu Ekleyiniz