Rusya’daki Türkler Ne Yapmalı?
Osmanlının parçalanış sürecinde, yurdun bütünlüğü, yurttaşın birliği için çıkış yolları gösteren aydınlardan Mehmet Ziya Gökalp, aldığı eğitimlerin etkisiyle tutarlı görüşler oluşturmuş, yön çizici çözümlemeler önermiştir. Dilden, ekine, toplumdan bireye değin, yeni düşüncelere gerek duyulan hemen her alanda, Ziya Gökalp’in sorunu saptayan, çözümleri sıralayan önerileri, yönetilenlerden yönetenlere dek geniş kitlelere yol gösterici olmuştur.
Rus Çarlığının yıkılışını temel alan değişimlerin, Türk yurtları üzerindeki etkisini, yeni başlangıçların müjdecisi olabileceğini savlayan Ziya Gökalp, “Rusya’daki Türkler Ne Yapmalı?” adlı yapıtında, Osmanlı dışındaki Türklerle kurulabilecek ulu Türk birliği ülküsünü akıllara düşürüyor, belleklere yerleştiryor.
Yapı Kredi Yayınlarınca “Kitaplar 1 – Kitaplar 2” adlarıyla yayımlanan iki toparlık Ziya Gökalp verimlerini yayına hazırlayan M. Sabi Koz, 750 betinlik ilk betikte yer alan “Rusya’daki Türkler Ne Yapmalı?” makalesinin içeriğini, sunuş yazısında şöyle özetliyor:
“Rusya’daki Türkler Ne Yapmalı? ile Ziya Gökalp, Rus Çarlığı’nın yıkılışını izleyen aylar içinde Türkiye’ den bakışla “Türk dünyası”na yönelik tarih, kültür ve siyâset tespit ve çözümlemeleri yapıyor, Turan ülküsünün bu yeni gelişmeler ışığında yeniden gündeme geleceğini ve bu yüzden Türklerin bir kez daha Ergenekon’dan çıkış olgusunun içinde yer alacağını dile getiriyor. Rusya’daki gelişmeleri oldukça iyimser bir bakış ve yorumla ele alan Gökalp, “bugün Türk kardeşlerimizin ebedî sûrette istiklâl kazanacakları bir zamandır.” diyerek Rusya’daki yeni oluşumun, Bolşevik İhtilâli’nin üzerine dikkati çeker, “muntazam bir program, makul bir usulle” çalışılmazsa bağımsızlığa kavuşmanın şüpheli olduğunu belirtir.”
RUSYADAKİ TÜRKLER NE YAPMALI'dan...
Türklerin umûmî ve ebedî vatanı olan “Turan” kıt’ası, muhtelif zamanlarda muhtelif hâkimiyetler altına geçmiştir. Biz, bu hâkimiyetleri, üçü Türk, üçü yabancı olmak üzere altı devre ayırıyoruz.
Birinci devir, “Birinci Türk Hâkimiyeti Devri”dir ki Milâd’ın 209 sene evvelinden başlayarak, Milâddan 93 sene sonraya kadar devam eder. Bu devreyi açan büyük kahramanın adı “Mete” dir.
İkinci devir, “Tatar Devri”dir ki Milâd’ın 93 senesinden başlayarak 545 senesine kadar devam etmiştir. Tatarlar “Siyanpiler” yani “Süvarlar” ve “Cucuanlar” yani “Avarlar” dır. Bunların Türkçeden ve Moğolcadan ayrı bir lisanları vardı.
Kazan ve Kırım Türklerine “Tatar” nâmı verilmesi yanlıştır. Tatarlar[ın], bugün Dağıstan’ da yaşayan, “Avar”, “Lezgi”, “Çeçen” nâmlarındaki kavimlerden ibaret olduğu zannediliyor. Binâenaleyh, hakiki Tatar lisanını bu kavimlerin lisanlarında aramak lâzım gelir.
Üçüncü devir, “İkinci Türk Devri”dir ki Milâd’ın 545’inci senesinden başlayarak Cengiz istilâsı zamanına kadar devam eder.
Dördüncü devir, “Moğol Devri”dir ki Cengiz istilâsından, Timur’un zuhûruna kadar devam eder.
Beşinci devir, “Üçüncü Türk Devri”dir ki Timur’un zuhûrundan Rus istilâsına kadar devam eder.
Altıncı devir, “Rus Devri”dir ki Rus istilâsından bugünkü güne kadar devam eder.
İşte şimdi de Rus Çarlığı’nın inhilâle uğramasıyla “Turan” yeniden Türklerin hâkimiyetine geçtiği için, “Dördüncü Türk Devri”nin yani Turan hâkimiyetinde yedinci bir devrenin başladığını görüyoruz. Binâenaleyh, Türklerin dördüncü defa olarak Ergenekon’dan çıkmasına tesâdüf eden gün, bizim için yeni bir Ergenekon Bayramı olacaktır.
Evet bugün, Rusya’ daki Türk kardeşlerimizin ebedî sûrette istiklâl kazanacakları bir zamandır. Fakat, muntazam bir program, makul bir usulle çalışmazlarsa, bu milletdaşlarımızın milli istiklâle kat’i ve daimî olarak nâil olacakları şüphelidir. Binâenaleyh, biz bu makalede, Rusya’daki Türklerin ebedî istiklâli ne sûretle ele geçirebileceklerini göstermeye çalışacağız:
Bir milletin müstakil olabilmesi, bütün şubelerinin aynı metbû’a tâbi olmasıyla kaimdir. Birçok kavimler vardır ki ecnebî bir boyunduruk altında olmadıkları halde müstakil değildirler: Çünkü, mahallî reislere tâbi olarak birbirinden ayrı küçük parçalara bölündüklerinden, müşterek ve büyük bir metbû’a tâbi olamazlar. Bu gibi kavimler, büyük ve millî bir devlet teşkil edemedikleri için, bir müddet ecnebî hâkimiyetinden uzak bulunsalar bile bu hâl uzun bir zaman devam edemez.
Çünkü, birtakım beyliklere yahut aşiretlere bölünmüş olan bir kavim, ecnebî istilâsı altına, kolayca geçebilir. O hâlde, her şeyden evvel, Rusya’daki Türklerin, birbirinden ayrı, küçük hükümetler teşkiline değil, cümlesinin birleşmesiyle büyük bir devlet te’sisine çalışması lâzımdır.
Tarih, bize ekseriya böyle millî devletlerin fütûhât tarîkiyle teşekkül ettiğini gösteriyor. Ekser kavimlerde, küçük bir aşiretin reisi yahut küçük bir hisarın beyi birçok muhârebeler neticesi olarak diğer aşiretleri yahut şehirleri itâat altına almış ve bu suretle millî bir devlet teşkîline muvaffak olmuştur.
Şüphesiz bugün Rusya’ daki Türkler, böyle ibtidâî bir usulle birleşmek mecbûriyetinde kalmayacaklardır. Çünkü, eski zamanlarda aşiretlerin ve beyliklerin husûsculuğuna nihâyet vermek için muhârebeden başka bir çâre olmadığı hâlde bu asır, millî ittihâtların dâhilî muhârebelere hâcet kalmaksızın da vuku bulabileceğini görmüştür.
Misal olarak Alman ittihâdını gösterebiliriz. Filhakika, bugünkü Almanya devleti, Prusya’nın Bavyera, Saksonya, ilh. gibi devletçikleri zorla kendisine tabi kılmasıyla husûle gelmemiştir. Almanya’nın eski müstakil devletçikleri, Alman milletinin küçük hükümetler arasında parçalanmasını millî menfaate muvâfık bulmadıkları için, Prusya Kralını imparatorluğa intihâb ederek onu müşterek bir metbû’ tanıdılar. İşte, Alman ittihâdı, bu sûretle, hiçbir icbâr muamelesi yapılmaksızın, umûm’i mefkûrenin husûsi gayelere galebe çalmasıyla vücuda geldi. Küçük hükümetlere ayrılmış olan münevver milletlerde, umûmculuğun husûsculuğa galip olması daima böyle kansız birleşmeleri husû!e getirebilir.
Ma’mâfîh, şimdiye kadar, Türk tarihindeki millî ittihâtların hiçbirisi bu şekilde vukua gelmemiştir. İlk defa Türklerin ittihâdını vücûda getiren “Mete”, bütün Türk şubelerini ancak muhârebe ile Eski Türk hakanlığı olan “Kun” devletine tâbi edebildi.
İkinci Türk devrini açan “Tümene” ile haleflerinden “Mokan”, şarktaki “Tele” Türkleriyle garbdaki “Eftalit” Türklerini ancak muhârebe ile tabiiyete aldılar. Bunların halefleri olan “Kutluk”, “Meçü”, “Bilge Han” gibi hakanlar da “Dokuz Oğuz”, “Kırgız”, “Karlık”, “Oğuz” gibi Türk kavimlerini ancak muhârebe ile itâat altında tutabiliyordu. Çünkü Türklerde husûsculuk bir türlü zâil olmuyor, her “budun” müstakil bir “il” teşkîl etmeyi yahut umûm Türklerin hâkimiyetini kendi eline almayı istiyordu. Bundan dolayıdır ki sonraları hâkimiyet “Göktürk” nâmını alan “Tümene Han” sülâlesinden, “Dokuz Oğuzlar”a, bunlardan da “Kırgız”lara ve nihayet İslâm devrinde “Karlık”larla “Oğuz”lara geçti.
Üçüncü Türk devrini açan “Timur” da Turan’ın hâkimiyetini Cengiz Han’ın torunlarından almak için hesapsız muhârebeler açtı; bu muhârebelerin neticesinde, Turan’ın hâkimiyeti yeniden ekseriyetle Türk sülâlelerine intikal etti.
Eski zamanlarda, Türk ittihâdının fütûhât tarîkiyle olması zarûrîydi. Fakat, bugün, en tabiî yol, Alman ittihâdının teşekkülünde gördüğümüz usuldür. Ma’mâfih, bu usul mucibince büyük millî bir devlet yapmadan evvel, muhtelif Türk şubelerinde mahallî ve mevkiî hükümetlerin teşkîl edilmesi lâzımdır.
Türkistan’da “Buhara” ve “Hive” hanlıkları müstesna olmak üzere, Türklerde mevkiî hükümetler yoktur; hattâ ekser yerlerde mahallî idareler bile mevcut değildir. Çünkü, Rus Çarlığı, Türkleri kendi kendini idare etmek melekesinden mahrum etmek için, elinden geldiği kadar çalışmıştır.
Türklerin şer’î teşkilâtına gelince, bu da asrî usullere, siyâsî mefkûrelere kıymet vermediği için, bizdeki gayr-i müslim cemaat teşkilâtları sûretinde kuvvetlenememiştir. Binâenaleyh, Türk illerinin hemen ekserisinde idari teşkilâta ta temelinden başlamak lazım gelecektir.
Türklerin kadim “töre”lerinin esâsı “itâat”tır: Metbû’lar töreye itâat edecek, tâbi’ler de metbû’lara mutâvaat gösterecektir. Yani herkes itâatle mükelleftir. Ma’mâfih, bazı eksik akıllıların zannettiği gibi, itâat seciyesi, insanları esârete sevk etmez, belki hürriyete ve istiklâle nâil eder.
Tarih ve etnografya bize gösteriyor ki itâate alışmamış olan kavimler müstakil bir devlet teşkîlâtından mahrum kalmışlardır. Mâfevkine itâat etmesini bilmeyen bir asker mâdûnuna kumanda etmesini de beceremez. En iyi kumandanlar ve idare memurları, itâate en çok alışmış olan insanlardan yetişir. O hâlde evvelemirde her nâhiyede bir reis intihâb ederek ona kat’î bir itâat göstermek lâzımdır. Reis ne kadar mutâ olursa o nisbette cemiyetin kaidelerine mutî’ olabilir. Ma’mâfîh, bir reis de, kendisine itâat etmesini isterse, evvelemirde kendisinin herkesten ziyade ictimâi kaidelere ve mefkûrelere itâat etmesi lâzım geldiğini düşünmelidir.
Halkın reis intihâbında takib edeceği en iyi usul, Selçuknâme’de Oğuz Han’a isnat olunan kaidedir. Bu kitabın beyânına nazaran, Oğuz Han, riyâsete intihâb edilecek kimsenin halkın en ziyâde sevdiği ve hürmet ettiği bir adam olmasını istiyor. Yani, irsî ve resmî mevkiler bir tarafa bırakılınca, bazı adamlar sırf şahsî meziyetleri itibarıyla halk nazarında bir mevkie sahiptirler. İşte, müntahab reisler, bu tabii güzidelerden olmalıdır.
Ma’mâfîh, reis olacak adam korkak, bedbîn, şüpheci, mütereddid, gösterişçi, harîs olmamalıdır. En iyi reisler tereddütsüz, imanlı ve iradeli olan insanlardır. Hulâsa, reis olacak zat, halkın kahraman tanıdığı bir kimse olmalıdır. Böyle bir adam reisliğe intihâb olunduktan sonra, artık ona rakipleri hattâ düşmanları olanlar bile kat’î sûrette itâat ve hürmet göstermelidir. Bilmelidirler ki bu itâat ve hürmet, dolayısıyla millete aittir. Reis de eğer varsa eski dostluklarını yahut düşmanlıklarını tamamıyla unutarak, her işinde yalnız millet hesabına hareket etmelidir.
Halk intihâb ettiği reise, hakikî ve müsbet bir fenalığı zâhir oluncaya kadar, son derece gayretle itimat etmeli, münekkid mizâclı, mu’ teriz tabîatlı, bedbin, şüpheci kimselerin lâflarına hiç ehemmiyet vermemelidir.
Halkın kuvve-i ma’nevîyesini kıran bu gibi adamları meclislerden uzak bulundurmalı, propaganda yapmaya çalışırlarsa şiddetle men edilmelidir. Bu gibi tehlikeli anlarda tefrika çıkaranlar, zihinleri teşvîşe, kalpleri tahdîşe çalışanlar verilecek nasihatları dinlemezlerse mutlaka cezalandırılmalıdırlar.
Reisler, ister mutlak bir reis ister meşrûtî ister cumhûrî reisler olabilirler. Yalnız, nâhiyenin takib edeceği siyâsî meslek, bir sınıfın lehine diğer sınıfın aleyhine olmamalıdır.
Eşrâfçı bir siyâset, amele ile köylünün aleyhinde olduğu için, müsâvâta ve hürriyete münâfîdir.
Bolşevikî siyâseti ise, halkı münhasıran amelelerle köylülerden ibâret addettiği için, yine adalete ve insaniyete muhâliftir. Hakikî halkçılık, herkesi halktan görmektir. Hükümdar ve ailesi halktan olduğu gibi, fabrikatörler, arazi sahipleri, feylesoflar, şairler de halktandır. Halk arasında hakikî bir müsâvâtla hakikî bir hürriyet te’sis etmek lâzımdır. Fakat bunları te’sis ederken yanlış nazariyeler takib ederek birtakım masumları mazlûm hâline koymamalı; işte Bolşevikîler bu kabilden birçok zulmler yaptıkları için şimdi, hakikî halkçılar onları bihakkın takbîh ediyorlar.
Türkler, şimdiye kadar, yabancıların îcâd ettiği muzır cereyânlara kapılmamış olduğu için, yalnız kendi içtihâdlarının neticesi olan millî nazariyelere kıymet vermelidirler. Türk hukukundan tabiatıyla doğmuş millî bir meslek vardır ki ismine “tesânütçülük” (solidarisme) denilebilir.
Fertçiler yalnız ferdî mülkiyeti, içtimâcılar yalnız içtimâî mülkiyeti kabul ettiği hâlde, tesânütçüler, bu mülkiyetlerin her ikisini de kabul ediyorlar. Bunlara göre, Osmanlı Arazi Kanûnnâmesi‘ndeki “tasarruf”, ferdî mülkiyetten; “rakabe” ise içtimâî mülkiyetten ibarettir. Fakat, tesânütçüler, bu iki türlü mülkiyeti, araziye hasr etmiyorlar, istihsâl vasıtası olan diğer mülklere de teşmîl ediyorlar.
Meselâ, ormanlar, sular, madenler, şömendöferler, vapurlar gibi sanâî fabrikalar da arazi gibi iki mülkiyete tabi’dir. Bir fabrika da, arazi gibi muayyen bir zamanda işletilmezse mahlûl kalmalı, yani onun üzerinde bulunan ferdî tasarruf sâkıt olmalıdır. Çünkü Türk hukukuna göre, ferdî tasarruf bir “tapu” yani içtimâî bir memuriyet mâhiyetindedir. Bundan başka, devlet, lüzum görürse rakabesi itibarıyla arazi ve fabrikaları fertlere ait tasarruf bedellerini vermek şartıyla istimlâk edebilir. Bu tarîkle bütün istihsâl vasıtalarını içtimâlleştirmek, yahut nâehil ellerden alıp ehliyetli ellere vermek mümkündür.
Binaenaleyh, Bolşevikîlerin yaptığı gibi, sınıflar arasında kan dökmeye hiç hâcet yoktur. Hakiki halkçılık ferdî hürriyetle içtimâî adâleti, aynı zamanda ferdî mülkiyetle içtimaî mülkiyeti telif etmek usulünden ibarettir.
Hakikî milletçiler nazarında ma’şeri vicdanın istediği “müsâvât” mefkûresiyle, içtimâî iş bölümünün istilzâm ettiği “hürriyet” mefkûresi, hem-âhenktir. İşte Rusya’daki bütün Türk şubelerinden, ifrât ve tefrîtten ictinâb ederek bütün halkı memnun edecek olan bu tesânütçülük mesleğini takib etmelerini rica ederiz. Çünkü, bu sûrette, Sosyalizm cereyânına şiddetle kapılmış olan Rus âleminde, bu cereyânlardan tamamıyla kurtulamayan Türklerin lüzumsuz yere kardeş kanı dökmesine meydan verilmemiş olacaktır.
Her nâhiyede mahallî reisler ve programlar teşekkül ettikten sonra, her ülkenin nâhiyeleri gönderecekleri murahhasları bir kongre yaparak, ülkeye, taayyün etmiş kahramanlar arasından müşterek bir reis intihâb etmelidir. Bu intihâbdan, ülkenin hâkimi meydana çıkınca, nâhiye müdürleri, buna son derece kat’î olarak itâat göstermelidirler. Türkler, bu tehlikeli fetret devrinden ancak askerî bir hamle ile kurtulabilecekleri için, umûmî reisin emirleri mahallî reisler tarafından nass-ı kâtı’ gibi dinlenilmelidir. İtaâtsizlikte bulunan yahut âsiyâne tavırlar gösteren bir reis yahut nâhiye görülürse, ibtidâ nasihat edilmeli, kulak asılmadığı takdirde cezaları şiddetli ve serî bir sûrette verilmelidir.
Bir ülke dâhilinde bulunan muhtelif Türk şubelerinin, ayrı asabiyetler teşkîl etmesine kat’iyyen meydan vermemeli, aşiret yahut kabile ve şa’b mefkûreleri varsa öldürülmeli, canlı ve kuvvetli olarak yalnız “Türk Müslüman Mefkûresi” bırakılmalıdır. Bütün Türkler Müslüman olduğu için, milliyetimizin esâsını yalnız Türklükle Müslümanlık teşkîl eder.
Bunların hâricinde evvelden aşiret, kabile, şa’b mefkûreleri marazî hâdiseler olduğu için, sür’atle tedavisine çalışılmalıdır. Ülkelerin hükümetleri teşkîl edildikten sonra, derhal muntazam ordular te’sisine başlanmalıdır. Hiçbir hükümet ordusuz yaşayamaz, binâenaleyh, yirmi yaşından kırk yaşına kadar her fert askerlikle mükellef addolunarak, silâh altına davet edilmeli ve gelmeyenler hakkında şiddetli cezalar tayin etmelidir.
Türk’ün kanûnu bilhassa askerî işlerde kat’î ve lâyetegayyer olmalıdır. İtâatsiz bir nefer yahut zâbit, hattâ kumandan evvelâ nasihatle ıslaha çalışılmalı, bunun tesiri görülmeyeceği anlaşıldıktan sonra şiddetle cezalandırılmalıdır. Ülkelerin mevkiî hükümetleri ve orduları teşekkül ettikten sonra, sıra umumî hükümete ve orduya gelir. Çünkü, Rusya’daki her Türk ülkesi istiklâlini bu fetret zamanında kendi başına müdafaa edemez, muhtelif düşmanlar daima bu istiklâli tehdit edebilirler.
Binâenaleyh, bütün Rusya Türkleri’nin umûmî bir serdârın kumandası altında birleşmeleri lâbüddür. Bu umûmî hükümet de ülkelerden gönderilecek murahhasların teşkîl edeceği umûmî kongrenin intihâbıyla vücûda gelebilir. Fakat, federasyon ve intihâb tarîkleriyle müteselsil hükümetler teşekkül edip de en yüksek makam da vücûda geldikten sonra devletin mahiyeti ma’kûs bir şekil yani yukarıdan aşağı bir vaziyet almalıdır. Bu umûmi hükümetin lisanı, bütün Türklerin müşterek lisanı olan Osmanlı Türkçesi olmalı, gerek muhabereler ve gerek neşriyât bu lisanda icrâ edilmelidir.
Binâenaleyh, Rusya’daki Türklerin vahdeti umûmî reis, umûmî hükümetle beraber, umûmî lisanda da tecellî edecektir. Umûmî reise gelince, bu, alelâde bir adam olamaz. Mutlaka, umûm nazarında fiilleriyle şanlar ve şerefler kazanmış hakikî bir kahraman olmalıdır. Ma’mâfih, bu zâtın şahsî bir şâna ve şerefe mâlik olması da kifâyet etmez.
Türklerin eski kurtarıcıları, dinî bir kuvvetle de te’yîd edilmiş, mesela “Mete”, “Tanrı kutu” yani “Allah’ın gölgesi” addedilmişti. “Tümen”, “İlin Han” unvânını ve “Tanrı Gibi Semada Oturan” lakabını almıştı. Uygur hakanına da yine “Zıllullah” manâsına olmak üzere “İdi Kut” denilirdi. Hakanlık unvânını almaya lüzum görmeyen Timur Beg’e ise, zamanının İslâm ulemâsı “sâhib-kırân” unvanını vermişler ve onu İslam’ın sekizinci müceddidi addetmişlerdi. Timur’un, Çingiz sülâlesine karşı koyacak kadar dinî ve siyasî bir celâlete mâlik olması, şeyhlerin, âlimlerin, seyyitlerin onu Allah’ın mukaddes bir memuru sûretinde tanımaları sâyesinde vücut bulmuştu.
Bugün, Rusya Türkleri arasında zuhûr edecek olan büyük kahramana da bütün şeyhlerle âlimlerin aynı sıfatı vermesi, onu bir sâhib-kırân, bir müceddid, bir müncî gibi tanıması lâzımdır. Din mümessillerinin bu hareketine, münevver sınıf da iştirâk ederek onu halka bir dâhi, bir sâhibzuhûr, bir millî kahraman sûretinde göstermeleri iktizâ eder. Bu sâhib-kırân, gerek idaredeki Türkler arasından çıksın, gerek buradan gitmiş olan bir kahraman olsun, her hâlde, Turan’ı kurtarmak için en büyük vazifeyi bilhassa o îfâ edecektir.
Binâenaleyh, Türk mefkûresinin bütün kuvveti onun başındaki şân hâlesinde toplanmalıdır. Rusya Türklerinin bu umûmî reisi Kafkasya’ da, Türkistan’ da Kazakistan’ da intihâb ettiği bir mevkii karargâh-ı umûmî ittihâz etmeli, bütün Türk ordularını ve memleketlerini bu merkeze rabtetmelidir. Buna sâhib-kırân diyoruz, çünkü o, henüz kendi kendini idareye alışmamış olan anarşik bir muhitte mukaddes bir sâhib-zuhûr mahiyetini hâiz olacaktır. Her devlet, teşekkülünün ibtidâsında, mutlaka bir sâhib-kırâna mâlik olmak mecbûriyetindedir. Vakıa, bu reis en sonunda hükümeti sâhib-i meşrûuna verecektir. Fakat bu keşmekeş zamanında, o kendi hareketinde tamamıyla serbest olabilmek için, kendisini hiçbir tâbiiyet altında görmemeli, yalnız kendi mes’ûliyeti altında hareket etmelidir. Bu kumandan, meramını kıracak, kuvve-i ma’nevîyesini zayıflatacak, ordusunda tefrika husûle getirecek hiçbir hâricî tesire marûz bulunmamalıdır. Bu sâhib-kırânın ilk işi teşekkül etmiş olan bütün Türk ordularının kumandasını eline almak ve bunlardan başka mümkün olan birçok orduları yeniden teşkîl etmektir. Mefkûreye vâsıl olmak için daima evvelce iknâ’ usulüne müracaat edecek, fakat kuvvetini de her zaman elinde hazır bulunduracaktır. Silâh ve mühimmât tedariki, askerlere muktezî olan levâzımın tehyiesi en mübrem olan vazifelerinden bulunmalıdır. Bu umûmî serdâr, ülke hâkimlerini tamamıyla inkıyâd altına almalı, serkeşlik gösteren olursa derhâl azl ederek yerine itimat ettiği herhangi bir ferdi tayin etmelidir. Bu hâkimler, vilâyet vâlîleri mâhiyetini almalı, bunlar da nâhiye müdürlerinden muvâfık görmediklerini tebdîl edebilmelidir.
Hâsılı bütün Türk ili, bir ordu gibi yukarıdan aşağıya idare olunur kuvvetli bir uzviyet şeklini almalıdır. Bu hâl, bazılarınca hürriyet ve istiklâl fikirlerine muhâlif görünürse de bu görüşler bir vehimden ibarettir. Bugün İngiltere, Fransa, Amerika, Almanya gibi meşrutî ve cumhurî hükümetler bile hep aynı haldedirler. Tehlikeli zamanlar geçinceye kadar Şark’taki ve Şimal’ deki Türkler’in merkezî bir hükümet ve inzibatlı bir ordu hâline gelmesi lâbüddür. Rusya’daki Türklerin kurtulması ancak bu sûretle mümkündür. Ve illâ, hürriyet ve istiklâl ümitleri bir serap gibi uçup gidecektir.
b- 31-37
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız