İÇİNDEKİLER
Title Image

Zekeriyya Sofrası

Aka Gündüz (Hüseyin Enes Avni)
aka gündüz zekeriyya sofrası

Zekeriyya Sofrası

İstanbul’un işgal yıllarında iyiden iyiye yozlaşan toplum yapısını, “pek tok insanla çok aç insan” sonucunu doğuran olumsuz koşulları, “Maviş” adlı bir paşa kızının yaşamı izleğinde öyküleyen “Zekeriyya Sofrası”,  Aka Gündüz’ün güçlü gözleminin, belgesel niteliği de taşıyan önemli bir verimi.

 

Dönemin karanlığında oluşan karşıtlıkları, gerek İttihatçılar, İtlafçılar düzleminde, gerekse toplumsal çözülmelerin hızla arttığı alanlarda; birden bire baylaşan, aşırı yoksullaşan, eğlenen, bunalan halkın ilişkilerinde bulan yazar, “Zekeriyya Sofrası” eğretilemesi ile güçlü bir duygusal zemin oluşturur.

 

Yurt, yurttaş sevgisinin önemini yitirdiği, her yolda yürüyebilenlerden oluşan çıkarcı, kimliksiz, yoz “İstanbullu” azınlığın, halk ölüm dirim derdindeyken kendilerine kurdukları hastalıklı düzeni simgeleyen “Zekeriyya Sofrası”, ilk olarak “Semih Lütfi’nin Ucuz Romanlar Serisi” içerisinde yayımlandı.

 

ZEKERİYA SOFRASI'ndan...

 

1917 kış ortası

 

Mühürdar’a kapanıp kaldığımız için bütün memleketi bilmiyorum. Bildiğim şu: İstanbul bir kasırga geçiliyor.

 

Bir yanda servet, bir yanda sefalet. Bir tarafta eğlence, bir tarafta yas. Evde, sokakta, trende ve her yerde yalnız iki tip insan var: Pek tok insanla çok aç insan. Bizim ev gibi ikisinin ortası azın azı.

 

Adını unuttuğum sosyoloğ teşhisini iyi koymuş: Büyük, buhranlara, heyecanlara uğrayan bir cemiyette ruh ve sinir aksülâmeli başlıyor. Bakıyorum; her yanda çalgı ve para çalanlar, pahalı yemek ve insan başı yiyenler, sonra et ete, göğüs göğse, diş şişe, salya sallaya şehvetlenenler…

 

En mamur mahallelerin fırınları önünde bir dilim ekmek için ezilenler ve en viran mahallelerin sofralarında siyah havyarı bal ve şampanya ile ezenler!

 

Babamı beş sene (âyan azası, sonra da âyan ikinci reisi yapacağız) diye aldatıp üç yıldan beri unutanlar şimdi tekrar hatırladılar.

 

Çünkü âyan meclisi azalarının bir takımı isyan etmiş. Halkın ekmeksiz, sütsüz, şekersiz, gazsız bırakıldığını açıktan açığa haykırıyorlar. Babam sekiz seneden beri beklediği bu postu şimdi reddediyor:

 

– Ben yolsuzluğu müdafaa edemem, beni bunun için hatırladılar diyor. Âyan bu güne kadar neredeydi? Şekerlerini, pirinçlerini, kahvelerini azalttıkları gün halkı düşündüler. Bunun hakikati halkın sefaletini düşünmek değil, kendilerini düşünmek. Yarın bir avuç toz şeker versinler, yine susarlar. Ben zaten kardiyak adamın biriyim, yüreğime mi indirecekler?

 

Geçen hafta uzun bir mektupla bu fikirlerini açık açık bildirdi ve âyan azalığını reddetti.

 

Üç beş gündür evimizin etrafında hafiyeler dolaşıyor. Gizliden gizliye öğrendiğimize göre babam gûya muhalif bir fırka kurmak üzere imiş!

 

– Budalalar! diyor babam, altmış beş yaşından sonra hangi ihtirasın peşinde koşacağım.

 

Buna hiç mâna veremedik. Babamı herkes tanır. Yıllarca en mühim vilayetlerde valilikler etti. 1908’de meşrutiyeti ilân edilince binlerce Abdülhamit adamı hakarete uğrarken babamı el üstünde taşıyıp alkışladılar. Bugüne kadar temiz yaşayan babam, şimdi mi devlet düşmanı olacak?

 

Fakat bir gün, daha acı bir haber aldık: Ben ecnebî mekteplerde tahsil etmişim, ecnebî ailelerle düşüp kalkıyormuşum. Müslümanlığa yakışmazlığı şöyle dursun, casusluk edebilirmişim! Zaten babam da Abdülhamit’in son zamanlarında bir gün ecnebî bir sefarete kaçmış. Bunları evden çıkmayan babama duyurmadım. Annem ise iki üç seneden beri yatalak, ona hiç duyurmadım.

 

Ama benim ayaklarım suya erdi.

 

Bütün bunlar benim yüzümden. Evet, hep benim yüzümden. Gizli teşkilât umumî müfettişi Sadri Bey birkaç defadır bana haber gönderiyor, beni pek beğenmiş, evlenmek istiyormuş!

 

Evlenmek, benim gibi yirmisini doldurmuş bir kız için ne göz, gönül alıcı bir kelime! Sonra ne tatlı ve dürüst bir kelime. Evlenmek bir haktır. Ukalâca söylemek lazım gelirse bir vazifedir. Peki evleneyim. Bunu kim istemez ve beni kim istemez? Fakat gizli teşkilat umumi müfettişi Sadri Bey’i biliyorum. Boşadığı bir karısı var ki, şimdi o kadının kız kardeşi ile gizli münasebette. Bu bir. Sonra ikinci bir karısı ve ondan nurtopu gibi iki çocuğu var. Dört senedir müttefiklerimizin memleketlerinden İstanbul’a gelen bütün artistler önce kendi garsoniyerine misafir olmadan sahneye çıkamıyorlar, daha sonra (X) paşaların ortanca kızını tehdit ede ede zoraki metresi yaptı. Kız, kemiksiz dillerde kafiyesiz destan oldu. Ben de onunla evleneceğim!

 

Bütün vicdansızlıkları üstüme alarak evlendim diyelim. Ne olacak? Hiç bugün evlenmek nedir? Bir izinname çıkacak, iki imam beş on mecidiye alıp nikâh kıyacaklar. Düğünsüz bir dernek olacak. Birkaç ay sonra elime yüz lira bir kuruş… Bir de boşanma kâğıdı. Çek arabanı babanın evine. Buna evlenmek denmez, birkaç aylığı yüz lira bir kuruşa kiralanmış, şeriatçe metreslik denilir. Evlenmek bu mudur? Eğer bu ise ne diye böyle bir adamın karısı olayım. Bunun daha dürüstü, daha insancası yok mu?

 

191.. Kış sonu:

 

Annemin ölümünden sonra babam büsbütün Çöktü. İkide bir ayakları şişiyor. Doktorların reçetelerine bakıyorum, hep sade sudan şeyler, anlıyorum ki doktorlar teselli olsun diye geliyorlar ve reçete yazıyorlar.

 

İstanbul kasırgasına şimdi bir yer altı sarsıntısı karıştı. Toprağın üstünde fırtına, altında zelzele; ikisinin arasında bir milyon… Belki de otuz beş milyon insan titreşip duruyor.

 

Fakat…

 

Sanki ortada bir şey yokmuş gibi önüne gelen bir siyasî fırka kuruyor. Siyasi fırkaların elinde teneşire düşen bu memleket siyasî fırkaların elinde gömülüyor.

 

Bununla beraber ortalık yine vur patlasın, çal oynasın.

 

Dün bizim mahallede büyük bir hâdise oldu. Bir seneden beri komşumuz olan bir prenses var. Padişah Vahdettin’in bir kızı, ona misafir gelecekmiş. Beni de davet etti. Şimdiye kadar ne sarayı gördüm, ne de prenseslerle ülfetim var. Enteresan bir şey olacak. Giyindim, kuşandım gittim. Prenses kırkını aşmış bir kadın. Gizli teşkilât umumî müfettişi Sabri Bey, hükûmeti düşmezden önce buraya sık gelirdi. Prensesin çok dostu imiş.

 

Şimdi de padişahın kızı geliyor. Şu dünya işleri ne tuhaf!

 

Prenses ikide bir çenemi okşuyor ve:

– Neden şimdiye kadar dikkat etmemişim, diyordu. Maviş, Maviş diye medhini çok dinledim, bir iki defa da şöyle konuştuk galiba…

– Evet efendim, Çardaş’a gitmiştik, Miloviç oynuyordu. Orada iltifat buyurmuştunuz.

– Yoo. Artık yakından bakacağım. Artık sen benim kızım olacaksın.

 

Bir gürültü oldu. Sultan geliyormuş. Muhteşemden ziyade bayağı bir şatafat alayı ile geldi. Prenses taşlıkta karşıladı. Yerden temennalar, geri çekilip ilerlemeler, yine temennalar. Büyük misafiri büyük salona aldılar. Burası kırma İngilizlerden birisinin konağı idi. Prenses kiralamıştı. Sultana dikkat ettim. Ben onları daha başka bir şey zannederdim. Ne zannederdim, ne bileyim işte. İpince bir boyun, şakaklarından basık, iki kafalı bir baş, oksijenli saçlar. Gaga burun. Yüzü o kadar beyaz ki, düzgünlü gibi. Fakat bir damla kan yok. Makyaj da yok. Hotozu iri bir elmasla saçlarına iliştirilmiş. Omuzları çocuk omuzu kadar dar. Göğsü içeriye çökük. İnce uzun kollar ve uçlarında sivri parmaklı büyük ve uzun eller.

 

Bunlar iyi, iyi ama, vücut meme hizasından aşağıya değişiyor. Oradan aşağısı kalın mı kalın, inanılmayacak kadar kalın. Mide, karın, kasıklar, bacaklar hep bir boyda. Üstüvane gibi. Ayak bilekleri de öyle. Yalnız ayakları pek ufak, pek güzel. Biraz peltek konuşuyor. Buna konuşuyor denmez, ses çıkarıyor, denir. Çünkü ne söylediği ve ne demek istediği anlaşılmıyor. Fakat biteviye söylüyor; aklına ne gelirse…

– Kimin nesiydi?

Diye belki dört defa beni sordu.

– Meşhur valilerden İrfan Paşa bendenizin kızı.

Beşincide beni bir daha süzdü. Kıskançlığı her tarafından köpürüyordu. Hırçın hırçın bir şey söyledi. Anlamadım. Prenses tekrar etti:

– Sultan Hazretleri soruyorlar, paşa babanız da İttihatçılardan mı?

Sultanın bu sorusunda öyle mânalı bir hareket, nefretli bir jest vardı ki kızdım, söyler miyim söylerim dedim, yüksekçe bir sesle:

– Evet efendim, dedim. Babam eski ittihatçılardandır. Hürriyet ve itilâfcılarla asla beraber olmadı!

– İtiâfçıları beğenmiyor musunuz?

Kızgınlığım delilik derecesine çıktı, cevap verdim:

– Sultan hazretleri! dedim. Türk tarihinde öyle bir gün gelecek ki vatandaş bir vatandaşa kalabalıkta (itilâfçı) derse, mahkeme bunu diyene alenen hakaret cezası verecek!

Padişahın kızı dediğimi anlamadı, Prenses yan gözle bana bakarak manâlı manâlı gülümsedi.

 

Sultan Hazretleri iki üç saat oturdu. Leblebili koyu boza içti. Şampanya içti. Çikolata; badem şekeri yedi. Benimle hiç konuşmadı. Siyasi hiddetinden değil, belliydi ki güzelliğimi kıskandığından.

 

Güzellik.. İyi, hoş amma kaç para eder. 31 Mart’ta yeni çarşafa girmiştim. Umumi harbin başlangıcına kadar isteyenler çok oldu. Babam küçüktür diye vermedi. Annem, paramıza mı göz dikiyorlar, hele bir inceden inceye soruşturalım diye uzattı. Harp patlayıp da böyle vıcık vıcık olmaya başlayınca bu sefer de istemez oldular, çünkü servetimizi beğenmiyorlar. Azımsıyorlar. Çünkü hemen bir çokları yirmi dört saatte yüz binlerce lira kazanıyor. Benim gibi güzelin yüz binini satın almak ellerinde. Nihayet Sadri Bey gibileri istiyorlar. Onların maksatları açık.

Gitmeye davrandım, Prenses:

– Olmaz, dedi. Bu akşam benim misafirimsin.

– Evde kimse yok.

– Evin şuracıkta. Paşa’ya bakacak hizmetçiler var. Haber gönderirim, merak etmez.

– Bir misafirim gelecek de.

– Erkek mi?

– Aman hanımefendi! Ne münasebet?

– Neden ne münasebet? Tahsil, terbiye görmüş bir hanım kız erkeklerle ahbap olmaz mı?

– Biz de imkânı yok.

– Öyleyse kim bu misafirin?

– Dam Dö Sion’da sınıf arkadaşımdı. Adına Çalıkuşu Feride derler.

– Çalıkuşu Feride mi?

– Evet efendim.

– Tanıdım. Şu romancı Reşat Nuri Beyin iki seneden beri sevdiği tombul kız değil mi?

– Tombuldur amma, böyle bir macerası olduğunu bilmiyorum.

– Ben biliyorum. Reşat Nuri Bey onu Dam Dö Sion’un son mükâfat tevzii merasiminde görmüş, fena halde âşık olmuş. Tanışmış. Ama Çalıkuşu onu sevmiyor. Bunu da biliyorum.

– Bunu bilmiyordum efendim.

– Hem niçin sevmediğini de biliyorum. Sen Feride’nin şişkoluğuna filan bakma. Ona mektepte niçin Çalıkuşu dendiğini hatırlamaz mısın?

– Gayet çevik, düz duvarlara çıkar, sporcu, tropikal karakterde bir kız olduğu için. Halbuki  Feride Reşat Nuri’nin günde seksen sigara içtiğini, dudaklarından sigaranın eksik olmadığını görmüş, tütün dumanı, nikotin genzine kaçmış… Sonra Reşat Nuri Bey sporu da sevmezmiş. Çalıkuşu Feride ne yapsın öyle nikotin içinde boğulmuş çıtıpıtı sevgiliyi… Erenköyde başka bir delikanlıyı seviyor, yakında da nişanlanacaklar.

– Aman hanımefendiciğim.

– Ya… Görüyorsun ki oturduğum yerde hepsini biliyor. Reşat Nuri Bey bunu haber alınca zavallı intihara kalkışmış, bizim eczacı söyledi. Eczaneden beş kuruşluk tentürdiyot almış, içmeğe tesaddi edeceği zaman bereket versin Ömer Seyfettin’le edebiyat muallimi Ali Canip yetişmişler de kurtarmışlar zavallıyı.

– Benim hiçbir şeyle alâkam…

– Olmadığını biliyorum. Yalnız Çalıkuşu Feride’den söz açtın da onun için söyledim. Mademki misafirinmiş, onu da çağırırız.

– Çok sıkılgandır efendim.

– Burası yabancı yer mi? Senin de annen yok onun da annesi yok. Bir anneniz de ben olurum. Hem müşterek anneniz olurum, fena mı?

– Çok teşekkür ederim fakat…

– Hem hiç görmediğimiz bir şey göreceksiniz. Bunu bu memlekette yeni baştan ben getiriyorum. Çok enterese olacaksınız.

– Ne gibi fevkalâde bir şey?

– Fevkalâde değil. Mütevazı, sakin, hattâ ilâhî bir şey. Yani size ilk defa (Zekeriyya Sofrası)nı göstereceğim.

– Zekeriyya Sofrası mı?

– Evet Zekeriyya Sofrası.

– Bir ziyafet falan mı?

– Hem evet, hem hayır. Buna peygamber gecesi de derler. İki türlüdür. Ben buraya esasını getirdim. Eskiden de varmış, fakat bir kısım insanlar hususî olarak kendi aralarında hususî bir âyin şeklinde yaparlarmış. Ben bunu umumî abir âyin şekline sokacağım.

– Meraklandırıyorsunuz.

– Hakikaten merak edilecek bir sofradır.

– Feride’nin âyinlerle hiç başı hoş değildir. Onu bir defa Nakşibendi Şeyhinin konağına götürmüşler. Şeyhin çoraplı tabanını öpen hanımefendiler görünce iğrenmiş, bize kaçıp geldi.

– Zekeriyya Sofrasında şeyh yoktur. Onda Kem sela ev selahû der hattıbut dilinin sırrı vardır. Sonra öğrenirsin. Nasıl, gelecek misin?

– Feride’ye sorayım.

– Ona emrivaki yaparız. Bir teskere yaz, size gönderelim. Hem paşa babana yemekten sonra geleceğini söylersin, hem uşak Feride’yi buraya getirir.

 

Prenses o kadar ısrar etti ki kıramadım. Babama yazdım ve Feride’yi de göndermesini rica ettim. Bakalım ne olacak? Her halde pek tuhaf, pek garip bir sofra. İnsanların (meçhul )e karşın tuhaf temayülleri var.

 

Çalıkuşu akşam yemeğine yakın geldi. Hakikaten bir kuş kadar ürkekti. Bir prensesin konağına ilk gelişi idi. Kaşla gözle konuştuk:

– Burası neresi? Ne oluyoruz?

– Hiç merak etme. Çok iyi bir hanımefendi. O kadar da sempatik ki.

– Beni bir daha alışmadığım yerlere çağırma!

– Yine sinirlisin?

– Elbette. Sana söyleyeceklerim var.

– Yine Reşat Nuri mi?

– Evet. İki senedir sigaralarının dumanlarını burnuma üflediği yetmezmiş gibi şimdi de bana oyun etmeye kalkışıyor.

– Zannetmem.

– Aptallık etme. Sen hep böyle, hâlâ mı hâlâ safsın Maviş.

– Ne olmuş? Söyle de öğreneyim.

– Ne olacak. İki seneden beri beni sevdiğini biliyorsun. Sigarayı bırak sana varayım dedim, bir hafta düşündü, sen uyurken içerim demesin mi? Ondan sonra ben ötekini sevdim amma söylemedim. Yüz bulmasın diye. Haftaya nişanlanacağız. Biliyorsun. Reşat gitmiş onunla dost olmuş. Kandırmış, çapkınlığa alıştırıyormuş. Bak sana bir şey söyleyeyim, Maviş, böyle bir şeyi hissedersem nişan değil ya, nikah günü bile olsa, başımı alır kaçarım!

– Deli misin sen!

– Ne isem neyim!

 

Prensesin sesi duyuldu:

– Başbaşa verip fiskos edeceğinize yemek salonuna geliniz.

 

Yemek salonunda daha üç beş hanım vardı. Birbirimizle tanıştırdı. Hepsi de kibar kadınlardı. Bir ikisini tanıyordum. Ötekiler de İstanbul’dan gelmişler.

 

Saat yediye doğru on iki on dört hanım olduk. Aralarında bir de saz heyeti vardı. Keman, ut, piyano filân. Yemeğe oturacağımızı beklerken içki faslı başladı. Ben çekildim. Çalıkuşu afalladı. Öteki hanımlar bize bakmadılar. Ne ayıpladılar, ne zorladılar. Fakat baktık ki, bu iş öyle korktuğumuz gibi değil. İkişer üçer içildikten sonra içki bastı bitti. Musiki devam etti. Feride’nin kulağına:

– Fena değil, nezih bir eğlence, dedim.

– Evet, bana da öyle görünüyor.

 

Fakat ikimizde de şiddetli bir merak vardı. İkimiz de (Zekeriyya Sofrası)nı bekliyorduk. Acaba bu mu idi? Bunun âyine benzer bir tarafı yoktu. Prenses merakımızı anladı:

– Biraz sabrediniz, dedi. Sizin gibi daha beş altı hanımefendi de merak içinde. Yemekten sonra biraz eğlenti daha… Sonra Zekeriyya Sofrası, ondan sonra herkes yerine çekilir, ruh ve kalp istirahatile uykusuna uyur. Bu sofradan sonra dünya işlerile meşgul olunmaz.

 

Eğlence çok güzeldi. Manasız, saçma ve bayağı şeyler konuşulmuyordu.

 

Prenses bir çok şeyler anlattı. Buna Peygamber sofrası, Peygamber gecesi, Kem sela bezmi, Zekeriyya sofrası, Şelât divanı falan derlermiş. Hakiki sofra Şaban ayı içinde kurulurmuş.

– Yukarı salona buyurunuz.

Dediler, hepimiz bir çok merak ve biraz da -doğrusu bu- heyecanla çıktık.

 

 

Bir hafta sonra:

 

Bilmem iyi not edebilecek miyim? Bir haftadır hâlâ Zekeriyya Sofrasının tesir altındayım insana egzotik bir zevk vermekten ziyade hürmete benzer bir çekingenlik, biraz melankoli, biraz korku, biraz… Bilmiyorum işte, daha kısası bir çok müphem ve karışık duygular veriyor. Mütemadiyen onu düşünüyorum ve niçin düşündüğümü bilemiyorum. Ben küçükken babam beni büyük bir mevlevihaneye götürmüştü. İhtimal çocukluğumdan olacak, bende bir tesir yapmadı. Hafızamda izi yok. Rahmetli amcam hem büyük dereceli bir masondu hem Bektaşi. Merdivenköy’e, Rumelihisarı’na çok gittim. Kulaklarımda yalnız güzel Türkçe şiirle güzel Türk melodileri kaldı. Hatta birkaç mistik mısra bile hatırımda idi o?

 

“Bu yoklukta biz de varız biz de var.”

 

Bunun ne demek istediğini hâlâ bilmiyorum. Zekeriyya Sofrasından ne müzikle dönmek var, ne melodili hu çekme. Büyük masanın üstüne erik yeşili bir çuha örtmüşler. İşlemeli, keten, ince sular… Üzerlerinde kenarları ince altın çizgili gümüş tabaklar dizili. Tam kırk tane, hepsinin içinde kuruyemişler var. Zeytinden kırmızı turpuna kadar ne yok ki. Venedik işlemesi, kısa kristal şamdanlara birer mum dikmişler. Kaç misafirsek o kadar ispermeçet mumu. Perdeler inik. Yerde kıbleye doğru üç ipek seccade. Üç namaz bezi.

 

Salonun içinde çıt yok. Herkes ne yapacağını önceden biliyor. Lambalar söndürüldü, bir tanesi yanıyor. Salonun loşluğu, sükûtiliği insana hüzün veriyor. Biri esmer uzun boylu, kırkbeşlik bir hanımefendi, ikisi güzel ve genç… Seccadelere doğru yürüdüler. Yalnız şunu biliyorum, bunların hepsine birden (Molla Beyinkiler) ve iki kıza da (Çifte kumrular) diyorlar. Ana ile iki kızı kibar şeyler. Babaları ölmüş, epeyce gelirlerile yaşıyorlarmış. Annenin sesi gür bir soprano ses. Kızların ki soprano değil, sobet değil, bir dokunaklı ses. İnsanın içini ürpertiyor

 

Anne ortaya oturdu ve çok güzel bir şey okudu. Surei Yusufla surei Zekeriyyadan üçer ayetmiş. Prenses söyledi. Sözleri anlayamadım amma, kadının sesi içime işledi. Kızların okudukları aşırmış. Sonra üçü birden, küçük bir koro halinde kasideye başladılar. Son lâmba da gözlerimden yavaş yavaş silindi. Kalplerimizin çarpıntılarını işitiyoruz. Ben bir vecd içindeyim. Nerede bulunduğumu ve ne olduğumu unuttum. Uhreviliğin müphem havası benliğimi kaplamış gibi.

 

Yaşlı hanımefendinin sesi gittikçe derinleşiyor ve saçlarımın dibinde dolaşarak sinirlerime, iliklerime işliyor. Avuçlarım terliyor, yanaklarım yanıyor, şakaklarım dışa doğru atıyor. Fakat içim üşüyor. İçimde bir sert rüzgâr dolaşıyor. Sonra boğazımdan ciğerlerime, oradan kanıma karışan, içini yakan bir ateş hava… Bu sefer avuçlarımla yanaklarım buz kesiliyor. Ölen annemi, kardiyak babamı ve niçin bilmem kendi kimsesizliğimi hatırlıyorum. Bu satırları yazarken bile.

 

Aşır, ilâhi, âyet, kaside, namaz bitti. Her kadın kendi şamdanın önünde ve hepimiz bir ağızdan prensesin söylediği şu cümleyi üçer defa tekrarladık:

– Şelat Toyotred!

 

Son lâmba da söndürülmüştü.

– Şelat çerağını uyandırız!

 

Bunu ezbere öğrenmiştik. Bu, Şelat mumlarını yakınız kumandası imiş. Hep birden kibritleri çaktık ve mumlarımızı yaktık. Hepimiz kırk yemişten biraz yedik, daha doğrusu çöplendik. Konuşmuyoruz, bakışmıyoruz, kıpırdamıyoruz. Her mum yakan bir niyet tutacakmış. Ben prensese yalan söyledim:

– Babamın sıhhati için niyet tuttum.

 

Fakat hakikatte hiçbir niyet tutmadım. Çünkü tutacak bir niyetim yok. Babamın kalp hastalığının da Şelat âyini ve kurbağa marka ispermeçet mumuile geçmeyeceğini biliyorum.

 

Yatak odamın bol ışığı içinde gözüme çarptı: Çalıkuşu Feride’nin tombul yüzü sapsarıydı.

– Nen var Feri?

Hemen ve sertçe cevap verdi:

– Benim mum hepsininkinden önce söndü.

– Sahi, şimdi hatırladım.

– Hepsinden önce söndü dedim ya.

– Söndü ise söndü, bundan ne çıkar?

– Tuttuğum niyet çıkar. Âyinden önce prenses anlatmadı mı?

– Peki. Sen ne niyet tuttun?

– Ben, şey, ben…

 

Sesi boğuktu, gözleri dolu dolu olarak bana baktı ve elini omuzuma koyduktan sonra:

– Ben… Şunu tuttum, dedim ki: Nişanlım bana sadık olmayacaksa ve sadık değilse mum hepsinden önce sönsün.

Omuzumu sertçe sarsarak ilave etti:

– Benim mumum söndü işte.

 

Gülmek istedim boğazıma bir şey tıkandı. Gülümsemek istedim, dudaklarım titreyip gerildi. Bir şey söyleyemedim. Diyemedim ki:

– Kız! Sen okumuş bir insansın. Bayağı muma ne inanıyorsun?

 

İnanmıştı. Ve inanmakta hakkı vardı, çünkü Feride tam numara standart bir şarklıdır. Kanının yarısı ve terbiyesinin dörtte üçü çölden akıp gelmiştir. Ona bu işin saçma olduğunu söyleyemezdim. Şarklı ruhu bana küserdi. Kalbini incitmiş olurdum. Madem ki inanmıştı ve o tesirin pençesine düşmüştü, susmalı! Bunun yarını, öbür günü var. Sinirleri ve mistikliği yatışınca konuşurum.

– Yatalım Feri!

 

Ses çıkarmadan başını (peki) diye eğdi. Fatalist arkadaşımı hazırlanmış sedire yatırdım. Örttüm, öptüm, ben de yatağıma girdim. Lambayı söndürdüm, gözlerimi kapadım. Sinirli zamanlarımda açık gözlerimin etrafında uçan mini mini kıvılcımlar gibi kıvılcımlar uçuşmaya başladı. Bunlar kâh kıvılcım halinde, kâh mumlar şeklinde ışıklardı. Yaşlıca, uzun boylu, esmer hanımefendinin derinden gelen sesi, ikiz kızlarının güzel seslerile karışarak kulaklarımda çınlıyordu.

 

Bilmiyorum kaç saat geçti. İnce bir ses işittim. İnce bir hıçkırık. Kımıldamadan, sormadan anladım ki Feride ağlıyor. Bu ince hıçkırık uzun sürünce seslendim:

– Sen ağlıyorsun Feri?

Saklamağa lüzum görmedi:

– Evet, dedi. Ağlıyorum.

– Ağlamak sana bir ferah veriyorsa susayım. İstediğin kadar ağla. Fakat elem veriyorsa?

– Elem veriyor. Ağlamak istiyorum ama uzun uzun, hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorum.

– Konuşalım mı?

– Sen söyle.

 

Neler söyledim? Ne kadar söyledim? Onun duygularını incitmeden, teselliye çalışır şeyler söylemeğe uğraştım. Ben söyledim, o ağladı.

 

Bu ilk Zekeriyya sofrasının ilk sönen mumu, sanki onun bütün hayat ışıklarını da söndürdü. Keşke çağırmasaydım. Ben söylemekten yoruldum, o ağlamaktan eridi. Fakat pek iyi biliyorum ki, ikimizde sabaha kadar uyuyamadık. Bir aralık sesler kulağından, ışıklar gözlerimden çekildi. Bu sefer de güneş yüzüme çarptı. Beş on dakikalık dalgınlıktan silkinir silkinmez fırladım. Karşıya baktım. Divan karma karışık ve Feride ortada yok. Hizmetçi erkenden gittiğini söyledi. Peşini bırakmak istemedim. Sonra vazgeçtim. Kendi duygulariyle baş başa kalması daha iyi olacak. İşte bir haftadır ki ne teskere yazdım, ne telefon ettim. O da beni aramadı. Bakalım ne olacak?

 

Canım sıkılıyor. Kulaklarımda hâlâ Kem selâ sesleri. Nereye baksam mum, ışık, karanlık, kıvılcım illüzyonu içindeyim. Defteri kapa!

 

 

26 Mart

 

On gün öncesine kadar İstanbul, karışık bir rüya içindeydi. On günden beri de korkunç bir kasırgaya tutuldu. İtilâf devletleri 16 Mart’ta İstanbul’u resmi işgal altına aldılar. Sanki işgal etmemişlerdi. Babamın anlattığına göre Mondros’ta yapılan mütarekenin bir maddesi varmış ki galipler bu maddeye dayanarak memleketin her tarafını işgal edebilirlermiş.

 

İstanbul’u bir siyah kadifeye benzetiyorum. Öyle bir kadife ki altında sayısız iğneler gizli. Neresine el sürsen batıyor. Ne kadar çok düşmanımız varmış. Prenses bile ileri geri söylenmeye başladı. Mütarekeden birkaç gün evvel Ayaspaşa’ya taşındı. Alman sefareti civarında, denize karşı, bahçe içinde güzel bir konak kiralamış. Beni yemeğe çağırdı. Alttaki salonda çarşafımı çıkardım. Üstteki salona girer girmez irkildim. İçeride bir çok kadın ve erkek vardı. Birkaç ecnebi zabit ayakta bir şeyler konuşuyorlardı. Hemen geri dönmek istedim. Prenses bile yakaladı. Bir kahkaha savurarak haykırdı:

– Vahşi ceylân gibi nereye kaçıyorsun kız!

– Yabancılar var Prenses.

– Hayır, onlar yabancı değil, hepsi de dostlarım.

Ve oradakilere haykırdı:

– Madamlar! Mösyöler! Size İstanbul’un inci kadınını, yahut kadın incisini (adımı tercüme etti) takdim ederim.

Ben kızarıp bozardım.

 

Kadınlar birer soğuk ve yan bakışla beni süzdüler. Erkekler hemen etrafımı sardılar. Bana onları tanıtmağa başladı. Aklımda kalanlarını yazıyorum:

– Mösyö dö Şevalef! İhtiyat süvari zabiti ve asil güzel genç. Mösyö lö Kont dö Makro; işgal ordusu siyasi büro şeflerinden. Mister Kankan klon; işgal kuvvetleri hususî polis müfettişi. Hacı Dervişzade Tayfur bey; Hürriyet itilâf fırkası şube reislerinden ve Millî Şirketlerin yeni mürakibi. Davut Kıranta Bey; diplomat ve tüccar. Kumandan Saligo. Fransızca yazdığı şiirlerle meşhur Enfes Bühtan Bey. M. Samoel Pataşon; bankacı. Baron Mıncıkyan; kuyumcu.

 

Bana o kadar nazikçe davrandılar ki çıkıp gidemedim bu parlak sosyeteyi bırakmak kabalık olurdu. Yahut bana öyle geldi. Daha doğrusu beni soğuk ve yan bakışlarla süzen kibirli kadınlara inat orada kaldım. Bu kadınların hepsi de güzel şeylerdi. İçlerinde belki en az güzeli bendim. Bir kadın kendinden güzele böyle soğuk bakabilir, fakat bunlar bana niye öyle baktılar? Sinirlendiğimin ben de farkındayım. Kendimi topladım ve ne kadar zarif olmak kabilse o kadar zarif olmaya çalıştım.

 

Sosyeteye alışık değilim. Hem de o güne kadar böyle bir şey yoktu. Kibar salon olarak bir prensesin salonunu görmüştüm. Bütün bilgim okuduğum kitaplardandı. Şimdi bu hayatın içine her nasılsa girivermiştim. Acemiliğimi belli etmemek lâzımdı. Bu işlerde kibirlice olduğumu saklayamam. Nazik davranan erkeklerle birkaç kelime konuşarak ayrıldım. Prenses sofaya çıkmıştı. Yanına sokuldum.

– Prenses Hazretleri, bu kadınlarla da tanışmak istiyorum.

– Acelen ne cicim?

Duygularımı açıkça söyledim, gülmekten katıldı.

– Peki, şimdi.

Hepsini uzaktan göstererek gizlice tanıttı:

– İşte şu köşede bahriyeli ile konuşan, mavi üstüne lâme çizgili rop giyen, gördün mü? Peride Hanımefendi. Asil bir kadındır. Kocası iyi bir diplomattı. Güya yabancılara devlet esrarını satmış diye İttihatçılar azlettiler. Sürgünde öldü.

 

Avize altında ayakta duran iki kadından sağdaki şu gri dantelli, siyah giyinmiş. Nevnihal Hanımefendi. Pek kibar bir dostumdur. Bütün harp müddetince babası ile İsviçre’de kaçak yaşadı. Mütareke olunca geldi. Evli değil ama evli sayılır. Güzel sesi vardır. Bir dakika evvel bana sigara ikram eden mösyö ile yaşıyor.

 

Şu kara gözlü, kara kaşlı esmer güzeli de matmazel Katina Kinoğludur. Babası Abdülhamit’in kuyumcularındandı.

 

Prenses tanıtmasını bitiremedi, yanımıza genç süvari zabiti dö Şevalef geldi.

– Madmazel, bir aparatifi kabul etmekle beni bahtiyar eder misiniz?

Hiç içki içmediğim için teklifini nezaketle reddedecektim, fakat Prenses hemen atıldı:

– Fakat bir küçük kadeh! İki değil!

 

Prensesin bu imdada yetişişi hoşuma gitti. Kabul ettim. Sofadaki büfeye gittim. Bir küçük kadeh Dübone aldım ve çok küçük yudumlarla içmeye çalıştım. Genç zabit tonturaklı cümlelerle bana, beni söylüyordu!

 

O sırada Fransızca şair Enfes Bühtan bir kadınla gelip yanımızda durdular. Kadın Fransızcayı pek berbat konuşuyordu. Bühtan Bey de kadına bildiği dili göstermek için makara gibi ve taklitli bir eda eda ile yaltaklık ediyordu:

– Siz bana o kadar heyecan ve ilham veriyorsunuz ki madam. Şurada baştan başa sizi terennüm eden bir şiir yazdım.

– Ben Türkçe bilmem ki.

– Yok, yok! Ben Türkçe yazmam. Türkçe gazete bile okumam. Fransızca yazdım madam.

– Okumak mı istiyorsunuz?

– Dinlemek lûtfunda bulunursanız.

 

Dö Şevalef gülümseyerek bana göz kırptı, biz de dinleyelim demek istedi.

 

Enfes Bühtan yan cebinden çıkardığı küçük defteri açtı, okumaya başladı. Yan gözle bakıyorum. Kadın yüzde doksan beşini anlamıyor. Fakat anlar görünüyor. Zabite bakıyorum, gülmemek için alt dudağını ısırıyor, “sonra söylerim” gibi işaretler ediyor.

 

Yerimize dönerken Şevalef dedi ki:

– Kadının kendi şiir, hem kusursuz bir şiir. Böyle canlı bir ahenk durup dururken bozuk ve acemi bir dil ile ona şiir yazmak, gülünç değil, acıklı bir şey…

– Fakat bu genç Fransızca yazdığı şiirlerle meşhurmuş.

– Evet, öyle. Fakat, Beyoğlu için öyle.

– Yoo! Çekemem. Birden bire bu ne ahbaplık! Kıskanırım doğrusu.

 

Prenses ilk defa zevzeklik etti. Acaba zevzeklik mi, yoksa sosyetece yapılması lâzım gelen bir şaka mı?

Şaka olduğunu şundan anladım, Prenses:

– Benim eski göz ağrımı kim elimden alırsa onu parçalarım! Dedi ve kahkahayı savurdu.

Şaka olmadığını da anladım, yine prenses söylüyordu:

– Ben dört sene onun hasretini çektim. O henüz on dokuz yaşında üniversitedeyken Monmartr’da yakaladım. Üç sene zinciribent ettim. Şimdi başkasına verir miyim?

 

Ben şaşa kaldım. Prensesten bu sözleri beklemiyordum. Bir sosyetede bunlar konuşulur mu hiç? Bahusus prenses gibi kibar bir kadının ağzına yakışır mı?

 

Dö Şevalef de benim gibi kızardı. Utandı mı, kızdı mı? Bilmiyorum. Selam verip çekildi. Ben Prensese bu sözlerin sebebini sormak istedim, fakat soramadım, o iç salona doğru ilerlemişti.

 

Yalnız kalınca, kimseye görünmeden çıkıp gitmeyi düşündüm. Hatta bir aralık merdiven başına kadar gittim. Birden bile karşıma bir bahriyeli çıktı, lafa tuttu. Kadınlardan birisi nutuk verir gibi konuşuyordu. Hacı Dervişzade kadının her sözünü alkışlarla tasdik ediyordu. Oraya doğru ilerledik. Peride Hanımefendi, Fransızca ve İngilizceyi güzel konuşuyordu. Fakat konuşma mevzu güzel değildi, çirkindi, kirliydi, pisti. Türkleri ecnebilere çekiştiriyordu; artık şimdiden sonra kudretli, medenî bir manda altında rahat yaşayacağını anlatıyordu. Ve Hürriyet ve İtilaf şubesi reisi Tayfur da alkışlıyordu.

 

Prensese gittim, işi anlattım ve:

– Çok rica ederim, dedim. Bu hanımefendiyi susturunuz.

Prenses beni dikkatle dinledi, sinirlendi, beni teskin etmeye çalıştı ve uzaktan haykırdı:

– Madam Peride! Benim salonumda politika yasak!

Bir saniyelik bir soğuk duş!

Ev sahibinin yasağına riayet edildi. Biraz evvelki sözleriyle canımı sıkan prenses şimdi bir defa daha hoşuma gitti.

 

Eve biraz geç döndüm. Babam sorunca hemen cevap verdim:

– Fahri beylere gitmiştim. Kızı biraz rahatsızlanmış. Bir şey değil, grip galiba, onun için geciktim.

Bu yalanı için söyledim? Bilmem.

Şimdiye kadar babamı aldatmış mıydım? Hayır. Öyleyse?.. Bilmem işte! Beni bu kadar üzme, kalbim!

 

 

Nisan.

 

Babam tehlikeli bir kriz geçirdi, Neşet Ömer Bey yetişmeseydi şimdi kimsesizdim. Âyan azasından Prens Mehmet Ali Paşa ile ayrılmaz dostu, Karagöz gazetesi sahibi Ali Fuat Bey geldiler. Üç eski dost karşı karşıya. Üçü de kalp hastası. Üçü de boğazlarına düşkün. Babamdan başkası perhize aldırmıyor.

 

O sırada Şevalefle Vesika Hanımefendi geldiler. Şevalef sivildi, karşı salon aldım. Ali Fuat Bey yarı açık kapıdan görmüş. Dışarıya çıktı, beni bir kenara çekti:

– Bu kadını nereden tanıyorsun?

– Ayaspaşa’da tanıştık.

– Haneşka’da mı?

– Evet…

– Zaten onu da tanımam bir hata ya, neyse… Fakat bu Vesika hanımı hem başından, hem civarından sav kızım. İşte o kadar! Yarı baba, yara amca sıfatıyla söylüyorum.

 

İtaatlı göründüm. Fakat içimden kızdım. Yirmi ikisini açmış bir kız herhalde Fuat Beyden akıl öğrenmez. Yirmi iki senelik dümdüz bir hayat. İstikamet yok, hedef yok, ideal yok, meşguliyet yok. En büyük günahımız yüzümüzde bir peçe, sırtımızda bir çarşaf olması. Bu iki şey bizi hayatın  -doğru eğri- her yolunda karşılıyor. İş yolları bile kapalı. Peçe, sinema, roman, natırlı hamam, ev, esneme, dedikodu… Bunlar yasak değil. Bunlardan başka her şey günah. Her şey ahlâksızlık. Memleketin en serbest düşünen, en eski inkılâpçısı Ali Fuat Bey bile moralist kesiliyor. Ama bir bakıma da hakkı var görünüyor. Benim iyiliğim için olduğuna şüphe yok. Ben de ahlâk üzerinde titizim. Fakat bunun hududu ne? Serbest hayatla ahlâksızlığın nerede başlayıp nerede ayrıldığı belli değil… Paşa kızı ben, okumuş ben, terbiyeli ve ahlâklı ben… İşte o kadar… Her iyi şey ben ve bende… Neye yarar ki bahçedeki baldıran gibi doğdum, büyüdüm, yaşıyorum. Benim bu sıfatlarımın hayatta bir değeri, faydası yok. Uzun bir sarık bezini burmuşlar, burmuşlar da hayatın boğazına ilmiklemişler, ha bire çekiyorlar, boğuyorlar. Tevfik Fikret aklıma geldi: (Bu memlekette de bir gün sabah olursa Halûk…)

 

Bu doğacak sabahı bir gök güneşinden beklemek budalalıktır. Bir yer güneşi istiyoruz. Öyle bir yer güneşi ki, bütün varlığımızda, benliğimizde bir sabah yaratsın.

 

Bir çok isimler gözlerimin önünde kıvılcımlanıyor: Samsun… Erzurum… Sivas… Ankara… Anafarta… Yıldırım Grupu… Mustafa Kemal…

 

Acaba?. Acaba?. Mustafa… Kemal… Bu memlekette de bir gün sabah olursa… Olur mu? Olacak mı? Yapacak mı?

 

İçimde bir sevinç var. Sıhhatli bebeklerin sebepsiz sevinci var.

 

Defol Vesika Hanımefendi! Defolunuz vesikalı hanımefendiler! Defolunuz burulmuş sarık bezleri!

 

Dışarıya çıkmak, kırlarda koşmak, kahkahalar atmak, yollarda hayatı henüz bilmeyen bebekleri öpmek istiyorum. Nereye gitmeli? Ağaçlar tomurcuklu, vişneler çiçek açtı. Hah! Aklıma geldi. Babamın hastalığı yüzünden Feride’nin nikâhına gidememiştim. Çalıkuşu’na giderim. Hem özür dilerim, hem akşama kadar gülerim. Yoruluncaya kadar yaya giderim, sonra bir çekçeğe binerim.

 

Yolda şair Ahmet Haşim’le karşılaştım.

O, bana:

– Bugün ne kadar pembesiniz Maviş Hanımefendi, dedi.

Ben ona:

– Sizi görür görmez içime bir sevinç doldu da ondan.

Dedim, o, bana:

– Sizin için (Karanfil) adında bir şiir yazdım.

Dedi, ben, ona:

 – Şimdi istemiyorum, onu bana karanfiller açınca, bir ateşten karanfille beraber gönderiniz.

Dedim, o, bana:

– Beni yalnız siz anlıyorsunuz, ölümümden sonra da başkaları anlayacaklar.

Dedi, ben, ona:

– Bunu bir daha söylerseniz karanfilleri koparır atarım!

Dedim. Ayrıldık.

 

Ahmet Haşim’i seviyorum. Bir aşkla değil, bir hürmetle, bir küçük kız kardeş hürmetile seviyorum. Çünkü o da beni anlıyor, çünkü o da beni aynı derin duygu ile seviyor. Ölecekmiş! Niçin ölsün! O öleceğine ne kadar Ali Kemaller varsa, onlar ölsünler!

 

Öyle amma, yine bunlar ölüyorlar… Ömer Seyfettin’i gömeli kaç hafta oldu? Cenazesini bile takip edemedik, mezarının başına bile gidip gömülürken ağlıyamadık. Neden? Neden olacak? Biz namahremiz! Erkeklerin arasına karışamayız! Dirilerimizin önünde gülmek haram! Ölülerimizin ardında ağlamak haram! Ali Canip’in (Şark)ını mırıldana mırıldana yürüyorum:

 

Daldım gözümde vehm uyuyan susmuş ufkuna

Ey Şark! Kanmadın mı asırlarca uykuna?

Hâlâ huşua kubbeler en hisli bir penah

Hâlâ minarelerde tevekkül diyen bir ah

Hâlâ saçaklarında güler baykuş, evlerin

Hâlâ köpek eninleri serper sokakta kin

Hâlâ hurafeler yaşatır her çürük kafes

Hâlâ beşik gıcırtısı, hâlâ o tozlu ses

Yükselmeyen tezerruun ey Şark bilmiyor!

Hayyalel felâhını gökler işitmiyor!

Sönsün semalarında sükûn işleyen seher

Dönsün zeminlerinde de isyana secdeler.

Diz çökmesin sağır göğe öksüz duaların

Yaksın bütün ufukları artık belâların

Her zulmü kahrı boğmağa bir parça kan yeter,

Ey Şark uyan yeter, yeter ey Şark uyan, yeter!

 

b.65-87

EDE YAYIMCILIK

bilgi@edekitap.com
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız

Yorumunuzu Ekleyiniz