İÇİNDEKİLER

Memleket Manzaraları

Meral Korkmaz
meral korkmaz memleket manzaraları

Memleket Manzaraları

Esenler otogarına varır varmaz, Konya’ya harekete hazırlanan araçta yer bulunca, apar topar, kör sakar attım kendimi içine. Yol arkadaşım, iki dirhem bir çekirdek, elli yaşlarında bir bayan. Hanımefendi, toplu taşıma aracı ile şehirlerarası yolculuk değil de, özel aracıyla diğer semtteki holdingini yönetmeye giden iş kadını havasında. Üzerimde çiçekli basmadan köylü şalvarı ve saçlarımı bağladığım oyalı yazmayla görünce beni, gömdü başını kitabına, bir daha da kaldırmadı. Yüz ifadesinden memnuniyetsizliği belli olsa da, umurumda değil. Uzun yolculuklarda bilhassa giydiğim basma şalvarımın içinde oldukça rahatım. Hanımefendinin sessizliği ve ilgisizliği işime bile geldi. Otobüsün klimasından yayılan tatlı serinlik altında uyumak istiyorum. Kendilerini aracın koltuğuna atar atmaz, kuş tüyü yataklara serilmişçesine uyuyan insanlara kıskanarak bakıyorum. Ne kadar yorgun ve uykusuz olursam olayım, yolun ne kadar uzun olduğu da önemsiz, yolculuk esnasında uyuyamıyorum. Kendi evimde, kendi yatağımda dahi nazlana nazlana gelen uyku, bir yerlere gittiğimde iyice rezil ediyor beni. İstanbul’da geçirdiğim üç gün içinde, üç saat uyuyamadığımdan, gözlerimin içi bir avuç acı biber serpilmişçesine yanıyor.

 

Otobüsümüz Anadolu yakasında yolcu alırken kısa da olsa mola imkânı doğdu. Yolcular ardı ardına yaktıkları sigaradan, nikotin depolama derdindeler. Kadınlı erkekli, genci yaşlısı, hatta çoluğu çocuğu ne çok sigara bağımlısıymışız meğer. Sigara içen gurubun içinde olunca fark edemiyordum bu gerçeği. Çok değil, bir yıl öncesine kadar ben de o tiryakilerden biriydim. Şükürler olsun ki bu kötü alışkanlığımdan sonunda kurtulabildim. Birçok ülke gezmeme rağmen, bir Türkiye’de, bir de Romanya’da bu kadar tiryakiyi bir arada gördüm. Gelir seviyesi, kültür seviyesi fark etmeksizin, sigara içme oranı en yüksek toplumların başında geliyoruz ne yazık ki. Nane şekeri ve gazete alırken, mis gibi kokan sucuklu tost iştahımı kabartmış olsa da, kokusuyla başkalarını rahatsız etmek istemediğimden almadım. Otobüsteki yerimi alır almaz, uyuyamayacağımı bile bile gözlerimi inatla kapattım. Ön koltuktaki adam çok kötü horluyor. Beynim yine uykuya dalmamam için elinden geleni yapıyor; üstüne vazife olmayanları da kendine vazife ediniyor. Adamın burnunda et olabileceğini yahut bademciklerinin olması gerekenden büyük olduğunu, yorgun olabileceğini düşünüyorum.

 

Arkalardan bir koku geliyor. Birileri ayakkabılarını çıkartmış olmalı. Kokmuş peyniri andıran koku giderek yoğunlaşıyor. Ayak kokusuna bayanların terle karışan ağır parfüm kokusu ekleniyor. Baharat kokulu gece parfümlerinin, yaz sıcağında gündüz vakti sürülmeyeceğini belki de bilmiyorlar. Tıpkı, toplu taşıma araçlarıyla uzun yolculuklar yaparken, parfüm kullanılmaması gerektiğini bilmedikleri gibi. Bir amca kesik kesik öksürmeye başlıyor, belli ki ağır parfüm kokusundan etkilendi. Belki astımı var, belki alerjisi, yolculuk boyunca öksürüğünün giderek artacağı belli. Otobüs şirketleri, yolculukta uyulması gereken tavsiyeler adı altında, bir sayfa eklemeliler sattıkları bilete. Yahut herkesin görebileceği bir yere araç içine yazmalılar. Yolculuk esnasında hava alan ayakkabılar giyilmesini, çorapların yolcuktan hemen önce değiştirilmesi gerektiğini. Bazı hastalıkların parfüm kokusuyla depreştiğini hatırlatmalılar yolculara. Ve altını çize çize verilen molalarda sucuklu tostan uzak durmaları gerektiğini de yazmalılar, diye düşünüyor, uykuya dalmamak için üstüne vazife olmayanları düşünmekte ısrar eden beynim.

 

Servisi yapan kabin görevlisinden aldığım sıcak suda, çantamdan çıkarttığım iki tane papatya çayını demledim. Arta kalan çay poşetlerini göz kapaklarımın üzerinde beklettim. Ilık papatya pansumanının mucizevi etkisiyle gözlerim yanma hissinden kurtuldu. Hem yorgunluğuma hem de gözlerime iyi gelen çayın ardından etrafımla ilgilenmeye başladım.

 

Aslında severim uzun yolculukları, yollar kıvrıla kıvrıla giderken yol üstü manzaralara hikâyeler yazmayı. Denizin öte kıyısını hayal etmek güzeldir benim için, köhne bir binanın duvarlarına sinen hayatları merak etmek de. Uzun otobüs yolcuklarında, bir sürü insanla aynı mekânı paylaşmak, onlarca hikâye ve hayat dersi demektir, görmesini bilene.

 

Yan tarafımda oturan genç karı koca aralarında konuşuyorlar. Aldıkları koltuğun taksiti bitince yatak odası mobilyalarını değiştirmek istiyorlar. Genç kadın, beyaz eşyaların da değişmesi gerektiğini sıkıştırıveriyor araya. Eskiden insanlar para biriktirir, parası olunca alırdı alacağını ve gerçekten ihtiyacı varsa alırdı. Tüm dünya insanını tüketime özendiren hatta zorlayan düzenin elinde, en çok da bizim insanımız oyuncak olmuşa benziyor. Türkiye’de yaşayan arkadaşlarım bir kaç yıla bir perdelerini, halılarını, ya da mobilyalarını değiştiriyorlar. Avrupalının, eskimeden sırf modası geçti diye mobilya değiştirmediğini söylediğimde, ders alacakları yerde Avrupalıya acıyorlar bir de. Gereksiz yere eşyalara vereceğiniz parayla tatile çıkın, başka yerler, başka hayatlar görün dediğimde, bana müsrif biriymişim gibi bakıyorlar. Ne dersem deyim anlatamıyorum modanın sonunun olmadığını. Ve hiç anlam veremiyorum, Türkiye gibi her şeyin rahatlıkla tamir ettirebildiği bir ülkede ev eşyalarına avuç dolusu paralar dökmelerine.

 

Ön koltukta horlayan adam uyandı. Yanındaki bayanla, yanı karısıyla konuşuyor. İstanbul’un eski İstanbul olmadığını söylüyor, şivesinden İstanbul’lu olmadığı ilk kelimesinden anlaşılan adam. Doğduğu şehre giderken, doyduğu İstanbul’un havasına, suyuna, insanına verip veriştiriyor. Hani biri çıkıp da dese ki; “yeter çektiğin gurbetlik, sana memleketinde iş de vereceğim aş da, hatta evini de ben taşıyacağım sen hiç yorulma, çek git köyüne”. Gitmez. İstanbul’dan kovalasalar da gitmez, bu gerçeği o da biliyor aslında. Ardından karısının giysisine takıyor kafayı. Aralara bolca küfür ekleyerek söylendikçe söyleniyor. Kadının giysisini iyi göremediğimden gayri ihtiyari bir merak uyanıyor bende. Baş üstü bölmesinde duran çantamdan bir şey almak bahanesiyle ayağa kalkıp, kadını süzüyorum. Kadıncağız ayak bileğine kadar uzanan bol bir etek ve uzun kollu bol bir bluz giymiş, açık ya da dar değil giysisi. Hanımın sarı bluzu esmer tenini açmış ve çok yakışmış, adamın kıskançlığı sırf bu yüzden. Bu tip adamlar başkalarının kadınlarına yan gözle baktıkları için, bütün erkeklerin de kendi kadınlarına aynı gözle baktıklarını sanırlar. Bu yüzdendir abartılı ve gereksiz kıskançlıkları.

 

Yan tarafıma düşen hizada, genç bir çift sarmaş dolaş oturuyorlar. Uzun saçlı genç erkeğin, yüzünden kıyafetine, her yanında metal takılar takılı. Genç kız saçının bir yanını üç numara tıraş etmiş, diğer yarısı ensesine kadar uzun. İkisinin de burnunda birer halka takılı. Eskiden büyük baş hayvanların burnuna takarlardı buna benzer halkalardan. Hayvanlarda görmeye dahi tahammülüm yokken, gençleri o halde görmek üzücü. Dünya gençliğinin büyük çoğunluğu gibi, Türk gençleri de moda olarak uydukları bu akımın altında yatan gerçekten habersizler. Ya da işin yalnızca moda kısmıyla ilgili oldukları düşüncesindeler. Batının dinsiz, bunalımlı gençliğini bir yere kadar anlayabilirim, ama bizim Müslüman gençleri anlayamıyorum. Hem Allah’a inan, hem şeytana tapanlara benzemeye çalış, anlaşılır gibi değil gerçekten. Masum bir moda akımıyla başlıyor her şey ve bir kaç yıl içinde insandan çok her şeye benzer hale geliyorlar. Gençlere kızamıyorum, nasıl kızabilirim onlara. Türkiye’de Türk kültüründen başka her kültür yaşam alanı buluyor. Televizyon programları, popüler müzik, sinema filmleri, moda, hepsi batı kültürüne hizmet ediyor. İnancımızla, töremizle, farklı olduğumuzu anlatamıyorsak, bu biz yetişkinlerin eksikliği. Bu gençlerin, yarının anneleri ve babaları olduğunu düşününce, gelecek adına endişe duymamak imkânsız. Neyse ki başka gençler takılıyor gözüme, pırıl pırıllar. Onların mağrur yüzleri korkularımı savuşturuyor.

 

Araç televizyonunda, daha önce bir kaç bölümünü gördüğüm dizinin tekrarı dönüyor. Yol arkadaşım, afeti devran hatun, gözlerini kırpmadan diziyi seyrediyor. Yüzündeki mutlu ifadeden diziyi beğenerek izlediğini anlamak hiç de zor değil. Malum dizi, altmış sekiz kuşağından başlayarak seksen darbesine uzanan sureci konu alıyor. O dönemleri anlatan her filmde olduğu gibi, başrol oyuncusu çok yakışıklı bir devrimci. Yakışıklı olduğu kadar romantik de, her kadının ayağını yerden kesen bir aşk adamı. Din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin her düşünceye değer veren, başkalarının haklarını onlardan daha çok savunan bir kahraman. Kavgada en ön safta o var, kendini kurşunların önüne atacak kadar cesur. Kurşunlara göğsünü siper etse de, davasını silahla savunmayacak kadar insan sevgisiyle dolu. Onun sözü silahı ve bütün kürsüler onun etkileyici konuşması için kuruluyor. Eşitlik, adalet, emeğe saygı, demokrasi gibi insanca yaşamak için gerekli olanlar uğruna canını ortaya koyuyor. Her konuda fikir üretebilecek bir zekâya, her düşünceye saygı duyacak hoşgörüye sahip mükemmel biri o. çünkü onu bilinçli, çağdaş, görgülü ailesi mükemmel yetiştirmiş. Güzel semtlerde güzel evlerde oturuyor, güzel yaşıyor, güzel bakıyorlar dünyaya. Bütün arkadaşları, aile dostları üst mevkilerde kalburüstü insanlar. Devrimci gencin ailesini her sahnede kitap okurken, siyasetten edebiyata her konu hakkında konuşurken, düşünürken yakalıyor seyirci. Sık sık yoksul insanlara yardım ederlerken görünüyorlar. Bu denli bilgili, kültürlü ve iyi niyetli bu insanların savunduğu her fikrin doğru olduğu kanaati uyanıyor izleyicide.

 

Bir de dizinin çirkin yüzlü, kıyafetleri eski, kaba saba yardımcı başrol oyuncusu var. İki lafı bir araya getiremeyen, durmadan çevresindekilere bağıran, emreden biri. Elinde tespih, kahve köşelerinde pinekleyen bu şahıs, tabii ki ülkücü rolünde. O bir zavallı cahil, yaşam arsızı, ezilmişliğinin acısını ülkenin menfaati için uğraşan solculardan çıkartıyor. Konuşturamadığı dili yerine her seferinde silahını konuşturuyor. İnsanları sırtından vuruyor, satıyor ve bir korkak gibi hep kaçıyor. Gözünü kırpmadan kadınlara bile silah doğrultabilen bir cani. Kenar mahallelerin birinde, köhne bir evde sersefil yaşıyor. Annesi, cahil, ezik köylü kadın, babası hayırsızın biri. Milletin hayrına, zararına olanı analiz edebilecek donanıma sahip değil. Seyirci iki karakter arasında yasadığı kısa gel gidin ardından, haliyle yakışıklı ve tüm iyi meziyetleri üzerinde barındıran insan ötesi devrimci gence hayran kalıyor. Dizi ilk bölümde amacına ulaşıyor. Diğer bölümlerde ülkücü ağzıyla kuş da tutsa, seyircinin gönlüne giremiyor. Dizinin bir de güzeller güzeli, her erkeğin rüyalarını süsleyen kadın oyuncusu var. Hem devrimci genç hem de ülkücü genç, tutkulu bir aşkla aynı kızı seviyorlar. Ülkücü genç kızın karşında konuşamıyor, dili tutuluyor, terliyor, aşkını dahi anlatmaktan aciz. Daha bir kıza aşkını ifade edemezken bir de vatana millete hizmete kalkışmış, zavallı çocuk. Devrimci öylemi ya, tutuyor kızın elini, gözlerinin içine bakarak bir şair edasıyla aşkı ilan ediyor hatuna. Dizinin güzeller güzeli genç kızı tabii ki devrimci gence kaptırıyor gönlünü.

 

Yol arkadaşım, dizi hakkında ki düşüncemi gerçekten mi merak etti, yoksa sessizlikten mi sıkıldı bilmem, sonunda benimle konuşmaya karar verdi.
-Bayılıyorum bu diziye. Ne kadar güzel anlatmışlar o yılları. Tarih belgeseli niteliğinde olmuş dizi. Siz de izliyor musunuz?
-Misafirlikte, ya da eve gelen misafirler izlemek isterlerse, şu anda olduğu gibi zorunlu izledim üç beş bölümünü. Ben de kızgınlık hissi oluşturduğundan tahammül edemiyorum izlemeye.
-Niye ayol, nesine kızıyorsunuz?
-Hiç sordunuz mu kendinize, neden bu tur filmlerde solcu gençleri hümanist, zeki, hoş görülü olarak gösterilirken, ülküce gençlere cahil, faşist ırkçı, cani rolü biçtiklerini.
-Ne soracağım ayol, zaten öyleler. Hem ellerinden geliyor, akılları yetiyorsa onlar da kendilerini anlatan filmler yapsınlar, öğrenelim ne olduklarını.
-Siz aşkı bilir misiniz?
-Konuştuğumuz konunun aşkla ne alakası var?
-Sizin çok beğendiğiniz diziyi yapan zihniyetin yalnızca davası var, aşkı yok. Onlar yalnızca kendilerine âşıklar. O yüzden ağızlarını her açtıklarında, kalemi ellerine her aldıklarında, milletin onuruyla, şerefiyle oynadılar ve oynamaya devam ediyorlar. Yaptıkları filmlerde, yazdıkları makalelerde kendilerini kutsuyor, kinlerini, öçlerini taze tutuyorlar. Ülkücünün ise davası değil andı ve aşkı var. Vatan her şeyden önce gelir onlar için. Siyasete vatanı alet etmezler, vatan için siyaset eder onlar. Millete çıkar için değil, aşk ile muhabbet ederler. Âşık kahretmez, küsmez, kin tutmaz, öfke duymaz, bıkmaz, usanmaz, vazgeçmez, karşılıksız sever. Gerektiğinde aşkı uğruna ölüme gider, gerektiğinde dilini yutar da susar. Birlik için bir tarafın susması gerekliydi, onlar susmayı seçtiler; susmak konuşmaktan daha zordur çünkü. Çok bedeller ödediler ve ödemeye devam etseler de, dillendirmediler acılarını; âşık aşkını dille düşürmez çünkü. Ülkücüler, etnik kökenine, siyasi düşüncesinin ne olduğuna bakmadan herkesi kucaklayabilecek kadar millete âşıktırlar. Sen bakma suskunluklarına, vatan söz konusu olduğunda son sözü yine onlar söyleyecekler.

 

Ön koltuktaki adam o iğrenç üslubuyla kafasını sarkıta sarkıta söze karıştı; “Pey pey karılar, elleriynin hamuruynan siyaset koniyşiyler. Yav siz önce yemek yapmayı, gocayza hizmet etmeyi öğrenin, siyaset size galdi? Bahın benim garıya, heç ağzini açir mi? Goniş direm gonuşir, sus direm susir”, dedi. Bana söylense küfür sayacağım sözü karısı iltifat olarak algıladı, dudak altından güldü. Az önce kocası tarafından aşağılanan kadına duyduğum acıma duygusu yerini kızgınlığa bıraktı. Dilimin ucuna kadar geldi geldi gitti bir kaç kelime, adamın seviyesizliğini anladığımdan diyemedim. Yol arkadaşım ön koltuktaki adamla hararetli hararetli tartışmaya devam ederken, konu iki dakika içinde İslam’a nasıl geldi bende anlamadım. Kulağıma müzik çalarımın kulaklığını takıp gözlerimi kapattım. Onlar epey bir laf vursalar da bana, laflarına laf katmadım.

Meral Korkmaz

meral.korkmaz@edekitap.com
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız

Yorumunuzu Ekleyiniz