İÇİNDEKİLER
Title Image

Kösem Sultan

Reşat Ekrem Koçu
Reşat Ekrem Koçu - Kösem Sultan

Kösem Sultan

Reşat Ekrem Koçu, kendisi gibi İstanbul yazarı olarak anılan Ahmet Rasim ile “Allah’ın ona bir vergisi olan güzel bir dil, hassas bir yürek, ve cevval bir zekâ ile, vakanüvislikten ileri gidememiş olan devrinin tarihçiliğine yeni, heyecanlı, taze bir hava getirdi.” sözleriyle andığı hocası Ahmet Refik  Altınay’ı tanıtan özgeçmiş yazılarından, “Dağ Padişahları” benzeri kurgulardan, “Türk Giyim Kuşam ve Süslenme Sözlüğü” gibi derin araştırma içeren betiklere değin geniş bir alanda Türk okuruna yeni ufuklar açan yapıtlar törüttü.

 

Ahmet Turan Oflazoğlu’nun, iki perdelik “Kösem Sultan” görmüğüyle Türk izleyicisine aktardığı, 1. Sultan Ahmet’in “kösem” diye önde tuttuğu karısının yaşamı, Reşat Ekrem Koçu’nun kurgusunda, Adalar Denizindeki küçük, yoksul adadan İstanbul’a ulaşan, oradan kocası, oğlu, torunu döneminde üç kıtaya egemen olan devleti gerelti gerisinden yönetmeye yeltenen bir kişilik üzerinden öyküleniyor.

 

Türk yazınına kazandırdığı, neredeyse sınırsız denilebilecek çeşitlilikteki yapıtlarından Kösem Sultan için Selim İleri, “Büyük bir hayranlıkla okuduğum bu roman uçsuz bucaksız denizlerden geçip giderek bana Osmanlı tarihini sevdiriyor. Yazarı Reşad Ekrem Koçu, Osmanlı tarihini ‘bugünde yaşatan’ mucizevi, görkemli bir yazar! Reşad Ekrem’in eşsiz eseriyle dostluğum artık hep sürecek, herhalde ölünceye kadar…” sözleriyle betiğin kendinde bıraktığı izleri aktararak, henüz Reşat Ekrem Koçu yapıtlarını okuma olanağı bulamayanlara ipuçları veriyor.

 

KÖSEM SULTAN'dan...

Aşk Nümayişle Bağdaşmaz

 

“Sultan Ahmet’in ölümü karşısında Kösem Sultan’ın halini nasıl anlatabiliriz?

 

Billur bir vazoyu havada savurmuşlar, savurmuşlar, savurmuşlar ve sonra bir taşa çalıvermişlerdi. Kösem paramparça olmuştu. Gün doğarken gözlerinin yaş kaynakları artık tükenmişti. O güzel gözlere iplik iplik kan gelmişti, yanıyor ve sızlıyordu gözleri.

 

Feryat etmemişti. Saç yolma, üst baş yırtma gibi bayağılıklar yapmamıştı. Hastanın çok ağırlaştığı son iki gece, başucunda uykusuz, bir balmumu olmuş, yanmıştı. Dalgın yatan genç adamın bir ara gözlerini açtığını, dudaklarının bir şeyler okur gibi kımıldadığını ve açılan gözlerin tekrar kapandığını görmüştü… Sultan Ahmet’i gidiyordu, fakat onun öleceğini hiç aklına getirmiyordu.

 

Padişahın sağ eli Kösem’in ellerindeydi. Tecrübeli bir sütnine ile ihtiyar bir haznedar kalfa hazırlıklıydılar. Biri altın bir kaşıkla hastanın dudaktan arasında zemzem akıttı, öbürünün elinde de beyaz bir tülbent vardı. Bir hafız kadın Kuran okumaya başladı. Kösem, yüzüne görünmeyen bir kanat çarpmış gibi irkildi, hatta o kanadın rüzgarını duyar gibi oldu. Feryadı içinde koptu, sesini kimse duymadı: “Gitti Sultan Ahmetim!.” dedi. Ve hıçkırıklarını boğmak için hastanın yastığı üstüne kapandı.

 

Bu nasıl illetti? Bu ne sinsi canavardı! Daha iki ay evvel, en az elli yıllık istikbalden bahsederek, Kösem’e: “O zaman asa kullanmam… Kolumdan, sen götürürsün beni” demişti.

Kösem de gülmüş: “İlahi padişahım… Ben ab-ı hayat mı içtim, senden evvel iki büklüm kocakarı olurum” demişti.

 

Bir gün “Şuramda bir şey koptu sanki… ” diye ilk ve küçük bir şikayet, sonra gittikçe artan devamlı sancılar, önlenemeyen ishal, hekimlerin bilgisi hastalığa yenilmiş ve genç padişah iki ay içinde eriyivermişti. Zaten çelimsiz bir vücut yapısı vardı.

 

Ateş düştüğü yeri yakar. Bütün Sultan Ahmetliler, gözyaşları arasında göç hazırlığına başladılar. Osmanlı Sarayı’nın geleneğince, Haremde, orta malı cariyeler hariç, ölen padişahın hasekileri, nedimeleri, emektar yakınları Sultan Beyazıt semtindeki Eski Saray’a götürülecekti ve orada, artık alınyazıları neyse, belki de ömürlerinin sonuna kadar bir sürgün hayatı geçireceklerdi. Yeni Saray’da onların boşalttıkları dairelere, eğer varsa, yeni padişahın anası, hasekileri gelip yerleşeceklerdi.

 

Sarayda, içindeki eşyanın ve mücevherlerin kıymetine paha biçilmez bir hazine vardı. Üç kıta üzerinde yayılmış azametti bir devlete hükmeden, milyonlarca insanın mal ve can emniyeti dudakları arasından çıkacak bir emre bağlı olan Osmanlı padişahı bu hazinenin sahibi değil, muvakkat emanetçisiydi. İstediği zaman açtırır, dolapları, çekmeceleri dilediği gibi karıştırır, değerini akıl terazisinin tartamadığı bir mücevheri beğenir, bir murassa sorguç, yakuttan, zümrütten yapılmış bir satranç takımı, pırlantalı bir akik kase, herhangi bir şeyi beğenir, fakat el yazısıyla imzalı bir senet vermedikçe alamaz, kullanamazdı. Ve bir padişah ölünce daha cenazesi kalkmadan hazineden senetle aldığı şeyler aranır, yerine konulur ve senetleri yırtılırdı.

 

Padişahların kendi keselerinden aldıkları mücevherler vesair kıymetli eşya da mirasçıları arasında taksim edilirdi. Ve bir padişah hazine malını hiç kimseye hediye edemezdi; belki çok sevdiği birinin, senet verip hazineden aldığı bir mücevheri kullanmasına imkan sağlardı. Ve bütün Harem halkı bilirdi ki, hazine malı falan küpe, falan yüzük, falan broş, mesela Kösemin kulaklarında, Kösemin parmağında, Kösemin göğsündedir.

 

İhtiyar haznedar kalfa Sultan Ahmet’in yüzüne beyaz bir tülbent örterken Kösem Sultan yalvardı:

“Bir kerecik daha … Son defa göreyim.”

Birkaç saniye, seyretti o solmuş, sararmış güzelliği. Doyamamıştı kocasına.

 

Kösem dairesine götürüldü. Ölünün yattığı odaya Enderun’daki hafız-ı Kuran birkaç ağa alındı. Sultan Ahmet ölümünden önce bir gün: “Benim naaşımı pirim Aziz Mahmut Efendi gasletsin” diye vasiyet etmişti. Üsküdar’a adam gönderilip şeyh, saraya çağrıldı. Aziz Mahmut Efendi:

“İhtiyarım … dayanamam. Hafız Şaban bana vekalet etsin!..” dedi.

 

Sultan Ahmet’in naaşını, Hırka-i Saadet Dairesi önünde Derviş Şaban Efendi yıkadı ve cenaze namazı altı minareli muhteşem camiinde kılındı ve caminin yanındaki türbesine defnedildi.

 

Her cülusta olduğu gibi o gün de bütün İstanbul halkı sokaklara dökülmüştü.

 

Yeni padişah, Sultan Ahmet’in küçük kardeşi Sultan Mustafa için “Yirmi beş yaşlarında bir tüvana şehzadeymiş” deniliyor. Yüzünü Enderun’da bile gören yoktu; “Bir tüvana şehzadeymiş ama, Meczubü’l-hisal, Evliyaullah’tan imiş” deniliyordu. Saray terbiyesi “Aklından zoru varmış!..”, “Deliymiş!..” demeye maniydi. Halk yeni padişahı görmemişti ama, Beyazıt’taki Eski Saray’dan Büyük Yeni Saray’a getirilecek olan anasını, yeni valide sultanı mutlaka görecekti, Divanyolu boyunca mahşeri bir kalabalık toplanmıştı.

 

İriyarı bir Çerkez karısıydı. Tarih kaynaklarımızda adı yazılı değildir, “Sultan Mustafa’nın anası” derler. Güzel, ama cahil bir kadındı. Sultan Mustafa’dan başka bir de kız doğurmuştu, o sultanın da adı bilinmiyor, vezirlerden Kara Davud Paşa’nın karısıydı. Yeni valide sultan on dört seneden beri oğlunu görmemişti. Belki Sultan Mustafa’nın deliliğinden de haberi yoktu.

 

İriyarı, kaşlı gözlü ve cahil Çerkez karısı Yeni Saray’da Harem’e ayak atar atmaz Kösem Sultan’a saldırdı. Kösem’in dairesine, eli belinde, bir atlı ases gibi girdi. Kösem’i, saltanata ebediyen veda etmenin ıstırabı içinde, üstünü başını parçalar ve saçlarını yolarken bulacağını zannediyordu ve kapıdan girer girmez:

 

“Devlet ve saltanat nöbeti bize geçti … Ağlamayı saç baş yolmayı bırakın da Eski Saray’a gitmek için pılınızı pırtınızı toplamaya bakın!..” dedi.

Fakat Kösem Sultan’ı, tadımlık büyük aşkının tesellisi olmayan büyük acısının asil sükunu içinde bulunca şaşırdı.

 

Bir Sorgucun Hikayesi

 

Sultan Mustafa’nın cahil bayağılığı içindeki anası, Kösem’in vakarı karşısında küçülüvermişti. Bir padişah anası gibi değil, mahalle karısı gibi konuştu:

“Sizler Sultan Ahmetinizle kasırlarda, bahçelerde, derya ve mehtap alemlerinde sefalar sürerken, bizler dört duvar arasında çile doldururduk. Kösem misin, köse misin, nesin … isterse bir boncuk tanesi olsun, nen var nen yok, bütün asımını takımını çekmecelerine koyup hazine kahyasına teslim edeceksin… İçinde hazine malı varsa alınacak!..” dedi.

 

Kösem Sultan’da hazine malı olarak üç parça mücevher vardı, kulaklarına ve parmağına Sultan Ahmet’in eliyle taktığı bir çift zümrüt küpe ile bir zümrüt yüzük, bir de bir broş, üçünü de o sabah hazine kethüdasına teslim etmiş, senetlerini de almış bulunuyordu.

 

Allah o anda Kösem’e bir kat daha kuvvet ve metanet verdi. Güzel yüzünde tesellisiz acısı bir tebessüm oldu:

“Baş üstüne efendim… Her şeyimi olduğu gibi bırakırım… İçinde bir habbe hazine malı yoktur ama, Sultan Ahmetim elden gittikten sonra onların bana lüzumu yoktur… ” dedi.

 

Sihirli gözleri parladı. Narin uzun boyuyla Sultan Mustafa’nın anasını şöyle bir tepeden süzdü, gururu şahlandı:

“Her şeyimi alabilirsin!.. Beni çırılçıplak da soyabilirsin… Fakat. benden Kösem Sultanlığımı alamazsın… Defol karşımdan!..” diye bağırdı.

 

Gözleri o kaba Çerkez karısına nasıl bakmıştı ki, kovulan valide sultan, Kösem’in dairesinden bir cariye zilletiyle kaçtı.

O kaçtı gitti ama Kösem de bitti. Kendisini, sütninenin açılan kolları arasına atarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Yıllarca sonra itiraf etmişti:

“İçime saltanat hırsı işte o anda düştü!.” demiştir.

 

On dört sene padişahlık etmiş bir adamın Harem halkının bir günde göç etmesi kolay değildi. Sadece Kösem’in elbise ve çamaşır, kürkler, top top kumaşlar, denk bağları açılmamış kürklük postlar, hamam takımları, sofra takımları; altın, gümüş, billur, porselen, fildişi türlü şeyden yapılmış türlü kıymetli eşya, sandıklar dolusu “tuhaf ve tefarik” yükü vardı. Öbür hasekilerin eşyası da en az onun kadardı. Yeni Saray’dan Eski Saray’a kırk manda arabasıyla ancak gidilebilirdi.

 

Kösem için en büyük dert çocuklarıydı, onlardan da ayrılacaktı.

 

İkindiye doğru Kösem Sultan, henüz sabi olan üçer beşer yaşındaki cariyeleri de dahil, otuz can olan dairesi halkıyla göçe hazır olmuştu, “Arabalar geldi… ” denilince feracelerini giyeceklerdi.

 

Yeni Saray’dan çıkar ayak en muhteşem sultanlık rolünü oynadı; “Hazineye verilecek bir malım vardır” diyerek hazine kethüdasını çağırttı. Kızlarağasının ve sekiz on kadar haremağasının önünde ona bir çekmece verdi titreyen elleriyle; ve paramparça olmuş yüreğinin acıyla titreyen billur gibi bir sesle:

 

“Bak Ağa!..” dedi. “Sana merhum efendimiz Sultan Ahmet’in bayramlarda vesair mübarek günlerde takındığı sorgucu teslim ederim… Velinimetim efendimin yadigarı olarak saklamak isterdim ama, bana layık değildir, onu muhafaza benim haddim değildir, onun yeri Al-i Osman hazinesidir al, hazineye koy, defterine evsafıyla kaydet!..”

 

Orada bulunanların hepsi, Kösem’in uzattığı siyah kadife kaplı bir kutunun içindekini biliyorlardı. Hakikaten yeryüzünde kimsenin muhafaza edemeyeceği, maddi ve manevi kıymeti çok büyük bir mücevherdi. Hırka-i Saadet Dairesi’nde mübarek emanetler arasında Peygamberimizin çıplak ayağının bir taban izi, nakşı vardı.

 

Tertemiz bir iman ve sağlam itikada sahip bir Müslüman olan Sultan I. Ahmet, bir gün kuyumcubaşıyı çağırmış, o ayak nakşının bir kopyasını bir altın plak üstüne çizdirmiş, sonra onu üç parça nadide zümrüt ve yüze yakın elmasla donatmış, bir sorguç şekline koydurmuştu ve o taban nakşının ortasına da, mavi mineden zemin üzerine altınla kendisinin şu kıtasını yazdırtmıştı:

 

N’ola tacım gibi başımda götürsem daim

Kadem-i resmidir ol Hazret-i Şah-i Resulün

Gül-i gülzar-ı nübüvvet o kadem sahibidir

Ahmeta durma yüzün sür kademine o Gür’ün…

 

Sultan Ahmet başına bu sorgucu ilk koyduğu gün Üsküdar’da Aziz Mahmut Hüdai Efendi’yi ziyarete gitmişti. Türk kuyumculuğunun bir şaheseriydi, fakat manevi kıymeti maddi kıymetinin kat kat üstündeydi, her padişah başında taşıyamazdı, onu ancak bağrını Allah korkusu dağlamış bir Sultan Ahmet taşıyabilirdi.

 

Kösem, sorgucu hazine kethüdasına teslim ettikten sonra arkasını duvara yasladı ve gözlerini kapadı. Kulaklarında Hafız Kumral’ın yanık sesini duyar gibi oldu; içinden gelen bir feryadı zor tuttu:

“Hey Sultan Ahmet!.. Sen daha kabrinde ilk geceni geçirmeden, Kösemim Kösemim diye baş tacı ettiğin kadını sarayından kovuyorlar!” diye bağıracaktı.

 

Kulaklarına yaslandığı duvarın içinden ve derinden Sultan Ahmet’in sesi de gelir gibi oldu, tevşihin nağmelerine karışmış bir ses:

 

Hiç ummadığın yerde

Nagâh açılır perde

Derman erişir derde!

…

 

b.129-134

EDE YAYIMCILIK

bilgi@edekitap.com
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız

Yorumunuzu Ekleyiniz