İÇİNDEKİLER
Title Image

Filler Sultanı

Yaşar Kemal
yaşar kemal - Filler Sultanı

Filler Sultanı

Tam adıyla “Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca”, Türk dilinin doruk yazarı Yaşar Kemal’in halk verimlerinden yola çıkarak kurguladığı, bir “karanlık il” öyküsüdür. Betik, hayvanlar üzerinden yerinel bir anlatımnan, toplumsal çarpıklıkları eleştirel bir bakış açısıyla işlemektedir. “Filler Sultanı” sınırsız gördüğü güce güvenerek karıncalara savaş açar. Ancak küçümsenen karıncalar birlik olur, tüzesizliğe, haksızlığa boyun eğmek yerine karşı koyar, direnirler. Birliğin, dayanışmanın gücüyle filler sultanlığını devirirler.

 

Türk ekininin yazına yansıtılmasında yadsınamaz emeği olan Yaşar Kemal’in, çocuklara yönelik yazdığı bu yapıt, ilk kez 1977’de, Adam Yayınevince yayımlandı. Betiğin girişinde, betik boyunca süregiden yalın Türkçesiyle öykünün töretim sürecini açıklayan Yaşar Kemal, simgesel anlatım için seçtiği filleri, tüm kötülüğe karşın aklar, kıygınların nedeninin onlar olmadığını vurgular:

 

“Karıncalarla filler hikayesi, elbette halkın yarattığı bir hikayedir. Küçük bir hikaye. Ben bu hikayeyi aldım işledim. Belki bu hikaye çağlar önce Anadolu’da uydurulmuştu. Bir küçücük hikaye olarak günümüze kadar geldi ve benim elime geçti… Doğanın en büyük hayvanı olan fili sömürücü olarak aldım. Benden önce halk, bu zavallı garip hayvanı, ona düşmanlığından değil, sırf iri gövdesinden ötürü sömürücüye simge olarak almış. Sömürülenlerin çokluğunu, çalışkanlığı, yaratıcılığını göstermek için de halk karıncayı almış.

 

Niye üzülüyorum biliyor musunuz, bu kitabı okuyanlar, özellikle de çocuklar, filleri belki hiç sevmeyecekler. Bu bana çok dokunuyor. Ne yapabilirdim ki? Oysa filler bugünkü sömürücüler kadar ne korkunçtur, ne zalimdir, ne özgürlük düşmanıdır, ne de işkencecidirler. Eğer insan soyunun bu en zaliminin simgesini, benzerini, hayvanlar arasında arayacak olsaydım, belki timsahları bulurdum, boa yılanlarını bulurdum. Yok yok, sanmıyorum ki yeryüzünde bu zalimleri simgeleyecek korkunçlukta bir hayvan türü bulabilelim…”

FİLLER SULTANI'ndan...

 

Filler sultanı hüthüt kuşlarının başı ulukepezi çağırdı:

«Buyur gel şu yanımdaki dala kon hüthütler başı,» dedi. «Seninle görülecek bir işim var, ulukepez kardeşim.»

«Her ne işin varsa başım üstüne,» diyerekten hüthüdler başı geldi filler sultanının burnunun ucundaki dala kondu.

«Benim buyruğuma gireceksiniz biltekmil hüthüt kuşları» dedi filler sultanı. «Bundan sonra artık günlerce bir sinek, bir böcek, bir arı ardında uçmak yok. Karıncalar ne kadar sinek, böcek, arı, sizin seveceğiniz yiyecek toplarsa hepsi sizin. Hüthüt ulusu da bundan böyle, onlar da filler gibi yan gelip yatacaklar.»

 

Daldaki hüthüt kuşlarının başı ulukepez sevincinden ne yapacağını bilemeyip coştu:

«Her ne buyruğun varsa başım üstüne. Sen yeter ki emret sultanım,» diye şakıdı.

«Şimdi, önce gidecek, sana bağlı ne kadar hüthüt kuşu varsa şu dünyada alıp getireceksin. Şu ormanı, şu ilerdeki ulu mağarayı size verdim. O ormana, bu mağaraya sizden başka kimseyi sokmayacaksınız. Eğer yurdunuza bir kartal, şahin, doğan, kel kafalı akbaba girecek olursa, beni gösterirsiniz, korkarlar, bir daha da uğramazlar.»

«Allah ne muradın varsa versin, haşmetpenah.»

«Muradım şu ki karıncalar içinde bana bağlı bir karıncalar soyu bulacaksın, o karıncalar bana öylesine bağlı olacaklar ki benim öl dediğim yerde ölecekler, kal dediğim yerde kalacaklar. Bir de öylesine öteki karıncalara düşman olacaklar ki, gözlerinin önünde tekmil karıncalar ulusunu ezsem, oh diyecekler. Bir de bize bağlı çok karınca bulacağız, her tür karıncadan.»

«Olur,» dedi hüthütler başı, «münasiptir, buyruğun başüstüne.»

 

«Bütün hüthüd ulusunu benim ve hem de fil ulusunun propagandacı başısı yaptım. Dünyada bundan başka hiç bir işiniz yok. Bana tez günde kırmızı sakallı karıncadan da haber getireceksiniz, ölüsünden, dirisinden… Bir de çalışmayanları, fillere düşman olanları, başkaldıranları saptayacaksınız. Başkaldıran karıncayı önce satın alacağız, satın alamazsak derhal öldüreceğiz işkencelerle…»

 

«Haydi şimdi uç git, önce git, bak bakalım, karıncalar ne yapıyorlar, bana haber ver. Bundan böyle her gün ilk işin bana karıncaların durumlarını bildirmek olacak. Ondan sonra da karıncalar ülkesine baştan başa adamlarımız olan karıncalan salacaksın. Adamlarımız yer altında yer üstünde, havada denizde hep kırmızı sakallıyı arayacak. Bu kırmızı sakallıdan korkuyorum. Öyle bir oyun oynamalıyız ki karıncalara, kırmızı sakallıyı kendi elleriyle yakalayıp bize getireler, ölüsünü, ya da dirisini… Evet kırmızı sakalın ölüsünü, ya da dirisini isterim. Bütün dünya bilsin ki kırmızı sakalın ölüsü ya da dirisi bulunmadan ben rahat etmeyeceğim, hem de karıncaların ülkelerini rahat ettirmeyeceğim. Anladın mı?»

 

«Anladım sultanımız,» diye öttü hüthüt.

 

«Karınca ülkelerinde bizden yana olanlarla bir örgüt kurmak, günü gününe karıncalardan haber almak, karıncaların soluklarını bile dinlemek en can alıcı bir iştir. Her işin başı budur. Bu içten örgütleme, çürütme işini ele alırsak, insanlar buna beyin yıkama diyorlar, karıncaların beyinlerini yıkayabilirsek, onlara karıncalıklarını unutturabilirsek, her şeyi kazandık demektir. Bu düzen kıyamete kadar sürer, siz de biz de karıncaların sırtından, onların alınterleriyle cennet bir dünya yaşarız, değil mi?» ·

«Doğrudur sultanımız.»

«Beni şimdi iyi dinle… »

«Başüstüne haşmetpenah!»

«Sömürücü sözcüğünün ne olduğunu biliyor musun?»

«Biliyorum sultanımız.»

«İşte bu sözcük sözlüklerden silinecek, hiç bir karınca bu sözcüğü ağzına alamayacak. Bizim getirdiğimiz yeni düzen, yüz bin yıldır karınca uluslarının can atıp da erişemedikleri bir düzendir. Biz onlara bütün yaratıkların yüz binlerce yıl özleyip de kavuşamadıkları özgürlük düzenini armağan eyledik. Bundan sonra yeryüzünün bütün karıncaları, bütün filler!, hüthütleri, bütün yaratıkları özgürlük içinde yaşayacaklardır.»

«Sultanımız yüzünden yaşayacaklardır, yaşayacağız,» diye dalda şakıdı hüthütler başı ulukepez.

 

«Her işin başı özgürlük. Bundan böyle kıyamete kadar bütün yaratıklar özgürlük içinde yaşayacağız. Özgürlük, yalnız be yalnız özgürlük için canımızı vereceğiz.»

Hüthütler başı kanatlarını çırparak, «özgürlük,» diye şakıdı.

«Özgürlük,» diye gürledi filler sultanı. Dağlar, ovalar, ormanlar sallandı, dünya, «özgürlük, özgürlük,» diye yankılandı.

«Sömürü sözcüğünü her kim ki ağzına alırsa, hemen, derhal öldürülecektir. Yanlışlıkla bile ağzına alsa bir karınca sömürü sözcüğünü derhal öldürülecektir. Bizzat sen öldüreceksin sömürü sözcüğünü söyleyeni.»

«Ben öldüreceğim.»

«Sömürü yok.»

«Sömürü alçaklıktır.»

«Özgürlük var.»

«Yalnız be yalnız özgürlük var sultanımız.»

“Özgürlük var… Haydi yolun açık olsun. Kırmızı sakallıyı hiç aklından çıkarma!»

«Unutmam.»

«Haydi uç ! »

 

Ulukepez uçtu, doğru hüthütler ülkesine, yuvalarına gitti. Bütün hüthütler bir araya gelmişler onu bekliyorlardı. Muştuyu alınca binlerce kanat sevinçle havalanıp şakırdadılar, hemen filler sultanının onlara armağan ettiği ormana uçtular, ormanın eski kuşlarını yerlerinden atıp yuvalarına yerleştiler. Bazı kuşlar hüthütlere karşı koyacak oldu, ötekiler onlara hemen filleri gösterdiler. Filleri gören kuşların bu alametlerden ödleri koptu, hemen ormanı bırakıp kaçtılar.

 

Hüthütler sessiz sızıltısız ormandaki yuvalara rahatça yerleştiler. Oysa eskiden öteki kuşların korkusundan bu ormana yaklaşamıyorlardı bile. Eski bulundukları kıraç çalılıklardan çıkamıyorlardı, kovdukları kuşların biriktirdikleri yiyeceklere de kondular.

 

Hüthütler başı bundan sonra karınca ülkelerine uçtu. Yollar boyunca dağlara doğru çekilen kapkara, kıpkırmızı, sapsarı karınca katarları gördü. Yönünü karınca ülkelerinden çevirip filler sultanının sarayının kurulacağı yere vardı. Karıncalar temelden bir karış kadar yükseltmişlerdi sırça duvarı, orada onların gücüne hayran kaldı. Bu karınca ulusunda bu güç, bu çaba, bu çalışkanlık varken bunlardan korkulurdu. Filler sultanının hakkı vardı, bu karıncalar bir gün ne yapıp, neyleyip fillerin tutsaklığından kurtulacaklardı. Sömürüden… diyecekti. Biliyordu ki artık sömürü sözcüğünü düşünemezdi bile…

 

Ulukepez çok yaşlı bir kuştu. Alacalı kanatlarının, tupturuncu kepezinin tüyleri seyrelmişti. Gözleri de küçülmüştü ya, ferini yitirmemişti. Hüthütler başı olduğundan beri yumurtadan çıktığından bu yana işi gücü düşünmek olmuştu. Gökler boyunca hüthüt soyunu korumak için durmadan düşünmüş, şimdi de yeryüzünün tekmil yaratıklarını tutsak kılmak isteyen fillere yanaşmıştı.

 

Fillerin çağıydı bu çağ. Yeryüzünü baskılan altına alacaklar, tekmil yeryüzünü, karınca, kuş, ağaç, börtü böcek, çiçek, insan sömüreceklerdi. Bunun için de önce beyinleri, duyguları, toprağı, suyu, bedenleri yozlaştıracaklardı.

 

Filler sultanı çok akıllı gidiyordu, iyi düşünüyordu. Ona yardım etmeliydi. Önce karıncaların on beş, yirmi, kırk, bin parçaya bölmeli, sonra da bu her bölüğü ötekine can düşmanı etmeliydi. Bölünmüş karıncalar, hiç bir zaman bir güç olamazlar, sonuna kadar da tutsak kalırlardı. ·

 

Sonra karıncalar ülkesine uçtu hüthütler başı ulukepez. Kentin ortasına inip karıncaların ileri gelenlerini başına topladı:

«Bakın,» dedi, «arkadaşlar, size elimden gelen yardımı yapıyorum. Eğer ben olmasaydım, sizleri sırtıma bindirip filler sultanına, o yüce kişiye, o dünyanın en güçlü yaratığına, var edene, yok edene götürmeseydim, şimdiye kadar yeryüzünde bir tek karınca kalır mıydı, karınca soyu yeryüzünden silinmez miydi? Ne olacak, koca bir karınca ulusunun canının bağışlanması karşılığında bir saray yapıyorsunuz, birazcık da yiyecek taşıyorsunuz fillerin ambarlarına. Bu da iş ml, canınızı bağışladı ya var eden, yok eden filler sultanı… Çok şükür filler sultanına…»

Hep bir ağızdan :

«Çok şükür filler sultanına,» dediler.

«Var eden ki, kahreden ki odur.»

«Odur,» dediler gene hep bir ağızdan karıncalar.

 

İçlerinde sarıca karıncaların ileri gelenlerinden de vardı. Bakışları kurnaz, cin fikirli ve hayındı. Hüthütlerin başı hiç bir karıncaya belli etmeden onlara bir işaret çaktı. Sarıca karıncalar her şeyi anladılar, sevinçlerinden etekleri zil çaldı.

Karıncalar:

«Söyle,» dediler, «söyle sultana ki, bir yıl içinde sarayı bitirilecektir. Canımızı bağışladığı için onun sarayı bütün yeryüzündeki en büyük saray, en görkemli saray olacaktır. Onun sarayı doğan güne, doğan aya, siz doğmayın, çünkü yeryüzüne ben doğdum, diyecektir.»

 

Karıncalar yıkılan ülkelerini onarmışlar, yaralılarının yaralarını sarmışlar, neredeyse düzenleri eski haline gelmişti. Eski mutlulukları başladı başlayacaktı.

 

Karıncalar konuşurlarken hüthüt kuşu hep onların arasında kırmızı sakallıyı arıyordu. Yeni bir kılığa girip karıncaların arasında alana gelebilirdi. Kuşun şahin gözleri karıncalan araştırdı araştırdı, kırmızı sakala benzer bir kimseyi göremedi ortalıkta. Birden onu sormalı, karıncalan şaşırtıp onun üstüne bir söz almalı mıydı? Birden, tepeden inme konuştu:

«Kırmızı sakallı nerede, aranızda onu göremiyorum,» diye gülümseyerek, yumuşacık sordu.

Karıncalar ilk önce telaşlandılar, sonra da dondular kaldılar, ulukepeze bir karşılık veremediler.

«Nerede kırmızı sakallı?» diye üsteledi hüthütler başı. «Ben onu sırtımda taşıyıp ülke ülke dolaştırmıştım oysaki. Kanı daha kanatlarımda, teleklerimin ucunda kurumuş kalmış. Benim bulunduğum toplantıya neden gelmez? Ben ki filler sultanının baş danışmanıyım. Ülkelerinizin yerle bir olmasını, karınca soyunun yeryüzünden silinmesini ben önledim ben, ben, ben… Ben olmasam sesinizi ulu filler sultanına siz nasıl ulaştırırdınız?»

 

Ulukepez böylece bağırdı çağırdı, ortalığı biribirine kattı ya, karıncaların azından da kırmızı sakallı üstüne bir çift söz bile alamadı. Bayağı merak etmişti, ne olmuştu acaba bu kırmızı sakallıya?

«Öldü mü acaba kırmızı sakallı? Kanadımdan yere atladığında ölmediğini biliyorum. Nerede o?»

Gene kimse ona karşılık vermedi. Hep susuyorlardı söz kırmızı sakallıya gelince.

 

Ulukepez öfkeli:

«Saraydan sonra, mağaraları, ağaç kovuklarını balla dolduracaksınız. Sultan balı çok sever. Şu bizim ormana da dünyadaki bütün çekirgeleri taşıyacaksınız. İri meyveler bulacaksınız, bal damlayan, hiç bir yerini zedelemeden saraya kadar taşıyacaksınız tonlarca… Size iyilik yaramaz. Bütün bu dediklerimi tez bir süre içinde yapmazsanız siz bilirsiniz. Sanki bu dünyanın karınca ulusuna çok bir gerekliliği vardı! Olmasanız da olur, dünyada o kadar yaratık çok ki, bütün yaratıklar da filler için, o ulu, görkemli, erdemli yaratıklar için çalışmağa can atıyorlar, saraylar kurmak, dünyanın bütün yiyeceklerini onlara toplamak için biribirleriyle yanşıyorlar, bütün yaratıklar.

 

Dün sultanımıza kartallar şahı geldi, önünde o kocaman uzun kanatlarıyla yerlere kapanıp buyur sultanım, dedi, buyur bana ki yeryüzünde ne var ne yoksa sana getireyim. Kanatlarımız uzun bizim, bütün göklerce uçar, gözlerimiz keskin bizim, en küçük nesneyi görür, burnumuz en ince kokuyu alır, bu yüzden dünyada ne var ne yok biliriz. Yüzbinlerce varız, emrinize hazırız. Filler sultanı ne dedi, size söyleyim sayın karıncalar, ne karşılık verdi, ne dersiniz, söyleyin ne karşılık verdi kartallara?

 

Dedi ki, benim karıncalarım sağolsunlar, dünya kurulduğundan bu yana onlar, karıncalar benim her işimi görüyorlar. Ben karınca kullarımla etle kemik, yağmurla toprak gibi oldum. Zaten bizim aslımız neslimiz karıncalardan gelir, ta başta bizim atalarımız karıncadır. Dünya kurulduğundan bu yana ne karıncalar fillerden ayrılır, ne de filler karıncalardan… Zinhaaar, karınca kardeşlerimize dokunmayasınız, eğer ey kartallar, karınca kardeşlerimizden birisine dokunacak olursanız, işte o zaman ben size yapacağımı bilirim. Uçtuğunuz gökleri yırtarım, konduğunuz kayaları, dağları yıkarım düz ova eylerim.

 

Kartallar, amanın sultanımız, kim dokunur senin kutsal karıncalarına. Elimizden gelirse kanatlarımızda taşırız senin tekmil karıncalarını. İşte bunu böylece bilesiniz, dedi sultanımız, dünya kurulduğundan bu yana karıncalar bizim soyumuz, biz de karıncaların… Ben soyum olan karıncalardan ötürü bu dünyada kıvançlıyım. Ben düzenimi değiştiremem, anca bir, kanca bir karıncalarla… Dünya kurulduğundan beri bu böyle işte.»

 

Kepezi kabarmış hüthütler başı hışımla sordu karıncalara:

«Dünya kurulduğundan beri siz fillerle birlik değil misiniz, fillere çalışmaz mısınız, onlarla birlik değil misiniz, söyleyin bakalım, eeeey karıncalar…»

Karıncalar biribirlerine bakıştılar, gözleriyle kuşun söylediği doğru mu diye biribirlerine sorular sordular, aralarında uzun uzun fısıldaştılar:

«Ne diyor bu?»

«Biz mi dünya kurulduğundan bu yana fillerle birliğiz?»

«Filleri karıncalar mı doğurdu?»

«Dünya kurulduğundan bu yana biz mi yapıyoruz saraylarını fillerin?»

«Biz mi veriyoruz yiyeceklerin!? »

«Biz mi doyuruyormuşuz onlan?»

«Kim bilir, belki…»

«Belki biz doğurduk filleri.»

«Biz fillerin atasıyız atası…»

«Bir karınca, bir fil demektir.»

 

Karıncalar kaynaştılar, konuştular görüştüler, az sonra da hep bir ağızdan bağırdılar:

«Kartallar kim oluyor, biz fillerle dünya kurulduğundan bu yana beraberiz.»

«Kartallar da neyimiş ki…»

«Onlar da nereden çıktı?»

«Biz variken kartallara ne gere olur fillerin?»

«Biz variken…»

«Bin yıldır, on bin yıldır fillerimizin yiyeceğini biz taşımıyor muyuz?•

«Saraylarını biz yapmıyor muyuz?»

«Her bir işlerini biz görmüyor muyuz?»

 

Ulukepez sevinçle kanat çırptı:

«Her karınca bir fildir.»

Karıncalar hep bir ağızdan bağırdılar:

«Her karınca bir fildir.»

Bunu yollardaki bellerdeki bütün karıncalar da duyup onlar da hep bir ağızdan yinelediler: «Her karınca bir fildir, bir fildir, bir fildir.»

Ulukepez:

«Bunu günde yüz kez söyleyeceksiniz. Böyle söyleye söyleye belki siz de fil olursunuz, olmazsanız bile kendinizi sonunda fil olmuş, hiç olmazsa fil kadar olmuş görürsünüz.»

«Her karınca bir fildir, her karınca bir fildir, bir fildir, bir fildir…»

Bu sözleri yinelemek bir hoşlarına gitti, bir hoşlarına gitti ki… Az daha karıncalar kendilerini fil sayacaklardı. Yollardaki bellerdeki karıncalar da yineliyorlardı:

«Her karınca bir fildir, her karınca, her karınca bir fildir, fildir.»

 

Ulukepez bu coşkudan faydalanmak istedi:

«Kırmızı sakallı topal karınca hazretleri ölü mü, diri mi, bu ülkede mi, yoksa yitiklere ml karıştı?» diye gene usulca sordu.

Karıncalar hep bir ağızdan karşılık verdiler:

«Her karınca bir fildir.»

«Ben size topal karıncayı soruyorum.»

«Her karınca bir fildir.»

«Sizin için çok kötü olacak topal karıncanın akıbetini söylemezseniz.»

«Her karınca bir fildir.»

«Sizin topal karınca hakkındaki bu tutumunuzu filler sultanına söyleyeceğim.»

«Her karınca bir fildir.»

«Görürsünüz siz;» diye kanatlarını öfkeyle şaklattı ulukepez, uçtu. Uçarken de sarıca karıncalara bir bakış atmayı unutmadı.

 

Vardı, kentin dışındaki çınar ağacına kondu, sarıca karıncaları beklemeye başladı. Gün kavuşuyordu ki sarıca karıncalar yolda gözüktüler, ulukepez hemen onlara karşı uçtu, yere indi karıncaları kanatlarına aldı kalktı.

«Sizi kentten çıkarken kimsecikler görmedi ya?»

«Hiç gözükür müyüz, senin ne demek istediğini hemen anladık.»

«Sultan sizi, sizin soyunuzu karıncalar üstüne bilumum koruyucu atadı. Bundan sonra siz tekmil dünya karıncalarının koruyucusu olacaksınız. Huzuruna varınca sultana söyleyeceksiniz ki, biz ta ezelden bu yana fil sultanlarınca karıncalar üstüne atanmış koruyucularız. Bu ödevimizi sonuna kadar yerine getirmişizdir. Karıncalar bu yeryüzünde bizden sorulur. Aslında da bizler işlediğimiz günahlardan dolayı, filler sultanınca karınca donuna sokulmuş filleriz. Aslımız ceddimiz fildir bizim.»

Sarıca karıncalar hüthütün kanatlarında hep bir ağızdan gürlediler:

«Aslımız ceddimiz fildir bizim,»

«Sadıkane çalışırsak filler sultanı gene bizi fil edecektir.»

Karıncalar yinelediler:

«Sadıkane çalışırsak filler sultanı bizi gene fil edecektir.»

«Buna inandık iman ettik.»

Sarıca karıncalar yinelediler:

«Buna inandık iman eyledik.»

«İman eyledik!»

 

Hüthütler başı ulukepez birden onların coşkulu sözlerini kesti:

«Kırmızı sakallıya ne oldu?» diye sordu damdan düşercesine.

Karıncalar bu soruyu hiç beklemiyorlardı, hık mık ettiler.

«Söyleyin ne oldu?» diye gürledi kuş, öfkesinden tirtir titriyordu. Az daha kanatlarındaki karıncalar düşeceklerdi zangırtıdan. İyi ki karıncalar tüylerin diplerine sıkısıkıya sarılmışlardı.

«Kırmızı sakallıda bir iş var, bu kadar sustuğunuza göre.»

«Biz kırmızı sakallıyı hiç tanımıyoruz,» dedi sağ kanattaki iri karınca. «Onu ne gördük, ne de biliyoruz.»

«Biliyorsunuz,» diye kanatlarını delicesine salladı kuş, biliyorsunuz. Kırmızı sakallıyı karıncalar dünyasında, buradan Çine Maçine kadar bilmeyen tanımayan yoktur. O dünyadaki tekmil demirci karıncalarının piridir. Onu herkes tanır.»

«Ne gördük, ne de duyduk, ne de böyle bir demirciyi biliriz. Belki başka bir ülkedendir o.»

«Olamaz, sizin ülkenizdendir,» diye bağırdı ulukepez.

«Öyleyse, bizler çok genç karıncalarız, o biz doğmadan ölmüştür,» dedi iri karınca.

«Daha dün sultanla konuşan oydu,» diye bağırdı ulukepez. «Daha dün benim kanadımın üstünde, sizin bulunduğunuz yerdeydi.»

«Haaa, anladım,» dedi iri, yaşlı sarıca karınca. «Bildim, o bizden değil ki, o bir kızıl karınca… O ülkenin öteki yanından olur. Biz oralan bilemeyiz. O kadar karınca içinde kırmızı sakallıyı biz ne bilelim? Sultandan buyruk çıkarsa, biz milyarlarca sarıca karıncayız şu yeryüzünde, o kırmızı sakallıyı arar buluruz.»

«İyi,» dedi ulukepez, öfkesini unutarak, «İyi. Demek bulursunuz kırmızı sakallıyı?»

«Ölüsünü dirisini bulur sultanımıza getiririz. Bizim aslımız neslimiz fildir. Biz sonradan böyle küçücük sarıca karınca olduk.»

«Bizim aslımız fildir,» diye yinelediler öteki karıncalar da. «Biz sonradan…»

«Ölüsünü ya da dirisini…»

 

Filler sultanının huzuruna geldiler böylece. Sultan ak bir dağ gibi kabarmıştı orada. Kıçını yüzyıllık bir çınar ağacının gövdesine dayamış sürtüp duruyor, çınar depreme tutulmuş gibi toz duman içinde, yapraklan dalları kırılarak dökülüyor, ağaç bir toprağa kadar yatıyor, sonra çatırtılarla geri doğruluyordu.

 

Ulukepez uzun bir süre sultanın tam gözlerinin ucunda uçtu, çığlık çığlığa öttü ya, fil onu görmedi. Neden sonradır ki çınar, kökünden kopup ortalığı sarsarak gümbürtüyle toprağa devrildi, fil de o tatlı kaşınma uykusunun mestliğinden uyandı, başının yöresinde çığlık

çığlığa dolanan kuşu gördü:

«Ooo, hüthüt kardeşim, baş danışmanım, hoş geldin, hoş gelip safalar getirdin, ne var ne yok, karınca kullarımdan ne haber?»

Ulukepez:

«Ben gelirken bütün karınca ülkeleri hep bir ağızdan bağırıyorlardı,» dedi. «Her karınca bir fildir, diye. Her karınca bir fildir, bir fildir…»

«İşte bu iyi;» diye sevinçle kulaklarını şaklattı fil.

«Doğru, her karınca bir fildir.»

Bunu duyan ulukepezin kanadındaki karıncalar hep bir ağızdan bağırdılar: «Her karınca bir fildir. Her karınca bir fildir. Her karınca…»

 

«Bir ses duydum,» dedi sultan. «Birileri bir şeyler söylüyor.»

«Haa,» dedi ulukepez, «sultanımızın gül yüzünü görünce, yüzünün şavkı gözlerimi kamaştırınca az daha unutuyordum, karıncaların sarıca soyundan ileri gelenlerini

aldım getirdim, işte sırtımdalar.»

«Ne söylüyorlar?» diye sordu sultan.

«Durmadan sırtımda buraya kadar bağırdılar, gene de durmadan aynı sözleri bağırıyorlar, aslımız neslimiz fildir bizim, fildir, sultanımız gene bizi fil edecektir, eğer ona sadıkane çalışırsak…»

· «İyi, güzel, her şey iyi gidiyor. İndir onları sırtından da gel yanıma. Yerleştir sarıcalarımı şu ağacın kabuğuna da orada dinlensinler. Söyle ki onlara, bu ağacı onlar için devirdim, yapraklarında, kabuklarında güzelce dinlensinler, yorgunluklarını çıkarsınlar diye.»

Ulukepez, sultanın bu sözlerini karıncalara çevirince karıncalar sevinçlerinden mestolup:

«Sultanımız çok yaşa!» diye bağırdılar. «Aslımız neslimiz fildir, fildir bizim. Bizler karınca donuna girmiş filleriz.»

«Ne diyorlar?»

«Bizler karınca donuna girmiş filleriz, diyorlar.»

«Ne güzel söylüyorlar, değil mi?»

«Çok güzel söylüyorlar, sultanımız.»

EDE YAYIMCILIK

bilgi@edekitap.com
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız

Yorumunuzu Ekleyiniz