İÇİNDEKİLER
Kıbrıs Bereketçilik Destanı - EDE YAYIMCILIK
24402
post-template-default,single,single-post,postid-24402,single-format-standard,stockholm-core-2.1.6,select-theme-ver-7.5,ajax_fade,page_not_loaded, vertical_menu_hidden,menu-animation-underline,side_area_uncovered,,qode_menu_,qode-mobile-logo-set,wpb-js-composer js-comp-ver-6.5.0,vc_responsive
Title Image

Kıbrıs Bereketçilik Destanı

Emete Gözügüzelli

Kıbrıs Bereketçilik Destanı

Türk milleti öyle kahramanlıkları kendi içinde barındırır ki bunu tarihin sayfalarında her zaman bulmak hemen hemen çok zordur. Zira bu kahramanlıklara imza atanların çok azı hikâyelerimizde tarih sayfalarında yer almıştır.

 

Kaleme aldığım bu yazım, Kıbrıs Türk mücadele tarihinde belki de dönüm noktası oluşturan kahraman mücahit rahmetli Vehbi Mahmut’un kendi ağzından bize aktardığı mücadelesinden bir kesittir.

 

Onun sözlerini dikkate alarak, kendi duygularını aksettiren, o anı yaşayan Vehbi Mahmut’un Kıbrıs’ta Bereketçilik Destanını sizlere aktaracağım. Rahmetli ile yaptığım bu mülakat 5 yıl önce tekerlekli sandalyede kollarını kıpırdatamaz halde, eşinin ve evlatlarının yardımını alarak yaşam verdiği bir zamanda gerçekleşmişti.

 

Onu ve tüm mücahitlerimizi, liderlerimiz olan Sayın Dr. Fazıl Küçük ve Rauf R. Denktaş’ı rahmetle anıyor, mekânları cennet olsun diliyorum. Ruhları şad olsun…

 

Bereketçilik Destanının Doğuşu

 

1950’li yıllardı. Vehbi, Rum tarafında işçi idi. Zaten o dönemlerde Türklerin adada ekonomik durumu çok kötüydü. Ne de olsa sömürge dönemi vardı. İngilizler Türklere hep mesafeli tavırları ile biliniyordu, bir de haksız uygulamaları ile. Türk’ü Türk’ten başka düşünen de yoktu. Vehbi, yaşadığı Goççina (Erenköy) köyünden çalıştığı maden ocağına gitmek için her gün otobüse biner ve maden ocağına varırdı.

 

Bir gün yine Otobüs durağında beklerken “Bu İngilizler hep bizi görmezden gelir, haklarımızı gasp eder, Rumlar da bizi aşağılar” diye mırıldanarak büyük bir ah çekti. Her geçen gün bu düşünceleri daha da artıyor ve devamlı düşünüyordu…

 

O dönemde Kıbrıs Türklerinin lideri Dr. Fazıl Küçük’tü. Fazıl Küçük, Kıbrıs Türk’ü için gerek İngilizlere gerek Rumlara karşı büyük bir mücadele veren kişiydi. Kıbrıs Türk’ünü birlik içinde tutmaya ve haklarımızı İngilizlerden koparmaya çalışan büyük bir liderdi. 1950’li yıllarda İngilizlerin elinden, gasp edilen Müftülük, Eğitim ve hatta Vakıf haklarımızın çoğunu almayı başarmıştı. Bu da bin bir zorluk ve çile ile gerçekleşmişti…

 

Vehbi bunları düşünüyordu düşünmesine de hep yüreğinde Anavatan hasreti vardı. Yaşadığı yer deniz kıyısı olan bir yerdi. Gece oldumu arkadaşları ile toplanır, bir tepeye çıkarak Anavatan’ın yanan ışıklarını görmek için çırpınırdı.

 

Hatta bir keresinde Türk bayrağına olan sevdalarını, hasretlerini gidermek üzere gizlice Türk bayrağı yapmak için harekete geçmişti. O dönemlerde İngilizler Türk bayrağı taşımayı, asmayı yasaklamıştı. Hatta okullarda Türk tarihini dahi Türklere vermeyerek onları “Müslüman azınlık” olarak nitelendiren baskıcı eğitim ile yetiştirmeye çalışıyordu. Vehbi de bu yasağa rağmen tıpkı diğer Kıbrıs Türklerinin yaptığı gibi kırmızı ve beyaz kumaştan kendine Türk bayrağı yaparak evinde öpüp kokluyordu…

 

Hayat Kıbrıs Türkleri için çok zordu. Kıtlık bir tarafta, baskı zulüm diğer taraftaydı. Adadaki Kıbrıs Türklerinin tek suçu kendilerini Türk, Türkiye Cumhuriyeti’ni de anavatanları olarak görmeleriydi. Mustafa Kemal Atatürk’ün zaferi onlar için hep umuttu. Hep, “Bir gün…” diyorlardı…” bir gün Türkiye bizi de görecek…”.

 

Gerçi 1950’lerde Türkiye’nin dış politikasında Kıbrıs meselesi yoktu! Çünkü İngiliz egemenliği sürüyordu… Adada kurulan Türk elçiliğinin görevi de Kıbrıs’tan Türkiye’ye Türk nüfusunu taşımak içindi!…

 

Vehbi, tüm bu ortamlar içinde büyüyen genç bir delikanlıydı. Geçmişte Rum isyanlarını ve Türklere olan saldırılarını çok iyi biliyordu. Rumlara karşı hep temkinliydi ama yine de Rumlardan arkadaşları da vardı.

 

Beraber oturup yiyip içtiği çok da iyi anlaştığı Andrea adında bir Rum arkadaşı vardı. Andrea ile aynı işte çalışırlardı. Aralarında çok da bir yaş farkı yoktu; Andrea, sadece iki yaş büyüktü ondan. Zaten çalıştıkları işletme Rumlara aitti. Bunun için de Vehbi Rum İşçi Sendikasına (PEO) kayıt yaptırmıştı. Amacı bu sendikada Kıbrıs Türklerinin haklarını savunmaktı. Tek gayesi bu idi. Yoksa bu sendikanın komünist yapısı onu hiç ilgilendirmiyordu…

Bir gün, beraber maden ocağında çalışırlarken Andrea Vehbi’ye dönerek;

“Cumartesi, Pazar miting var be Vehbi, ne den gidelim?” diye sordu.

“E madem sendikanındır, gidelim de haklarımızı arayalım” dedi, Vehbi.

 

Miting Günü Olanlar

 

Miting günü bir kalabalık, bir kalabalık ki kum atılsa yere düşmüyordu. Andrea ve Vehbi de miting alanına gelen kişilerdendi. Ama çoğunluk hep Rumlardı. Bir kaç da Rum firmalarında çalışan Türk işçiler vardı. Vehbi, Sendikanın kapısından içeri girer girmez duvarda kocaman Stalin’in resmini gördü… O resmi ve üzerinde yazılı olan sözü ömrü boyunca hiç unutmadı;

“Bay Stalin bize söyledin tabancanı teslim etme, çünkü sen bize söz verdin bizi kurtaracan”…

 

Bu sözü okuyan Vehbi duraksadı ve çok şaşırdı. Kendisi ağzını açmadan Andrea Vehbi’ye dönüp;

“Be Vehbi biz ne için uğraşırık ve bu sendikamız ne için uğraşır?…” dedi.

Vehbi ise;

“İşimiz ne be bu sendika ile… Biz işlerik, işçi haklarımızı almak için…” diye cevap verdi.

 

Bu olay üzerine sessizce oradan ayrılan Vehbi ve Andrea suskundular, çünkü içlerine bir ateş düşmüştü. İkisi de Türkler ve Rumların yeni bir kavgaya gireceğini anlamışlardı…

 

O sıkıntı içinde meydandan ayrılırlarken, birden, kocaman Yunan bayrağının ve altında ufacık Türk bayrağının asılı olduğunu gördüler. Andrea hemen Vehbi’nin omzuna vurarak tekrardan pişmanlığını dile getiren sözü söyledi;

“Be Vehbi ne geldik buraya biz eyiki evimize dönüyoruk, çünkü bunlar bizi gapıştıracak”…

Zaten çok zaman geçmeden Vehbi de duyar ki pek yakında Türk-Rum kavgası çıkacak!…

 

Sene 1955 idi

 

Daha Rum tedhiş örgütü EOKA saldırıları yoktu. Ama teşkilatları kurulmuştu. Bu olaylardan sonra üçüncü hafta EOKA saldırıları başladı. Her gün yeni olaylar duyulmaya başlandı.

 

Vehbi, her gün işe otobüs ile giderdi. Bindiği otobüste hep Kıbrıs Türkleri vardı. Sene 1956’ya gelince, ara ara olan Rum saldırıları, sonunda Vehbi’nin içinde bulunduğu otobüse de rast geldi. Rumlar Kıbrıs Türklerinin yolcu olduğu otobüsü taramalı tüfeklerle taradılar. Olayda Vehbi şans eseri yara almazken otobüsteki pek çok diğer Türk ağır yaralar almıştı.

 

Bu olay olduğu an, o tehlike ile Vehbi’nin beyni donmuştu!… Artık kafasından tek düşünce geçiyordu; ”Bu işin sonunda ne olacak? Rumlar köyüne saldırırsa kendilerini savunacak silahları bile yokken nasıl karşı direnişte bulunacaklardı?”
O olayın gecesi, tüm gece sabaha kadar oturup düşündü…

 

Ertesi gün, tüm köylüyü kahveye topladı. Ardından, orada toplananlara “Köyümüzü bir Rum saldırısında nasıl savunuruk? diye sordu. Ortaya çıkan tabloda içler acısı bir durum vardı. Toplamda bir tabanca beş de av tüfeği bulunuyordu, köyde. Bu silahlar ile köyü savunmak imkânsızdı. Köylünün silaha ihtiyacı vardı.

 

Vehbi tam bir hafta bu olayı düşündü. Ama daha da ilginç olan bu bir haftalık süre içerisinde bir akşam Vehbi rüyasında Atatürk’ü gördü. Ata Vehbi’ye “Vehbi, Yürü da gorkma, ben yanındayım”, diyordu. Bu rüyanın tesiri ile Vehbi heyecanlandı ve birden aklına Türkiye’den silah getirme fikri doğdu. Konuyu arkadaşlarına açınca onlar da “tamam” dediler.

İşte bu fikir Kıbrıs’ta Bereketçilik Destanının başlangıcı oldu.

Çünkü Bereket demek, silah demekti.

 

Vehbi, önce Kıbrıs’ta direniş teşkilatlarına yazılarak silah bulma çabası içine girdi. Kara Çete ve Volkan bu teşkilatlardandı. Ama öyle görünüyordu ki bu teşkilatların da silahı yoktu. Onlar bile sadece su borularından silah yapmaya çalışarak direnişte bulunmak durumundaydılar.

 

Adada ortam gergindi

 

Çünkü Rumlar bir taraftan Türkleri öldürür, öte taraftan İngilizler aleyhte bir durum görürse Türkleri asardı. Mesela silahlı bulsun ya da anlasın ki örgüttesin, kesin idam ederdi.

 

Vehbi’nin teşkilata girmesi önceleri o kadar da kolay değildi. PEO’da işçi olması onun pek çok Kıbrıs Türk’ü tarafından komünist sanılmasını da vesile oluyordu…

 

Gene bir gün PEO’ya gitti. O ara ne zaman Lefkoşa’ya gitse, bisikletli genç bir oğlan hep onu takip etmeye başlamıştı. Huylanıyordu Vehbi, niye gelir peşimden, diye.

 

Bir gün Büyük Han’da bulunduğu sırada Türkler ve Rumlar arasında büyük bir kavga çıktı. Türklerin safına geçip hemen Rumlara karşı direnişe geçen Vehbi, kavganın ardından kendisini takip eden genç oğlanın buna şahit olmasına da vesile olmuştu.

 

Kavgadan sonra Vehbi’yi takip eden o genç oğlan, onun yanına varıp “Sevdim seni… Tam aradığımız adamsın…” dedi. Bu genç oğlanın adı Mehmet Ali Akpınar idi. Kendisi Volkan teşkilatındaydı. Mehmet Ali ve Vehbi birlikte bir lokantaya gittiler. Uzun uzun konuştular. Meğer teşkilat Vehbi’yi komünist zannedermiş; Rum sendikasında üye idi ya!… Ama ne bilsin Vehbi, Kıbrıs Türk işçilerinin hakları için oradaydı, gerçi mecburdu da. Çünkü Rum maden şirketinde çalışıyordu.

 

Lokantada sohbet devam ederken Mehmet Ali birden “Gel düş peşime” dedi ve birlikte yola koyuldular. O zamanlar Mücahitler spor kulüplerine yazılarak teşkilata girerlerdi. Vehbi bunu bilmiyordu ama oraya varınca durumu anlayacaktı. Nitekim Mehmet Ali, Vehbi’yi Sönmezler spor kulübüne götürdü.

 

Kapıdan içeri girecekleri anda Mehmet Ali “şimdi seni bu kulübe yazdıracam” dedi. Vehbi ise zaten durumu anlamıştı. Spor Teşkilatının Müdürünün karşısına geçtiklerinde müdür ona bakarak “Sen de mi spor oynan?” dediğinde Vehbi büyük bir tebessüm ile “Evet ben de oynarım” diyecekti.

 

Vehbi teşkilatın silah ihtiyacı olduğunu biliyordu

 

Sene 1957 olduğunda Vehbi teşkilatın silah ihtiyacı olduğunu biliyordu. Aklında hep silah bulmak vardı ama tüm çaldığı kapılar bu konudaki sıkıntıyı ortaya koyuyordu. Bu arada Rumların Türklere saldırıları her geçen gün şiddetini artırıyordu, hatta geceleri sokak nöbetleri de başlamıştı.

 

Kıbrıs Türk teşkilatlarının birbirinden ayrı dağınık olması da hoş değildi. Sonunda 1957 yılında TMT teşkilatının temelleri atıldığı haberi gelince Vehbi de gidip TMT’ye yazıldı. Teşkilata yazıldığı sırada Vehbi’ye “silahlarınızı teşkilata veriniz, ihtiyacımız var” dendi. Vehbi ise “bizim de silaha ihtiyacımız var, köyümüzü nasıl koruyacağız” demişti. Vehbi bu durum üzerine çok düşüncelere dalmıştı. Bu kez TMT başkanı kim onu bulmak için harekete geçti. Lefkoşa’daki müftüye gitti.

 

Müftü; “Be Vehbi ne aran bunları, seni vurduracaklar” dedi. Vehbi müftüden bilgi alamayınca bu defa bir başçavuş arkadaşını gördü, ona da “TMT başkanı kim onu bulmam lazım” dedi. O da “Be Vehbi! bana böle şey söyleme da sokacam seni, içeri” dedi… Oradan da bir sonuç alamayan Vehbi, doğru, liderimiz Dr. Küçük’ün evine gitti ama o da evde yoktu…

 

Bu kez Vehbi, kafasına koyduğunu yapmak niyeti ile Rumlardan bir tekne satın almaya karar verdi. Durumu köydeki arkadaşlarına açtı ve köylüler “senininan ölüme giderik be Vehbi” dediler. Ama Vehbi’nin elinde tekne alacak yeterince para yoktu. Kardeşi Celal’den yardım istedi, o da ona 30 pound verdi. Bunun üzerine, para tamamlanınca Rum’dan “Eleftheria” adında küçük bir tekne aldılar.

 

“Eleftheria”nın anlamı da Hürriyet demekti

 

 

Vehbi teknenin adını da değiştirmedi. Bıraktı öyle kalsın. Güya balıkçılık yapacaklar diye tekneyi satın aldıklarını da her tarafta söylediler. Vehbi için artık tekne hazırdı ama bu işi yapacağı için ille de TMT başkanını görmek, bulmak lazımdı. Onu bulmanın mücadelesinden dolayısıyla hiç vazgeçmedi. Ancak tüm çabaları sonuçsuz kaldı…

 

Sene 1958 yaz ayına vardığında, Vehbi kardeşi Celal’i de alarak Rauf Denktaş’ı ziyarete gitmeye karar verdi. Denktaş’ın ofisine vardıklarında Denktaş Bey odasındaydı. Girişte Vehbi ve Mahmut’a çalışanlar sordular, “Ne için geldiniz?” diye. Ne için kısmına cevap vermeyen Vehbi;

“Biz Denktaş Beyi göreceyik” dedi. İçeri giren yaver Denktaş Beye;

“İki kişi var, sizi ille de görmek isterler”.

“Nerelidirler?”

“Goççinalıdırlar (Erenköylü)”

O zaman Goççinalılar en fakir insanları idi. Hep de Rumca konuşurlardı. Denktaş da bunu düşünerek;

Yok” dedi. “Napacam Dillirolarınan! Gitsinler”

Denktaş’ın yanından çıkan adamı Vehbi ve Celal’e;

“Ne istersiniz? Ben Denktaş Beye iletirim. Çok meşgul sizi göremez” dedi. Vehbi bunun üzerine;

“Plan hazırdır, tekne hazırdır, Türkiye’ye gidip silah getireceyik!… Tekne batar yakalanırık, zannedilmesin ki silah getirip bu işi ticaret yapacayık, zannetmesinler menfaat için gideceyik” dedi. Oradakiler şaşkınlık içinde “Nasıl olur yahu bu?” dediler.

“Bu olacak hem yakında !…” diye cevapladı, Vehbi. Sonra Denktaş Beye durum anlatılınca hemen içeri alındılar.

Durumu Denktaş Beye anlatan Vehbi’ye cevaben;

“Bu iş olmaz Vehbi” denince Vehbi de;

“Tamam” der. Ama Vehbi kafasına koymuştu. Bu işi yapacaktır. Denktaş Beyin ofisinden çıkınca karşılarında rastgele bir bisikletli adam gördüler. Bu adam gazete satardı. Vehbi hemen adamı durdurdu ve ona;

“Doğu batıyı gösteren pusulan var mı”

“Var ya, istersiniz?

“Eya isterik satacan bize?”

“Satarım”…

 

Pusulayı da alınca oradan doğruca köye gittiler.

 

Artık her şey hazırdı. Köyde Vehbi ondan haber bekleyen arkadaşlarını toplayarak “Denktaş da TMT de kabul etti, ama kabul etseler de etmeseler de biz bu işi zaten yapacağıdık” diyerek herkese büyük umut vermişti.

 

Gece on birde tekne denize götürüldü. Vehbi ve gardaşı Celal konuyu biliyordu, ailelerine hiç bir şey demeden evden çıkıp hazırlıklarını yapmışlardı.

 

Vehbi ile bu maceralı yolculuğa çıkacak olan iki arkadaşı daha vardı. Asaf ve Cevdet… Üçü de tekneye bindiler ve ardında kalan arkadaşlarına “Allahısmarladık” diyerek helalleşip yola koyuldular.

 

Çok gitmeden birden kendilerine büyük ışık çakan İngiliz hücumbotlarını gördüler. Denizde İngiliz hücumbotları her zaman devriye gezerdi. İngilizler onları fark edince o ışığı etraflarında çevirmeye başladılar, çevirdiler, çevirdiler…

 

Vehbi ve arkadaşları da hemen balıkçı ağları ile balık tutuyor numarası yaparak, İngilizleri huylandırmamaya çalıştılar. Sonunda İngiliz hücumbotu ayrıldı ve üç kahraman kürek çeke çeke denize açıldılar.

 

Vehbi Mahmut

İlk Bereketçi Vehbi Mahmut (1935-2013)

 

Tam üç gün kürek çektiler… Son gün sabah olup da şafak sökünce sağa sola bakındılar, pusulaları ile yönü tekrardan kontrol edip ”Bismillah” çekerek tekneyi çalıştırdılar… Denize biraz açıldıklarında ise fırtına başlamıştı. Motor güçsüzdü ve saatte ancak dört kilometre yapardı. Ceplerinde para da çok azdı. Üçünün toplam parası otuz lira idi.

 

Günler sonra sabahleyin 04:00-4.30 gibi Türkiye dağlarını gördüler… O an öyle bir rahatladılar ki hemen tekneyi söndürüp aç olan karınlarını yanlarındaki ufak erzakları ile doyurmaya çalıştılar. O coşku ile kendi kendilerine “Bu tekne bizi buraya kadar getirdi, biz de tekneyi çekelim” dediler.

 

1958 Ağustosta oldu bu olay…

 

Aralarında olan bu espirinin ardından hemen motoru çalıştırdılar ve tam gaz ileri. Sonunda karaya vardılar. Baktılar ki karada üç kişi var. Hemen inip tekneyi bağladılar. Oradakiler hemen sordular;

“Kimsiniz?… Bulgar mısınız?”

 

Vehbi ve arkadaşlarında ne kimlik ne bir isim belgesi hiçbir şey yok! Ama onlara “Yahu, biz Kıbrıs Türküyük” dediler. Çok geçmeden baktılar ki konuştukları adam bir piyade ile geldi. Orada bir de köylü adam vardı ve bu adam dedi ki ”Bu çocuklar, eminim, Kıbrıslı Türk’türler”.

 

Piyadeye dönüp “Bırakacaksınız, bu çocuklara bir içecek ikram edelim”. Hemen onlara bir çay ikram ettiler. Bu arada o köylü adam tüm köye haber saldı ve bu üç Kıbrıs Türk’üne yardım için tüm köylüden birer kuruş toplatarak toplamda yüz lirayı bu genç çocuklara verdiler. Ardından da “Allah sizi korusun” dediler. Sonra o adam dedi ki “Bu çocukları yedirin içirin yıkansınlar, bir tokat istemem vurasınız gendilerine” dedi.

 

Galadıran denilen bir yere çıkmışlardı.

 

Anamur’a çok yakın bir köydü. Bu yardımsever adam oranın muhtarı mıydı neydi bilinmez ama hemen bu üç genci yemek sofrasına oturttu. Yanlarında da bir başçavuş ve asker vardı. Sabah erken saatlerde bu askerlere emir geldi; “Bu üç genç ile Anamura gidilecek!”. Oradaki askerler de çekinirler kim bunlar diye, ne de olsa üzerlerinde ne kimlik var ne de izin. Bu yüzden askerciğin de aklından bir sürü soru geçer, “Ya beni öldürürlerse” diye. Bunu anlayan Vehbi sonunda askere gerçek niyetlerini anlatmadan, kendilerinin “mülteci” olduğunu söyledi.

 

Köylüler onların silah alacağını bilmezdi ama gene de onlara yardım ettiler. Anamur dağlarında bir ormancı Anamur’a gitmek istiyordu. Asker, “bu Anamurlu adam ile yolculuk yaparım”, dedi.

 

Vehbi ve arkadaşları tekneyi tekrar çalıştırdılar. Çalıştırdılar çalıştırmasına da silah hâlâ üstlerine doğrulu idi. Vehbi’nin canı sıkıldı tabi. Askere, “Ey be asker, goysana aşağı o silahı… Gorkma goy yere… Biz Kıbrıs Türküyük”. Atıldı ormancı, “Goy yere yahu” dedi.

 

O esnada Türkü demeye başladılar. Ormancının sazı da vardı. Türkü dediler. Neyse sonunda Anamur’a çıktılar… Bir kamyon dolusu asker vardı, onları bekleyen. Tekneyi bağladılar. Mülteci diye tutuklanan bu gençlerin üzerlerinde ne var, ne yok, ne giyerler v.s, neredeyse yarım saati aşan sorgu…

 

Vehbi’nin yine canı sıkıldı ve komutana “Bu gidişinan akşama kadar gurtulmayık”. “Alın isimlerimizi yazın… Yazın, bir pantolon çizme neysa artık” dedi. “Tamam” diyen komutan özür dileyerek sorgulamaya son verdirdi.

Sonra oradan bu üç kahramanı Jandarma aldı. Sabahtan tekrar sorgu;

“Ne istersiniz?”

“Mülteci geldik”…

 

İki üç gece jandarmada kaldılar

 

Sonra bir telefon geldi, Mersin’e gidecekler, diye. O zaman yollar da toprağıdı. Anamur’dan Mersin’e yola çıktılar. Üç asker, bir şoför, Vehbi, Asaf ve Cevdet yola çıktılar. Yol o kadar yorucuydu ki şoför; “uyukladık dinlenelim mi” diye sorunca askerler “tamam” dedi.

 

Gece idi. Herkes yattı, yorgunluktan sabaha kadar uyumuşlardı. Sabah Vehbi uyanınca bir baktı ki silah hâlâ üzerlerine doğrulu…

“Be asker, bırak o silahı da dinlen sen de” dedi… Şoför de;

“Bunlar düşman değil… Aha isimleri de Ahmet, Mehmet’tir. Görün işte mültecidirler” dedi.

Vehbi, Asaf ve Cevdet sözde oraya vardıklarında, ertesi günü döneceklerini zannediyorlardı.

 

Mersin’e giderken Atatürk büstü vardı. Bu üç kahraman bunu görünce duygulanarak şoföre “bu güzel topraklarda, bırakın bizi, girelim denize, bir banyo yapalım” dediler. Şoför “tamam” dedi.

 

Elbiselerini denizde yıkayıp sıktılar, tarandılar ve sonra da tekrar yola koyulup Mersin’de gidecekleri yere vardılar. Orada sivil komutanlara teslim edildiler. Mersinde de iki gece kaldıktan sonra Adana’ya gidecekleri haberi geldi.

 

Vehbi buradan ayrılmadan önce Mersin’de vali var mı diye sordu. Var dediler. Gidip ziyaret etmek istedi. Tamam denilerek vali konağına gidildi. Vali yardımcısı görüşecekti. Tek tek onları yukarı çağıracaktı. Ama Vehbi diğer iki arkadaşına “Vali’ye mülteci geldik” deyin, dedi. Onlar da “tamam” dediler. Sıra Vehbi’ye gelince vali yardımcısı sordu;

“Ne var? Hayrola?”

“Sizden yardım isterim”

“Sen kimsin?”

“Biz mülteci değilik, kaçakçı da değilik…”

 

“Biz memleketimize silah istemek için buraya geldik”

 

Öyle deyince adam masa başında hem konuşup hem de kalemle önündeki kâğıtlara imza atarken birden elinden kalemi bırakıp ayağa kalktı ve doğru Vehbi’nin yanına giderek ona sarıldı. O kadar gururlanmıştı ki Vehbi’yi öperek başka türlü duygular içine girdi. Sonra gözleri dolu halde, “Elimden geleni yapacağım… Allah razı olsun” dedi.

 

Vali yardımcısının odası yukarda idi. Merdivenleri büyük bir endişe ile çıkan Vehbi, ne ile karşılaşacağını bilmiyordu, ama içinde de bir umut vardı. Silah getirmek istediğini valiye duyurabilir, oradan da Ankara’ya ulaşabilirdi. Bu düşüncesine olumlu tepki aldığı vali yardımcısı yanından ayrılırken hızlıca, koşarak merdivenleri inmişti. Artık huzurluydu.

 

Vali konağının dışına çıktıklarında arabaya binecekleri sırada üzerlerinden rastgele bir uçak geçti… Vehbi, komutana “Komutanım geçen uçak Türk’tür, Amerikan’dır, yoksa İngiliz’dir?” diye sordu. Komutanın içine sanki bir ateş saplandı… Meğer o gün Irak’ta ihtilal olmuş…

 

Komutan, onları doğruca MİT’e götürdü. Orada bir odaya kapatıldılar. Odada bir de Arap çavuş vardı. Beraber tam bir hafta yattılar, ne banyo yaptılar ne de başka bir şey… Onlara ne için yattıklarına ilişkin hiçbir şey de demediler… Bir haftanın sonunda Ankara’dan ekip geldi. Vehbi’yi çağırdılar;

”Vehbi Mahmut, yukarı gelsin.”

“Sen kimsin? Adın ne? Nerelisin?”

“Goççina… Goççina’dan sonra Pirgo gelir? Ne gelir bilin?”

Vehbi de bu adama anlattı. Aldı kitapçığı açtı baktı… Baktı…

Sonra Vehbi ve arkadaşları yarım saat geçmeden o adamın;

“Götürün çocukları banyoya” talimatı ile iki sivil asker eşliğinde hamama götürüldüler, oradan yemeğe…

 

Tekrar içeri girdiklerinde, karşılarında bir adam vardı. Bu adamın adı Dr. Burhan Nalbantoğlu idi. Kendisi Kıbrıs Türk’ü idi. TMT’nin kurulmasında ilk öncü olan kişilerdendi. Kendisi o dönem Ankara’da bulunuyordu.

Adam Vehbi’ye;

“Sen beni tanırmın?”

“Sen Burhan Nalbantoğlu değil misin? Sen doktorsun, sen bana bir tokat vurduydun köyde” gülüştüler, sonra “gel” dedi. Kıbrıs’ı, Türkiye’yi ve Anamur’u haritada gösterdi. Ben size “Piskot (bisküvi) ve karpuz verdim götüresiniz… Nasıl götüreceksiniz?” dedi.

Vehbi haritada kendilerine her yeri, köprülerden ağaçlara tepelere kadar gösterdi…O, karpuz ve Piskotları köye nasıl ulaştıracaklarını anlattı.

Ertesi günü “Binin arabaya” denildi ve doğru Anamur’a gittiler. Tekneyi aldılar. Ama ağları bulamadılar. Tekneye silahlar yüklendi.

 

Kıbrıs’a gitme hazırlıkları artık tamamlanmıştı.

 

Burhan Nalbantoğlu’nun yanında İsmail Tansu komutan vardı. Vehbi’nin Anamur’a gelmesi üzerine ikisi birlikte Ankara’dan Vehbi’nin bulunduğu yere gelmişlerdi. Vehbi’ye ve arkadaşlarına 12 tabanca 5 kasa mermi verilmiş, 5-10 tane da bomba teknelerine yüklenmişti…

 

Gerekli hazırlıklar bitince Vehbi ve arkadaşları tekneye bindiler. Helalleşip yola koyuldular. Ancak Vehbi bu mutluluğunu haykırmak istemişti. Kendisine verilen silahlardan birini alıp birkaç el havaya ateş açtı ve “Bu Kıbrıs’ın kurutuluşu olacak!” diye haykırdı…

 

Günler sonra nihayet Lefke açıklarına varmışlardı. Onları bekleyen köylüler her gece denizde ışık çakarlardı, gelen olur da onlara sinyal olur diye. Nihayet başarı ile köye vardılar. Köydeki arkadaşları hemen onları buldu. O an herkes heyecanla sordu, “bu silahları napacayık” diye. Onların verdikleri cevap kesindi; “TMT’ye vereceyik”

 

Yorgun bir halde eve giden Vehbi ve arkadaşları bu kez köylünün “Bize silahları ver” baskısı ile karşılaştılar. Hatta “İki tanesini sat yahu” diye yalvarmalar başladı… TMT’den köye gelecek olan adam “Vehbi Mahmut’a yirmi dokuz lira borcum var” diyecek idi.

 

Günler geçer silahları almaya gelen yok… Beş gün beş gece kimse yok… Bunun üzerine Vehbi silahları köyden çıkarmaya karar verdi. Çünkü köylü dilinde konuyu dolandırmaya başlamıştı… Biri duydu mu yakalanma ihtimalleri yüksekti. Bunun üzerine köyde dağlık bir yerde silahları gömdüler.

 

Ertesi günü Lefkoşa’ya vardılar.

 

Amaçları TMT’cileri bulmaktı… Teşkilatta o zaman İlter Kırmızı ve Salih Serter vardı, onları bulup görüştüler. Vehbi onlara “silahlar geldi” dedi. “ Ma inanalım yahu…”. orada bulunan Zeki Çavuş ise hemen “Silahlar yoksa vuracayık sizi” dedi.

 

Üç ayrı taksi ile Erenköy’e gittiler. Orada silahların gömüldüğü yeri kazdılar. İlter Kırmızı geldi, Salih Serter geldi, Zeki Çavuş geldi… Topal Mahmut da vardı; o silah çıkmazsa, hesapta bu üç kahramanı vuracaktı… Günün sonunda silahlar çıkarıldı ve teslim edildi. Bu silahlardan sadece bir tanesi köy için ayrıldı.

 

Onlar kaç kapı çaldılarsa hep köylerini korumak için silah istemişlerdi. Oysa onlara silah yok deniliyordu. Şimdi o kadar silahı getirmişlerdi ama kendi köyleri için sadece bir silah bırakacak kadar da fedakardılar…

 

Vehbi bu silahları arkadaşları ile teslim edince, olur ya silahları alan bu ekip yolda yakalanırlarsa ve işin sonunda kendileri ihbar etti diye iftiraya uğrarlarsa diye düşünerek silahları alan araçlar ile Lefkoşa’ya kadar gittiler. Silahları merkeze teslim ettiklerinde ise köylerine rahat bir şekilde geri dönmüşlerdi. Artık ikinci seyahatin planları yapılmaya hazırdı…

 

İşte bu hikâye Kıbrıs’ta yaşanan Bereketçilik Destanının ilk bölümü oldu. Bu kahramanlar defalarca bu silah taşımacılığını yaptılar. Vehbi Mahmut, sadece bu destana sebep olan kahramandı. Ardından diğer kahramanlar sıraya dizildiler. Ancak kimileri azgın sularda yaşamını yitirdiler…

 

Kıbrıs Bereketçileri

İlk Bereketçi Vehbi Mahmut (1935-2013)

 

Bugün pek çoğu yaşamını yitirdi ama onlar bu topraklarda efsane oldular… Onları tarih kitaplarında görmek, yaşatmak lazım olsa da bunun eksikliğini yaşayan bir nesil ile karşı karşıyayız…

 

Umarım bu hikâye tüm Türk gençliğine yaşanan kahramanlıklarımızdan bir kesit sunabilmiştir…

 

Onları rahmetle anıyoruz…

Emete Gözügüzelli

emete@edelkitap.com
Okur Görüşlerine Açık Sayfa

Yorumlayınız

BİR ÇAY İÇİMİNDE TÜRKMENİSTAN