Title Image

At Çalmaya Gidiyoruz

Per Petterson
pet petterson

At Çalmaya Gidiyoruz

Kuzeyin güneşsiz geçen uzun zamanlarının insanlara bir armağanı mı bilinmez, İskandinavya, düşün, yazın alanına başarılı yapıtlarıyla katkı sunan insanların yurdu olamaya devam ediyor.

 

Türk okurları, yirminci yüzyılın başlarında verdiği yapıtlarla aşina olduğu Norveçli yazar Knut Hamsun’dan bu yana, gelişen iletişim yollarının da etkisiyle pek çok İskandinav yazarın yapıtlarını okuma şansını buldu.

 

Norveçli günümüz romancılarından Per Petterson’un, At Çalmaya Gidiyoruz adlı yapıtı sinemada da kendine yer buldu. Türkçeye, Atları Çalarken adıyla çevrilen kurmaca, yazarın 2003 yılında yayımlanan betiğinden uyarlandı.

 

Betikten İzler

 

“İşte,” dedi Jon, “şurada.” Patikanın biraz dışında büyük bir çam ağacını gösteriyordu. Sessizce durduk.
“Çok büyük,” dedim.
“Büyüklüğü değil,” dedi Jon. “Gel.”

 

Çamın yanına gidip tırmanmaya başladı. Zor değildi, alt dallar sağlam ve uzundu, ağırlıklarından yere eğilmişlerdi, yakalamak kolaydı, birkaç hareketle metrelerce yukarı tırmanmıştı, ben de peşinden gittim. Hızlı tırmanıyordu ama yaklaşık on metre sonra durup oturdu, benim de aynı yüksekliğe gelmemi bekledi. Bol bol yer vardı, ikimiz de kendi kalın dallarımızın üzerinde güzelce yan yana oturabiliyorduk.

 

Üzerinde oturduğu dalın çatallaştığı ilerideki bir noktayı işaret etti. Çatalın altından derin bir kase gibi ya da neredeyse bir dondurma külahı gibi bir kuş yuvası sallanıyordu. Çok fazla kuş yuvası görmüştüm ama hiç bu kadar küçük, bu kadar hafif, yosunlardan ve tüylerden böylesine güzel yapılmış olanını görmemiştim. Asılı değildi. Uçuyordu.

 

“Çalıkuşu,” dedi Jon alçak sesle. “İkinci yumurtlayışı.”

 

Eğildi, elini yuvaya uzattı, üç parmağını tüyle örtülü yuva ağzından içeri soktu, öyle küçük bir yumurta çıkardı ki oturduğum yerde bakakaldım. Yumurtayı parmak uçlarının arasında dengeleyerek yakından inceleyebilmem için bana uzattı, bu minicik, oval topa bakarken, yalnızca birkaç hafta sonra küçük kanatlarıyla en tepedeki dallardan kendini aşağıya bırakıp içgüdüsüyle ve iradesiyle yerçekimini yenerek yere çarpmadan yükselebilecek bir kuş olacağını düşünmek başımı döndürdü. Bunu söyledim de:

 

“Vay canına,” dedim, “bu kadar minik bir şeyin canlanacağını, uçup gideceğini düşünmek tuhaf bir şey,” belki iyi söze dökememiştim, içimdeki uçucu, hafif duygunun yanında çok cılız kalıyordu sözlerim. Ama o anda hiç anlayamadığım bir şey olmuştu herhalde, çünkü bakışlarımı Jon’a çevirdiğimde yüzünün gergin ve bembeyaz olduğunu gördüm. Bunun nedeni söylediğim birkaç sözcük mü yoksa elindeki yumurta mıydı, asla anlayamadım, ama onu aniden değiştiren bir şey olmuştu, beni daha önce hiç görmemiş gibi dimdik gözlerimin içine bakıyordu ve her nasılsa bu kez gözlerini kısmamıştı, gözbebekleri kocaman ve simsiyahtı. Sonra elini açtı, yumurtayı bıraktı.

 

Yumurta gövdenin yanından aşağı düşerken gözlerimle takip ettim; aşağılardaki dallardan birine çarptığını, parçalandığını, her yana saçılan küçük, solgun parçalar halinde dağıldığını, parçaların neredeyse ağırlıksız kar taneleri gibi yere doğru indiğini ve gözden kaybolduğunu gördüm. Ya da aklımda böyle bir şey kalmış ve beni bu kadar üzen başka bir şey gördüğümü hatırlamıyorum.

 

Yeniden Jon’a baktığımda öne eğilmişti, bir eliyle yuvayı dala tutunduğu yerden kopardı, kolunu uzatarak önünde tuttu, gözlerimin birkaç santim ilerisinde parmaklarıyla un ufak etti. Bir şey söylemek istiyordum, ama ağzımdan tek bir söz bile çıkmadı. Jon’un yüzü kireç gibi bembeyaz, ağzı açık bir maskeydi, bu ağızdan kanımı donduran sesler çıkıyordu, hiç böyle bir şey duymamıştım; hayatımda görmediğim ve görmeyi de hiç istemediğim bir hayvanın gırtlağından geliyordu sanki bu sesler.

 

Yeniden elini açtı, açık avcunu ağacın gövdesine vurup yuvayı ağacın kabuğuna bastırarak ovaladı, her yan uçuşan küçük parçacıklarla doldu, sonunda geriye yalnızca görmeye dayanamadığım bir leke kalmıştı. Gözlerimi yumdum, öylece durdum, yeniden gözlerimi açtığımda Jon epey aşağılardaydı. Daldan dala neredeyse kayarak iniyordu, aşağı baktığımda dik, kahverengi saçlarını görüyordum, bir kez bile yukarı bakmadı.

 

Son birkaç metre kaldığında kendini aşağı bıraktı, oturduğum yerden bile duyabildiğim bir sesle yere düştü, boş bir çuval gibi dizlerinin üzerine yığıldı, alnını toprağa çarptı, bana sonsuz gelen bir süre boyunca öylece oturdu, ben de bütün o sonsuz süre boyunca soluğumu tutmuş, yerimden bile kımıldamalnıştım. Neler olduğunu anlamıyordum ama bunun benim suçum olduğunu hissediyordum. Yalnızca niye olduğunu bilmiyordum.

 

Sonunda kaskatı ayağa kalktı, yeniden patikadan aşağı inmeye başladı. Soluğumu bıraktım, ağır ağır yeniden soluk aldığımda göğsümden bir hırıltı çıktı, bunu açıkça duymuştum, astım gibi geliyordu kulağa.

 

s. 32, 33

"Bilgi Paylaştıkça Çoğalır"
No Comments

Post a Comment