İÇİNDEKİLER
Title Image

Türk Töresi

Ziya Gökalp
Ziya Gökalp

Türk Töresi

Osmanlı Devletinin, yüz yıllar süren gerileme döneminin getirdiği çöküş sürecini yaşayan Mehmet Ziya Gökalp, düşüncelerini, çabalarını yurdunun, yurttaşının içinde bulunduğu karanlıktan aydınlığa çıkması için kullanan bir Türk düşünürü.

 

“Türk Töresi”, sömürgenlerin güçlendiği, istedikleri devleti yıkıp parçaladıkları, çıkarlarına uygun tasarımlarla yeniden kurdukları bir çağda, Türk yurdunun, ilinin, töresinin kaygısını taşıyan Gökalp’in, varoluşsal çabalarının bir verimi.

 

Yapı Kredi Yayınları, Şevket Beysenoğlu, Yusuf Çotuksöken, M. Fahrettin Kirzioğlu, Mustafa Koç, M. Sabri Koz yazarlarınca hazırlanan çağı geçmeyen bilgileri, “Kitaplar Bir – Kitaplar İki” adlarını taşıyan iki betikte toplayarak yayımladı.

 

Ziya Gökalp’in tüm verimlerini içeren betiğin birinci toparındaki “Türk Töresi” bölümünü hazırlayan Yusuf Çotuksöken, sunuş yazısında, ulu düşünürün ülküsünü, ereğini, çalışma yöntemini, şöyle yorumluyor:

 

“Durkheim okuluna bağlı bir toplumbilimci olan Ziya Gökalp (1876-1924), Türkçülük ideolojisini bir bütün olarak ortaya koyabilmek için Türk toplumunun tarihsel gelişim sürecinde toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel, dinsel kurumların geçirdiği değişimleri, bu değişimlerin kökenlerini ve kaynaklarını belirlemeyi önkoşul olarak kabul etmiş görünmektedir. Hazırlamayı tasarladığı Türk kültür tarihinin en belirgin amacı dün-bugün-yarın çizgisinde/sürecinde toplumsal/ ulusal kurumları, gelenek, görenek ve inanışları kökenleri, oluşum süreçleri ve işlevleri yönünden incelemekti.”

 

İlk kez “Türk Töresi, Ziya Gökalp, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükumeti Maarif Vekaleti Neşriyatından İstanbul – Matbaa-i Amire 1339” kimliğiyle yayımlanan “Türk Töresi”, iki ana bölümden oluşmakta.

 

Töre Ne Demektir?”, “Türk Kendisini Başkalarından Nasıl Ayırıyordu?”, “İçtimâî Tasnîfler” başlıklarını taşıyan denemeler, “Türk Töresi”ne Dair Taharrîler adlı ilk bölümün konuları.

 

“Eski Türklerde Din”, bağlı beş ayrı konunun, alt başlıklarla işlendiği“Türk Töresi” betiğinin ikinci bölümünün adı. Ziya Gökalp, ilk konuyu;  “Tsinlerin Dini”, “Türk Mantığının Makulât-ı Erbaası”, “Tsin Dininin Esası”, “Türk Takvimi”, “Dört Unsur”, “Dört Hayvan”, “Dört Makulenin Müsâvîliği”, “Sihir”, “Şamanizm Dinindeki İlâhlar”, “Şamanizm Dininde Ruhlar” başlıkları altında aktarıyor.

 

“İl Dini” adlı ikinci konu başlıkları; “Çinlilerde İkili Tasnîf”, “Türklerde İkili Tasnîf, “Oğuz Dini Yahut Sulh Sistemi”, “Yakutlarda İl Dini”, “Altay Türklerinde İl Dini”, “İl Dininin Esası”, “Türk Mantığında Müdebbir Umdeler”.

 

“Ak”, “Kara” kavramlarının kapsamıyla açıklanan üçüncü konunun içerikleri; “İki Tabaka”, “İlhanlık Dini”.

 

Eski Türk evrenini, evrenin doğuşunu, Türk söylencelerini içeren dördüncü konu: “Türk Kozmogonisi”, “Dokuz Oğuz Menkıbesi”, “Oğuz Han Menkıbesi”, “Şane Menkıbesi”, “Huei-Hularda yani Dokuz Oğuzlarda Kurt Menkıbesi”, “Oğuzların Ergenekon Menkıbesi”, “Tukyuların Menkıbesi”, “Ergenekon Bayramı”, “Sair Türk Menkıbeleri” başlıklarıyla ayrımlanarak açıklanmış. Bu konunun içerisinde ek olarak “Sevi Söylenceleri” bağlamında Güneş Hanım”, “Çolbu Hanım”, “Öksüz Kız” öyküleri aktarılmış.

 

“Türk Töresi” betiğinin beşinci sıradaki son konusu; Türk Dinine Dâir Müteferrik Mâlûmat adını taşıyor. Alt başlıklarda, “İç ve Dış”, “Eski Türklerde Kainat Telakkisi”, “Din Istılahları”, “İbadetler” konuları açıklanıyor.

 

TÜRK TÖRESİ’nden…

 

Türklerde can mukabili “tın” dır ki, “nefis” manâsına da gelir. Bu, fizyolojik, maddî ruhtan ibarettir. Bundan başka bedenin hâricinde, âdetâ insanın gölgesi gibi daima yanından ayrılmayan üç ma’nevî ruh da kabul ederlerdi. Bunların isimleri “eş”, “sur”, “kut”tur. “Eş”, cemad, nebat, hayvan ve insanda yani bütün mevcudatta bulunan bir ruhtur. “Sur” (= “çor”, “çar”, “çura”), müteneffis bulunan bütün mevcutlarda, yani nebatlarda, hayvanlarda ve insanlarda bulunan bir ruhtur. “Kut” ise, yalnız insanla ata mahsustur.

 

Bu üç ma’nevî ruh, kutsiyetin yani “manâ”nın üç derecesini gösterir. Bunları temsil tarîkiyle, gölgenin üç derecesine benzetirler. Gölgenin en hâricinde bulunan hafif kısmı, “eş” tir. Daha dâhilde bulunan kesafetli kısmı “sur”dur. En merkezde bulunan çok kesafetli kısmı, “kut”tur. “Eş” kelimesi, şimdi “refik, arkadaş” manâsına müstameldir. “Yolda eş = yoldaş”, “gönülde eş = gönüldaş” gibi tabirlerdeki “-daş” edatına da dahil olmuştur. “Eş” in Arapçada mukabili, “tâbia”dır. Mahmud-ı Kaşgâri, “eş”i “tâbiatün mine’l-cin” sûretinde tefsir ediyor.

 

Bugünkü günde, “falan adamın eşi” denilecek yerde perisi deniliyor. Kadınlara göre, her adamın bir perisi vardır. Bu peri izdivâc, tevellüt, vefat zamanlarında azgınlaşır. Bu azgınlık kırk gün sürer. Bundan dolayıdır ki izdivâc zamanında gelinle güveği, tevellüt zamanında ana, baba ile nevzat; vefat zamanında müteveffanın yakın akrabaları kırklı olurlar.

 

Kırklı olanlar için, birtakım ihtiyat kaidelerine riâyet etmek lâzımdır. İki kırklı kadın, mesela bir loğusa ile bir gelin bir odada birleşemezler. Bir binanın birisi üst, öteki alt katında oturamaz. İki kırklı, rastgele bir yerde birleşmiş olsalar, onları öpüştürmek lâzımdır. Bu kaidelere riâyet edilmezse, periler fenalık yaparlar.

 

Anadolu’ da bu itikatlar, “tandırnâme” yahut “keçe kitabı” ahkâmı diye, kadınlar arasında muteberdir. Yine halk itikadından ki, “kaatili kan tutar” Bunun âmili, maktulun “eş”idir, yani perisidir. Demek ki, hayatın masuniyetini, eş temin ediyor.

 

Türkçede “eşik” kelimesi, “eşli” manâsınadır. Eşiğe basılamaz; yabancı bir adam bir evin eşiğini atlayamaz. Kırgız-Kazaklarda gelin, bir halı seccade üzerinde oturur. Güveğinin asabesinden dört delikanlı, kaliçenin bir ucundan tutarak, gelini kapıdan ithal ederler. Bu hâl gösteriyor ki, her adamın bir perisi olduğu gibi, her evin de bir perisi, bir eşi vardır. Ev kadını, evi temiz tutmakla mükelleftir. Ve illâ, periyi gücendirmiş olur. Türk kadının iyi ev müdiresi olması, bundandır. Ev perisi israfın da düşmanı, çocuk terbiyesinin de nigehbânıdır. Hülasa, aile ahlâkı, kuvve-i müeyyidesini, ev perisinden alır. Evlerin taarruzdan masuniyetini temin eden de, ev perisidir. Hırsız, eşikten giremez; çünkü eşik, onu çarpar. Evin pencereleri de eşiklidir; binâenaleyh, onlar da tekin değildir.

 

Ev[in) perisi olduğu gibi tarlaların, pınarların derelerin, tepelerin de perileri vardır. Bunlar da, perili oldukları için tekin değildirler, çarparlar. Bir şeyin tekin olmamasına, çarpar olmasına da, eşik denildiği anlaşılıyor. İptida manâsı umumi iken, sonradan şimdiki manâsında tahassus etmiş görünüyor.

 

Eşiğin tekin olmayıp, çarpar olması evi taarruzdan masun bulundurduğu gibi, meraların, pınarların, ırmakların hakk-ı mülkiyetini temin eden de, bunların “sınur perileri”dir. Şimdi Anadolu’da, tekin olmayan, çarpar olan yerlere, “yatır” derler. Yatır olan ormancığın ağaçları kesilmez, hiçbir mahsulünden, maddeten intifa edilemez. Bu itikat vaktiyle, ormanların mahfuziyetine hadim olmuştur.

 

Eski Türklerde ülkelerin, vatanların muhafızı yer-sulardı. Demek ki, her “hıtta”nın siyâsî hâkimiyetini temin eden de, oranın yer-susu idi. Kumlancu’nun yer-susu, Yulun Tigin’in cemaatini nasıl göçe mecbûr ettiğini, Turfan’ın yer-susu onlara nasıl misafirperverlik göstererek oranın hâkimiyetini tevcih ettiğini gördük. Arpad, Macaristan’ı, yer-su nâmına fethetmişti. Bu cihetleri, Hukuk bahsinde tekrar göreceğiz.

 

“Çor” lisanımızda, hâlâ “cin” manâsınadır. “Falana çor dokunmuş” yahut “Filâna çor dokunmaz” gibi tabirlerde meydana çıkar. Eski Türkler maddî sebeplerle hasta olana “sayru”, cin çarpmakla yani asabî ve ruhî sebeplerle hasta olana “çorlu” derlerdi.

 

“Sayru”yu, “atasagun” yahut “otacı” yani tabip tedavi ederdi. “Çorlu”yu kam yani kâhin tedavi ederdi. Kam, “iye kila”sının ve “amagat”ının kuvvetine güvenerek, hastalığın bâisi olan cinle mücadeleye girişirdi. Ekseriya galip gelir, bazen de mağlûp olurdu. Cin’e mağlûp olan bir kam ya delirir, yahut hastalanırdı; hattâ bazısı ölürdü. Binâenaleyh, kamlık tehlikeli bir meslekti. Çünkü çorlarla uğraşmak, kolay bir iş değildi.

 

Bugün çorlulara ihtinaku’r rahimli ve za’ifü’r-ruh (Psikastenik) nâmları veriliyor. “Nevroz”ları ve “nevropati”leri, bugün bile, alelâde tabipler değil, tedavi bi’r-ruh ile uğraşan ruh tabipleri tedavi ediyor. Demek ki bunlar kamların ve şeyhlerin halefleridir.

 

Kamların kendileri de ekseriya, ihtinaku’r-rahimli idiler. Bidâyette bu hastalıklara müptela olmasalar da, şamanlık yapa yapa müktesep ihtinaku’r-rahma dûçâr olurlardı. Nasıl ki hipnotizmin husûle getirdiği “müktesep ihtinaku’r-rahm”a “histerie de culture” nâmı verilmektedir. Miss Eddy, uzun seneler ihtinaku’r-rahimden mefluç yatmış Amerikalı bir kadındır. Bu kadın bu hastalıktan tedavi bi’r-ruh tarîkiyle şifayap olunca, milyonlarca Amerikalıları tesiri altına aldı. Cahil olduğu hâlde, yeni bir tababet ve yeni bir din tesîs ederek sekiz yüz kilise vücûda getirdi. Demek ki, ihtinaku’r-rahmîler, bu hastalığı tedaviye de muvaffak olabilirler.

 

Kut.- “Mukaddes ruh” manâsınadır. “Kutlu” sıfatı, “mübârek ve mukaddes” manâlarınadır. İnsanda “kut”un bulunması, İslâmiyet’te insanın kerîm olmasının aynıdır. Zaten Arapçada “keramet” kelimesi de, “bereket” ve “kutsiyet” kelimeleri gibi “kut” manâsınadır. Bu sıfatlar, insanın muhterem bir şahsiyete mâlikiyetini gösterirler. İnsandan başka, atta da kut olması, atın Tibet öküzüne halef olmasındandır. Tibet öküzü Türk ilinin totemi olduğu için kutlu idi. Altay’ dan ayrılan Türkler, kurban âyinlerinde atı onun yerine ikâme ettikleri için, kutluluk ata da geçti.

 

“Kut” kelimesinin Anadolu’da hâlâ “ruh” manâsında kullanıldığı vardır. Meselâ “kut kurdu” denilir. “Kut” kelimesi hem isim hem sıfat gibi kullanılır. “Kut Dağı”, “Kutlu Maral” kelimelerinde, sıfat gibi isti’mâl edilmiştir. “Hokand”, “kut kent” demektir. “Kotas”ın “kut uz” demek olduğunu evvelce görmüştük. Bazen kut[un] hangi ilahın kutsiyeti olduğu da gösterilir. Oğuz dininde göreceğimiz veçhile, hakana “Tanrı Kutu” yahut “İdi Kut” denilir. Demek ki hakanda kutsiyet ve velâyet-i âmme, ona ilahi bir hak olarak tanrı tarafından verilmiştir. Şamanda tecelli eden de, kendi “iye kila”sının yahut “amagat”ının kuvvetidir. Eski Türklerde bütün hakan sülâleleri, neseplerini bir ilâha yahut toteme kadar çıkarırlardı. Sebebi, bu ilaha yahut toteme ait olan “kut”a vâris olmaktır.

 

b. 119 – 122

EDE YAYIMCILIK

bilgi@edekitap.com
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız

Yorumunuzu Ekleyiniz