İÇİNDEKİLER
Köprü - EDE YAYIMCILIK
24842
post-template-default,single,single-post,postid-24842,single-format-standard,stockholm-core-2.1.6,select-theme-ver-7.5,ajax_fade,page_not_loaded, vertical_menu_hidden,menu-animation-underline,side_area_uncovered,,qode_menu_,qode-mobile-logo-set,wpb-js-composer js-comp-ver-6.5.0,vc_responsive
Title Image

Köprü

Eleştirel Bir Romana Eleştirel Bakış
köprü romanı

Köprü

Yazarımız Ayşe Kulin, kendisinin, edebiyatımız için oldukça cesur bir kalem olduğunu, “Köprü” adlı romanıyla bir kez daha gözler önüne sermiş. Betik baştan sona toplumu, düzeni, mezhep çatışmalarını ve Türkiye’nin siyasi temellerini pamuklu bir dille yerden yere vurmak için yazılmış gibiydi. Öyle ki Ayşe Kulin tüm bunları söylerken, dilinin ve kaleminin ayarını kuyumcu titizliğiyle dengede tutmuş olsa da betiğin sağlam bir isyan romanı olduğunu göz ardı edecek değiliz. Ancak her isyan bir yıkım isteği değildir. Hakkı yenmemelidir ki Kulin, romanın her zerresinde yapıcı olmaya çalışıyor ve kindar olmak yerine toplum sorunlarını “keşke” diye haykırıyor.

 

Romanın eleştirisini yazmak için kalemi elime aldığımda nereden başlayacağımı bilemedim. Konuşulmaya değer çok başlık vardı. Ben de kişilerin çözümlemesini ve bu kişilikler üzerinden mecaz tespitleri yaparak, anlatılanlara elimden geldiğince ışık tutmaya çalıştım.

 

Öykü, Erzincan’ın bir köyünde geçiyor ve Bayram adında bir köylünün Kaymakama ve Valiye acısını anlatmasıyla düğümleniyor. Köyde uzun yıllardan beri köprü yoktur. Fırat’a ulaşamayan azgın sular köyde nice canlar alıyor. Bayram ise bu köyde yaşayan zavallılardan sadece biri. Zavallı, çünkü karısını doğuma yetiştirirken onu, hırçın sulara kendi elleriyle teslim etmek zorunda kalıyor. Bu sırada elinde bir yavrucak da öksüz kalıyor. Ona babalık yapamayacak kadar yoksuldur.

 

Ayşe Kulin, romanında ilk olarak bu adam üzerinden çaresizlik hissini okuyuculara yansıtıyor. Bayram’ın yöre ağızlı konuşmaları Kulin’in iyi bir gözlem yaptığını göstermektedir. Doğrusu, konuşmaların yanında iklim koşullarını betimlemeler, roman boyunca geçen yerlere ve geçmişe ilişkin adlar, yemek adları ve benzeri özgün sözler, yazarımızın iyi bir gözlemci olduğunun göstergesidir.

 

Sonrasında Bayram, kalkıp, soluğu Vali Bey’in yanında alır; kucağında Öksüz adını verdiği anasız bebeğiyle…

 

Vali, tuttuğunu koparan, çalışkan bir devlet adamıdır. Ayşe Kulin, siyasi bir eleştiri yapacağı zaman kendisine yöntem olarak bu valinin iç hesaplaşmalarını seçmiştir. Bir vali diliyle hem halkı hem siyasileri mercek altına almıştır. Yeri geldiğinde, “Her şeyi devletten beklemeyin!” diyen Vali, gerektiğinde, “Yapacağız tabii ki! İşimiz ne?” diyor. Burada ya yazarın çeliştiğini ya da siyasilerin yapıları gereği biraz değişken olabildiğini görüyoruz. Yine de Ayşe Kulin, valiyi, romanında, oldukça iyi yürekli ve ince düşünceli bir beyefendi olarak gösteriyor. Sözgelimi valinin arı duru İstanbul Türkçesi, diğer yöre ağızlarını yanında oldukça etkileyici duruyor. Yufka yüreği ve o denli dirençli çabasıyla, olmaz deneni oldurmak; yapılamaz deneni yapmak için didiniyor. Gürcülerle anlaşmalar yapıyor; demir onlarda ucuz olduğundan, onları köprü yapımı için uygun kişiler olarak görüyor.

 

Ben burada Ayşe Kulin’in, siyasetçi olup olmadığını araştırma gereği duydum. Çünkü yazarın romanda verdiği kimi ayrıntılar, onun bir siyaset kadını olduğunu çağrıştırıyordu. Ancak sonrasında üzerine düşününce anladım; “Yazar” demek bu demekti. Bir yazar, iyi bir yazar, siyasetçi olmadan da siyaset yapabilir; manav olmadan da meyve satabilir; demirci olmadan da demir dövebilirdi.

 

Vali, Bayram’a üzülmüştü ve onun bebeğine bir süt anne bulacaktır. İşte bir diğer önemli ayrıntıyı burada devreye sokuyordu Ayşe Kulin; Mezhepler üzerinden oluşan çatışmalar. Çünkü Öksüz adlı bu bebeğe buldukları anne, Elmas idi…

 

Elmas, Alevi bir kadındır. Yazar, Elmas üzerinden Alevi töresini; Elmas’ın âşık olduğu Mevlüt üzerindense Sünni töresini anlatıyordu. Bu bireşim sonucunda ise bir tutum öneriyordu. Yıllardan beri süre gelen “Bizden olmayana kız vermeyiz, bizden olmayandan kız almayız!” anlayışının artık bitmesi gerektiğini savunan bir yoldu bu.

 

Ne kadar âşık olurlarsa olsunlar aileler bu evliliğe izin vermiyordu. Bu durum, Elmas’ın ve Mevlüt’ün, Tunceli’den Erzincan’a kaçmasına sebep olmuştur. Bayram’la ve öksüz bebekle işte bu köprüsüz köyde, böylece kesişti yolları. Şimdi Öksüz’ün annesi bir Alevi, babası ise Sünnidir. Hepimiz kardeşiz diyordu aslında Ayşe Kulin. Bu algıyı güçlendirmek için de Öksüz’ü ve Elmas’ın bebeğini kardeş yapmıştı romanda.

 

Tüm bunlar olurken, köyde köprünün yapım çalışmaları sürüyor, Vali de acemi Kaymakam da işlerin yavaş ilerlemesine iyice bozuluyorlardı. Ne de olsa Bayram’ın karısı Güllü’nün ölümü ne ilk ölümdü, ne de son ölüm olacak gibi duruyordu. Bir an önce bir şey yapmazlarsa Öksüz gibi birçok bebek anasız ya da babasız kalacaktı. Köyden hastaneye ulaşım yoktu ve bu korkunç bir durumdu.

 

Yazar, Alevi ve Sünni çatışmasının yanında bir yandan da etnik sorunlara kalemiyle darbeler vuruyordu. Tüm bunları tarafsız anlatmaya devam ederken “Sivas Katliamı” gibi korkunç bir olay üzerinden yapılan yaymacaya da anlattıklarıyla gem vurdu.

 

Elmas ve Mevlüt ailelerinden korkarak kaçarken, eşkıyalar da o aralar dört bir yanı basıyor, katliamlar yapıyordu. Yine böyle bir baskında her yer darmaduman edildi, ateşe verildi. Dört bir yanda ölüler vardı. Cesetleri gömmek için yeterli adam yoktu; Vali’de vicdan ve merhamet duygusu çok belirgindi. Vali öyle bir valiydi ki, cesetlerin kimini elleriyle gömdü.

 

Adına katliam, baskın, yıkım, ne denirse densin, acısı dinmeyen ve değişmeyen korkunç zorbalığın sonunda, bir yazı bırakmıştı eşkıyalar: “Sivas Katliamının intikamıdır.” diye. Vali, öfkesinden deliye döndü. Yazar burada Valiye şunu söyletiyordu: “Neden? Bir rezaletin öcü neden bir başka rezaletle alınır? Erzincan’ın köyündeki bu garibanlar mı yapmıştır Sivas Katliamını? Nedendir bunca yıkım, bunca saldırganlık bahanesi?”

 

Yazar, bu bölümlerde oldukça tehlikeli sularda yüzmüş ancak bana kalırsa boğulmamıştır. Çünkü ne o tarafa ne bu tarafa ağır basmamıştır romanın dil terazisi. Hem çok haklıdır herkes romanda, hem çok haksız… Yapılanlar, söylenenler hem çok mantıklıdır, hem de çok mantıksız. Hem çok karadır her şey kapkaranlık, hem de açıktır her şey gün gibi aydınlık.

 

Ayşe Kulin, toplumcu bir romana göre oldukça ağdalı bir dil kullanmıştır. Bu da romanı, anlaşılması güç bir hâle getirmiştir. Oysa toplumcu romanlar genellikle yalın yazılmış olmalarıyla ilgi çekerler. Her yiğidin yoğurt yiyişi başkadır kuşkusuz, ama bu dil, Ayşe Kulin’in yoğurdunu birazcık ekşitmiş diyebiliriz.

 

Ancak Ayşe Kulin’in, yazınsı sanatları kullanabilmek açısından son derece becerikli olduğu besbelli. Sözgelimi romandaki cinsel ayrıntılar, suya dokunur gibi verilmiş; varla yok arasında, azla çok arasında bir denge kurmuş yazar.

 

Kısacası bu roman; Bayram, Vali, Elmas, Mevlüt ve Öksüz üzerinden yazılmış bir toplum yansımasıdır. Benim gözlemlerim de mezheplerin kimi değişmez yargılarının böyle olduğu yönünde olmuştur. Bu açıdan romanı oldukça inandırıcı buldum. İnandırıcılık, kurgu yapıtlarda bile olmazsa olmaz bir özelliktir. Evet bu bir kurgudur, inandırıcı olmak zorunda değildir; ancak ütopik de olmamalıdır. Toplumda var olanlar romanda hâlâ vardır, ancak her insanın söyleyemeyeceği biçimlerde anlatılmıştır. Bu da yazarın anlatma becerisidir.

 

Roman her ne kadar toplum için yazılmış olsa da bunun bir edebi yapıt olduğunu unutmadan yorum yapmak gerekiyor. Bu bağlamda betiğin, edebi açıdan son derece doyurucu bir tat bıraktığını, anlatının beni etkilediğini söylemeden geçemeyeceğim.

 

Ayşe Kulin’in Türk yazınında hep var olmasını diliyorum. Kaleminin ucu da yolu da hep açık olsun.

 

“Köprü”yü okuyanların “Sırat köprüsü’‘nden geçmeyi duyumsayacağını düşünüyor ve okunmasını öneriyorum.

 

 

Yağmur DİKLİ


Yağmur Dikli

yagmur@edekitap.com
Okur Görüşlerine Açık Sayfa

Yorumlayınız

BİR ÇAY İÇİMİNDE TÜRKMENİSTAN