Bereketli Topraklar Üzerinde
Yirminci yüzyıl roman ya da öyküsünde okuru çaba harcamaya zorlayan çeşitli tekniklerin geliştiğini de söyleyebiliriz. Örneğin, yazarın güvenilmez anlatıcı kullanması, ya da anlatıcının rolünü iyice kısıtlayarak onu hemen hemen romandan silmesi. Türk edebiyatından bir örnek olarak Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde romanını verelim. Orhan Kemal bilinçli olarak eseri yorumlamaya zorluyor okuru. Şöyle diyor bu konuda:
“Yazar olarak kendimi aradan çekip, okuyucumu anlattığım şeylerle baş başa bırakıyorum. Görüyorum ki okuyucum zekidir. Baş başa kaldığı şeylerden, anlaşılması gereken şeyleri – benim izahü şerhim olmasa da – anlayabilmektedir.”
Bu söylediğini Bereketli Topraklar Üzerinde’de uygular Orhan Kemal. Bu romanda üç köylü çalışmak üzere Çukurova’ ya gelirler ve oradaki korkunç çalışma koşulları altında ikisi ölür, ancak biri (Yusuf) duvarcı ustası olmayı becererek köyüne dönmeyi başarır. Sömürü düzeninin geçerli olduğu Çukurova’da bu düzene karşı değişik tutumlarla karşılaşırız. Yusuf kentte ezilmeden savaşım vermiş, biraz okuma öğrenmiş ve sonunda aranan bir duvarcı ustası olabilmiş. Öyleyse olumlu bir karakter. Ne ki Yusuf, «el öpmekle ağız kirlenmez» diyerek, bireysel çıkarı için dalkavukluk etmeyi, aşağılanmayı göze almış bir adam. Öyleyse bir bakıma olumsuz bir karakter. Ama suç Yusuf’da mı? Onu böyle davranmaya iten içinde yaşadığı bozuk düzen değil mi?
Ama romanda başka bir karakter, Zeynel, kişisel çıkarını düşünmeden, kovulmayı göze alarak patronların yaptığı haksızlıklara karşı çıkar ve işten atılır. Öte yandan bu düzene ayak uyduran ırgat başı, katip gibi adamlar da işçilerin hakkını yiyerek kendi keselerini doldururlar. Görüldüğü gibi okur; kişileri, değişik tutumları, davranışları kendi yorumlayıp değerlendirmek zorunda, çünkü yazar bu konuda susuyor ve belirsizlikler yaratarak boş alanlar bırakıyor. Her okur belirsizlikleri kendi giderecek ve karşılaştığı değişik tutumlardan hangilerinin geçerli olduğuna kendi karar verecektir.
Her okur belirsizlikleri kendi gidereceğine, eserde karşılaştığı tutumlar, davranışlar arasından hangilerinin geçerli olduğuna kendi karar vereceğine göre, ne kadar okur varsa o kadar yorum vardır sonucuna ulaşmayacak mıyız? Gerek yorumlamada, gerekse değerlendirmede tam bir öznelciliğe mi inanıyor Alımlama Estetiği? Hayır. Gerçi eserin tek doğru yorumu olduğunu kabul etmiyor, ama buna karşılık yorumlamanın keyfî olabileceği görüşüne de yanaşmıyor.
Okur her ne kadar boş alanları kendi doldurup metnin anlamını bütünleştirecekse de, bunu yaparken başıboş bırakılmış değildir. Yazarın verdiği ipuçlarından yararlanarak metindeki göstergelerin doğrultusunda, bütüne uyacak biçimde doldurur boş alanları. Böyle olunca da okurlar belli bir sınırlamanın içinde kalmak koşulu ile metnin anlamını tamamlarlar. Aynı eserin az çok değişik biçimlerde yorumlanması kaçınılmazdır, ama bu durum bir sakınca sayılmaz, çünkü Alımlama Estetiği’ne göre önemli olan, eserde gücül halde bulunan anlamın okur tarafından somutlaştırılması ve bu edinimin okura kazandırdığı estetik zevktir.
Kaynak: Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, Cem Yayınları, 1972, İstanbul, b. 208-209

Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız