İÇİNDEKİLER
Title Image

Ramazan Sohbetleri

Ahmet Rasim
Ahmet Rasim

Ramazan Sohbetleri

Giriş kısmında Reşat Ekrem Koçu’nun, yapıtlarını; “Ahmet Rasim’in eserlerini sıkarsak, İstanbul kokusu, tırı damlar” tümcesiyle özetlediği büyük törütmen Ahmet Rasim, ardında yüze yakın betik bırakarak acun ömrünü tüketti.

 

Yurdunun, yurttaşının her anını, yaşadığı gibi anlatan yazarın, ayrıntıları kaçırmayan gözlem gücü, Türkçenin baylığıyla bezediği yazma becerisi tüm yapıtlarının ortak noktası. İçeriğindeki çeşitlilik, “Ramazan Sohbetleri” betiğinin de bu temelde törütüldüğünün kanıtı.    

 

İki yüz yirmi dört betine sığdırılan; “Davul-Dümbelek, Kudüm ve Diğerleri…”, “İlk minare, ilk Ezan”, “Ağzlıklar ve Çeşitleri”, “Ramazan’da Fener ve Fenerliler”, “1922 Yılına Kadar Müslümanlar Kaç Ramazan Gördüler?”, “Kadın ve Erkek Kıyafetleri”, “Ramazanlarda İçkiciler”, “İftar Yemekleri”, “Tiryakilerin Çeşitleri”, “Ramazan Günlerinde Saatler”, “Tiryakiliğin Sonu”, “Salçalı İnsan Omleti”, “Ramazan’ın On Beşi”, “Birlik ve Beraberlik Olmazsa”, “Zenginlerin İftar Sofralarında”, “Oruç Bozanlar”, “Hacı Nine ile Teravih”, “Evlerde Bayram Hazırlıkları”, “Bir Bayram Gecesi Ağladıklarım”, “İslam Tarihinde ilk Oruç”, “Geceler mi Tatsız Yoksa Biz mi?”, “Maaş Meselesi”, “Bir Bayram Gecesi”, “Ramazan’ın Ayyaş Tipleri”, Direklerarası ve Musiki Âlemleri”, “Feslerin Biçimleri ve Geçirdiği Değişiklikler”, “Trakya’da İftar Merasimi”, “Biraz da Kediler”, “Hırka-i Saadeti Ziyaret Münasebetiyle”, Neler Okunur, Nerelere Gidilirdi?”, “Hızır İlyas”, “Benzeri Az Bir Tip”, “Saraçhane ve Zümrüt, Yakut İşlemeli Eğer Takımları”, “Musiki ve Politika”, “İnsanlar ve Yalanlar”, “Cuma ve Cuma’nın Fazileti”, “Eskileri Anarken”, “Mutarekede Ramazan ve Propaganda”, “Mukaddes Emanetler”,  “Kadın Modaları”, “Trakyada Bayram”, “Yaslı Bayram”, “Ramazanlarda esnaf”, “Ruha Huzur Veren Camiler”, “Sansüre Uğrayan Bir Bayram Yazısı”, “Sansür”, başlıklarıyla “Ramazan Sohbetleri” bir dönemin yaşayan tüm katmanlarına dokunan güzel bir Ahmet Rasim anlatısı.

 

RAMAZAN SOHBETLERİN'nden...

 

Birlik ve Beraberlik Olmazsa

 

Bugün, Ramazan’ın on yedinci gününe rastlar. (İkinci Hicrî yıl) konuşmamızda da bir parça bahsettiğimiz gibi 1338 sene evvel bugün de Müslümanlar, ilk defa olmak üzere küfür ve şirk’i yenmekle meramlarını ulaşmışlardır.

 

(Bedir) savaşının faziletleri umumiyetle (Mekke) müşriklerinin mağlubiyeti yüzünden açığa çıkamamıştır. Bu gazve hakkında eldeki tafsilat arasında da görülüyor ki müşriklere karşı sayıca henüz azınlıkta bulunan İslâmlar, vaktiyle yani hicretten evvel (Mekke) ve (Medine) iman sahiplerinin arasında akt edilmiş olan bir ahti, bir antlaşmayı sağlamlaştırmaları yüzünden tam bir üstünlük kazanmışlardır.

 

Bu ahit ve misak ki (Ukba) biatı idi. Ve bu biatın kısaca anlamı Medineliler, Cenabı Resul kendi beldelerine gelecek olursa kutsal kişiliğini, evlat ve iyalleri gibi muhafaza edeceklerdi. Gazadan evvel bir daha konu oldu. Dinin mantıkî olmasından gizli sebep de bunu emrediyordu. Tam bir birlik teşkil etmeyen cepheler elbette zaafa ve bozguna ve yenilgiye uğrar.

 

(Şam) tarafından gelen kervanın Reisi (Ebu Süfyan)ın, basılıp tulacağını duyar duymaz (Mekke)ye yolladığı (Zamzam) namındaki feryatçı neydi?

 

Bize göre şimdiki Avrupalı propagandacıların piri!

 

Bu (Zamzam) da tıpkı şimdiki propagandacılar gibi.  (Ebu Süfyan) tarafından ücretle tutulmuştu. Onun için, herif (Mekke)ye varır varmaz avazı çıktığı kadar bağırarak, belde içinde birbirleriyle boğaz boğaza denilecek halde karşılıklı mücadele etmekte olan peygamberin ceddi (Abdulmuttalip) oğlu (Abbas) ile bir zamanlar ünvanı (Ebu Hekim) iken hak ve eşitlik aleyhindeki davranışlarından dolayı Tanrı Elçisi tarafından (Ebu Cehil)e çevrilmiş olan (Ömer İbni Hişam)ı birbirine birleştirdi. Çünkü (Zamzam) acı feryatlarıyla:

 

(Mekke )’ye büyük bir tehlikenin erişeceğini, Şam kervanının vurulacağını, Mekkelilerin nice nice mal ve eşyasının yetişilmezse elden gideceğini ilan ediyordu.

 

(Zam zam) propagandası derhal tesirini göstermiş, sözü edilen başarıya ulaşarak (Kureyş)in bütün yüksek kişilerle, Eşarbını, reislerini toplamış, hatta (Ebu Cehil) gibi henüz belde içinde etkili olan İslam’ın yani hak ve eşitliğin en müthiş, inatçı bir düşmanı ile (Süheyl İbni Amru) isminde güzel ve düzgün dile sahip bir konuşmacıyı faaliyete geçirmişti.

 

Bir feryat, bir propaganda daha ne yapabilir? Ve daha ne yapsın? Biri (nüfuz), diğeri (söz) gibi maddi ve manevi, diri iki kuvvet ayağa kalkmış, işleyip duruyor.

 

Zamanımızda da böyle değil mi? Şimdiki propagandalardan umulan faydalar nedir? Etkiye sahip bir hükümeti, bir milleti, bir hükümet, bir millet yüksek görevlisini yerlerinden kımıldatıp gaye uğrunda faaliyete getirmek, bunlarla beraber şurada, burada, parlamentolarda, (miting )lerde, konferanslarda nutuklar söyletmek, bu suretle kamuoyunu (gaye )ye hazırlamak değil mi?

 

Mekke’de aynı hale düştü. Eli silah tutan harp ve darp adamları hazırlandılar. Gitmeyenler bedel tuttular. Hazreti Peygamber’in amcası olduğu halde her sabah yük yük yeğeninin kapısı önüne çalı, diken yayarak eza ve cefa etmeyi âdet edinmiş olan hem kaçar, hem davul çalar ruhunun önünde yürüyen (Ebu Lehep) bu zümredendi.

 

Şunun bunun mertlik gayretine ve erkeklik haysiyetine dokundular. Tanrı Elçisini Mekke’de katletmek için kast ve taammüdde bulunmuş olmakla isim yapmış bulunan müşriklerin ulularından (Ümeyye bin Halef) ihtiyarlığını öne sürerek gitmemek tarafını seçtiği için (Ebu Cehil) eline bir (sürmedan), başka biri de bir buhurdan alarak:

– Karılara bunlar yakışır!

Dediler, o da bu ikinci zümredendi. Hülâsa (Mekke) ileri gelenleri ile, eli kılıç tutan, ağzı laf edenler ile ayaklandı.

 

Birinci Dünya Savaşında gördüğümüz askerî ve siyasî bölünmelerinin bu iptidai görüntüsünden bir farkı, sahalara çıkarılan orduların büyüklüğü, nispeten fevkalâde teçhiz edilmesi değil miydi?

 

En sonra (Anadolu)muzu istilâ eden düşman da bu tarzda silahlanmış değil miydi? Bizim nemiz vardı, kaval tüfeklerimiz, kamasız toplarımız, beşer onar atımlık cephanemiz değil mi?

Ben diyorum, sizde deyin:

– Değil!..

 

Bizim kılıcın kesemediği, kurşunun paralamayacağı, topun alıp parça parça götüremeyeceği bir şeyimiz vardı.

Bu şeyi bize, o esnada Allahın Elçisinin cephesinde vukua gelmiş olan (ahde sadakat), (misaka riayet), (biate saygı) göstermek ve bunlar için ölmek de olsa ona baş eğmek gibi hak ve eşitliğe dayanan fazileti ilham etmişti.

 

Hakikaten Mekke müşrikleri tarihin de belirttiği gibi zırhlara bürünmüştü. Sayıca İslâm’ın üç misli idiler.

Kureyşîlerle muhacirler karşı karşıya durmuşlardı.

Kardeş, baba, oğul, amca, yeğen, sözün kısası, uzak yakın akrabadan kurulu iki düşman fırka karşılıklı dizilmişti.

Her ne kadar felsefe dili:

“Bir cevherden yaratıldığı için insanoğlu birbirinin azasıdır. ” Diyorsa da, yontulmuş mücevherat ki hak ve adaletle cilâlanmışlar. Çamurlara gömülse yine cilâsını, kıymetini, parlaklık ve pahasını yitirmez.

Peygamberimize:

-Allah’ın bereketi ile yürüyünüz!

Emrini verdiren; sayısı az ordusunu biraz evvel baştan aşağıya zırhlarla donatan ve silahlandıran tarafa karşı, İslamiyet birliğinin yardım müjdesiydi.

 

En ufak bir bölünme, tehlike zamanlarında, en kuvvetli orduları mahv ve bozguna uğratır. Ben bu hâli (Balkan) Savaşında gözümle gördüm. Karargâh İttihatcılık, itilâfcılık ile uğraşıyordu. Düşman ise birlik, hatta Bulgar, Sırp, Yunan ırkları ki birbirlerini fırsat bulsalar, bir kaşık suda boğarlar, bizim kendi kendimize boğuştuğumuz o günlerde (gaye)de bir (birlik bağı) kurmuş, bizi kündeden kündeye atıyorlardı. Bu üç işbirlikçinin, biraz sonra birlik cephelerini kaybedince birbirlerinin gırtlaklarına nasıl sarıldıklarını elbette siz de bilirsiniz…

 

Anlaşmazlığı, vatanın yaralı sinesi üzerinde tepinerek devam ettirmek ne mümkün?

 

İbrete değer ki (Bedir) savaşında (Ebu Cehil) başta olmak üzere (Ümeyye Bin Halef) ile beraber yalnız eşraftan yirmi dört kişi katledilmiş, Mekke’de kalmış olan (Ebu Lehep) de haftasında ölmüştür.

 

Daha ziyade ibrete değer olan bir vak’a daha var ki o da (Bedir) savaşını takip eden (Uhut) gazvesinde ise (birlik cephesi) başta kaybedilmiş, araya (Abdullah İbni ebi ibni Sülul) gibi münâfıklar girmekle iman ehli Müslümanlar safı bozguna uğramıştır.

 

Siz artık düşünün…

 

İslam’ın başında Peygamber bulunduğu zamanda bile bozgunculuk, işleri böyle karıştırırsa, zamanımız gibi hırs ve menfaatin devlet ve hükûmet başında bulunduğu bir devirde başımıza ne işler açmaz!

 

b. 71-76

 

Sansüre uğrayan bir bayram yazısı

 

Bakınız bir ihtiyarın şu günlerde gönlünden neler geçiyor?

Oğlum;

Ben babamdan işitirdim, o da -söylerdi- büyük babasından işitirmiş, dermiş ki:

– Düşman bizi daima namazda, camide bastırmak ister, muharebelerde sabahları dere kenarlarını gözetler, oralara gusül için giden mücahitleri eli silahsız yakalar, yahut kurşunlar…

 

İçimizdeki düşmanlar da böyledir. (Ebu Lûlû) Hazreti Farukû’u sabah namazında altı yerinden yaraladı. Cenabı Osman Kur’an okurken şehit edildi…

 

(İbni Melcem), imam (Ali)yi sabah namazında şehit eyledi.

 

Daha bunlardan evveli var… İlk peygamber kazası olan (Bedir) muharebesi, birinci Ramazanın 17. günü sabah sabah başladı.

 

Dikkat edin yavrum önümüz bayram.

 

Bayramların zevk ve sefası varsa da etrafımızı saran olaylar dolayısıyla, siz bu zevk ve sefa emelini uyanık bulunmakta arayın. Zira düşman bizi bayram günlerine doğru, bayram günlerinde daha sıkı gözetler…

 

Doksan Üç Muharebesinden evvel Avrupa’da yer yer açılan propaganda bayrakları üzerine:

– Türkler Bulgaristan’da zülüm yapıyorlar!.. Yazılı olduğu halde eşkıya (Rumeli)deki camileri basıp, içindeki Müslümanları boğazlıyordu. Meşhur (Doğu Rumeli) vak’ası bir (Kurban Bayramı) sabahı baskını değil mi idi?

 

Uzaklara gitmeye ne hacet? Birinci Cihan Harbi esnasında düşman uçakları bayram günlerini seçmezler miydi?

 

Sansür

 

(Hasmın sitemini anlamak, hasma sitemdir)

 

Ecdadımızın bu sözünü tekrar edin. Teessürünüzü dağıtın. Fakat yine tekrar ederim gözü açık davranın.

 

Aferin (Anadolu) hükûmetine. Ne akıllıca davrandı. Onlar:

– (Harput)ta katliam yapıldı, diye bağırdılar, o, Amerikalı bir Hristiyana soruşturmanın yapılması için (Harput)a gitmesini rica eyledi… Bu teklif gayet anlamlıdır!…

 

… Yavrum…

 

Yine sözümüze geleyim…

 

Önümüz bayram!..

Düşmanların aç bıraktığı soydaşlarını düşün… Şekerinden arttır, Ekmeğinden arttır… Bayram sadakanı onlara dağıt!…

Düşün ki yaralı bir mazlum, akrabalarından daha yakındır.

 

Önümüz bayramdır. Düşman bizi bugünlerde gözetler. Ağlatmış olduğu beni nev’imizin, kardeşlerimizin mahzunluğu da onun bayramıdır… Biz de onu gözetleyelim… Bastıralım…

 

Sadakaifıtır, bize hak ve adaletin şirk ve fücura ilk defa galip geldiği gün (Bedir)in ihsanıdır…

 

Allah’a şükredelim… Biçarelerin yüzleri güldükçe insanlığın baharı açılır. Bir gonca, bir tebessüm şu iç sıkıntılı günlerinde on gülün, on gülüşün yüzüne renk ve koku getirir… Halavet ve letafet verir.

 

Nasıl ki Cenabı hak, bir iyiye on iyilik vaat etmiştir… O goncalar ki muhacir çocuklarıdır, o tebessümler ki onların masumiyetidir… Neden kapanık kalsın… Neden yanak yanak belirmesin!… Onlar Gülsünler, düşman ağlasın… Anlasın ki ağlatmak ne yaman bir zulümdür!…

 

b. 222-224

EDE YAYIMCILIK

bilgi@edekitap.com
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız

Yorumunuzu Ekleyiniz