Title Image

Müthiş Bir Tren

Sait Faik Abasıyanık
sait faik Abasıyanık

Müthiş Bir Tren

Kendisine özgü biçemiyle Sait Faik Abasıyanık, yalnızca öyküleriyle değil, çevirileriyle de Türkçenin baylığını okurla buluşturmuş üretken bir yazın adamı.

 

Metin Erksan tarafından TRT için televizyon filmi olarak uyarlanan Müthiş Bir Tren, yazarın Az Şekerli adlı öykü betiğindeki on yedi yazısından biri. Az Şekerli, Türkiye İş bankası Yayınlarında, Sait Faik Abasıyanık yapıtları dizisinde yayınlandı.

 

Müthiş Bir Tren 

 

Kıraathanenin camları önüne oturmuşlardı. Iki arkadaştılar. Nargilelerinin marpuçlarını emerek susuyorlardı. Zayıf olan, lülenin ateşini nargilenin kehribar agızlıgıyla düzeltti. Bir-iki nefes daha çekti. Marpucu sardı. Nargileyi önünden itti. Bu, yüzü karanlık, karışık bir adamdı. Kalın kaşları vardı. Bu kaşların altında kirpiksiz iki kahverengi göz sanki bir boşluga bakıyordu. Önündeki çaydan bir yudum daha aldı.

 

“Rüyamda mı gördüm, yoksa bir seyahatte mi başımdan geçti? Böyle şey olur mu, olmaz mı? Oralarını geçelim. Böyle bir vakayı rüyada görsem yine başımdan geçmiş sayılır. Başımdan geçmemiş olsa içimden, rüyamdan, hülyamdan geçer miydi? Küçük bir istasyonda tren bekliyordum. Istasyon Maltepe mi, Kartal mı, Pendik mi hatırlamıyorum. Yağmur durmadan yagıyordu. Bekleme yerindeki insanların hepsi mahzun, hepsi sarı, hepsi sükutiydi.
Raylar yagmurdan ve istasyonun sarı ışıklarından keskin keskin parlıyordu. Sagımda, yapraklarını çoktan dökmüş agaç iskeletleri; karşımda, rayların ötesinde susmuş, kederli bir şehrin gökyüzüne vurmuş bulanık sarı ışıgı, arkamda istasyonun sarı yolcuları, dört tarafımda sessizligin içine düşen muttarit bir yağmur pıtırtısı.

 

Beklediğimiz tren bir türlü gelmiyordu. Bir aralık ikinci mevki bekleme yerine girmiş, hiç konuşmayan yolcuların arasında pencerenin önünde yagmura dalmıştım. Tam bu sırada istasyona bir tren geldi, durdu. Trenin geldigini gören yolculardan hiç kimse yerinden kalkmamıştı. Ben kalktım. Perona çıktım. Trene doğru yürüdüm. Baktım bu lüks bir trendi. Bütün vagonları yataklıydı. içerde kitaplarına ve gazetelerine dalmış, lüks içinde kadifelere gömülü insanlar oturmuştu. Tevekkeli ikinci mevki yolcularından kimse yerinden kalkmamıştı. Vagonların penceresinde profilleri gözüken yaşlı genç yolculardan hiç biri tenezzül edip de bu sessiz istasyona başını çevirip bakmadı. Dikkat ettim. Bu kadar lüks ve kadifeler içinde olmasına ragmen bu trenin içindeki yolcular hep kederli insanlardı. Kimsenin yüzü gülmüyordu.

 

Bir aralık vagonlardan birinde bir hareket oldu. Kısa boylu bir kadın ayaga kalktı. Camdan dışarı baktı. Sonra çıkma kapısına dogru yürüdü. Geldi, tam önünde durduğum kapıyı açtı. İstasyonda sanki bir simitçi, bir sucu arıyormuş gibi etrafa baktı. Ne sucu, ne simitçi göremeyince çekilirken yüzüne dikkatle baktım. iliklerime kadar ürperdim. Bu benim on sene evvel karımdı. Oydu. Muhakkak oydu. Işte beresi, işte beraber aldıgımız, eşini hala üzerimde taşıdıgım pardösü. O gün satıcı kıza;
‘Olsun, n’olacak? Erkek pardösüsü olsun. Şimdi moda. Bana da ondan verin bir tane, aynı renk olsun’ demişti.

 

Aynı renk kumaştan, adeta on iki yaşında bir çocuk pardösüsü denecek, beli kemerli, gri pardösüyü sırtına geçirmişti. Az daha ‘Nadide, Nadide!’ diye bağıracaktım. Sonra aklım başıma geldi. Kendi kendime, ‘Hiç böyle şey mi olur’ dedim. ‘Olur a, başka bir kadın da böyle bir erkek pardösüsü giyebilir, başka bir kadın da bere takabilir.’

 

Kadın içeriye çekilmek isterken istasyon yolcularından birinin ayak sesiyle tekrar kapıyı açtı. Ayak sesi gelen tarafa doğru yine baktı. Oydu. Bu Nadide’den başkası olamazdı. Tıpkı onun gibi bakıyordu. Bu sefer kat’i olarak içeriye çekilmeye karar vermiş gibi kapıyı kaparken aralıkta bir çocuk hayali gördüm. Çocuk büyük, yeşil gözleriyle gözümün içine bakıyordu. Tiril tiril titredim. Bu oğlum Hasan’dı. Onu üç sene evvel kızıl elimden almıştı.
‘Hasom, Hasom!’ diye atıldım.

 

Ama kapı kapanmıştı. Zorladım açıldı. Şimdi kompartımanların koridorundaydım. Mavi bir ışık etrafı sarmıştı. Hiçbir kompartımandan ses seda gelmiyordu.

 

Bir kompartıman kapısını açtım. içerde üç kişiydiler. Bir kadın, bir zabit, bir de lacivertler giymiş bir sivil. Sanki beni görmemiş gibiydiler. Zabitin omuzlarına attığı boz renkli kaput yamalıydı. Başında bir kabalak vardı. Kendi kendime, ‘Neden kabalak giymiş bu zabit acaba?’ derken, dikkatle yüzüne baktım. Bu, Çanakkale’de gözümün önünde vurulan en iyi arkadaşım Hüsnü’ydü. Elinde çakı, bir elma soyuyordu. işini bitirince yanındaki kadına soyduğu elmanın yarısını çakısının ucuna batırarak uzattı. Yanındaki kadın tatlı bir gülümsemeyle utanarak elmayı alınca, bu kadının da Hüsnü’nün ölümünden sonra verem olup ölen nişanlısı Mediha olduğunu gördüm. Nefesim kesiliyor, laf söylemek istiyor, söyleyemiyordum. Öteki sivil adamda kimi göreceğim diye, onun tarafına döndüm. Mektepteki musiki hocamızdı. Beni pek severdi. Genç yaşında bir fıtık ameliyatı sonunda ölmüştü.

 

Öteki kompartımanlara da koştum. Bir tanesine daldım. Ölmüş olduklarını şimdi hatırlayabildiğim bir sürü tanıdık oradaydı. Konuşmadan yüzüme bakıyorlardı. Bir bana, bir de köşede yüzü okuduğu gazeteden gözükmeyen bir adama döndürüyorlardı gözlerini. Bu adamın yüzünü göremiyordum. Yalnız kır saçları görünüyordu. Gazeteyi şöyle bir kaldırdı . Babamdı. Rengi soluktu. Göz göze geldik. Yüzüme sanki kabahatliymişim gibi baktı. Bir şey söylemek, acı bir şeyler söylemek istiyormuş gibiydi. Sonra vazgeçti. Kaşlarını ben bir şey söylersem çok kızacakmış gibi çattı. Yine gazetesini yüzüne kapadı . ‘Baba’ diyebildim. Yerinde bir sarsıldı. Gazeteyi hışırtı ile açıp kapadı. Gözlerini, o çok çekindiğim baba gözlerini bir ilanın üstüne dikti. ‘Bir tek laf daha istemem, kafi. Yaptıgın terbiyesizligi biliyorum. Bir daha yapmamaya bak ve sus!’ der gibiydi.

 

Öteki, kendilerini çoktan unuttuğum ölüler, gözlerini, babasına kafa tutmaya çalışan çocuğa, bana dikmişlerdi. Utandım. Kapıyı kapadım çıktım. Öteki kompartımanlara camdan baktım. Hep tanıdık ölülerdi. Birdenbire bir ufacık kompartımandan hafif hafif sesler geldigini duydum. Kulak verdim. Karımın sesiydi. Birisine:

 

‘Böyle olmayacaktı baban, yazık! Çok yazık!’ diyordu. Koştum. ‘Nadide, Nadide!’ diye bağırdım. Küçük Hasan’ım beni pencerenin önünde gorunce her zamanki gibi gülrnek istedi. Sonra birdenbire yüzü buruştu, asıldı. Annesi kulağına bir şeyler söylemişti… Elini uzattı. Vagonun koridora açılan camının penceresini yüzüme çekiverdi.

 

Kapıyı zorladım, açılmıyordu. ‘Açın, açın!’ diye bağırdım. ‘Nadide, Hasan, benim canım!’ dedim. Cevap vermiyorlardı. Kapıya yumruklarımla vurmaya başladım. Camları yumrukluyordum. Kırılmıyordu. Koridoru çılgın gibi koştum. Bir memur bulup kompartımanı açtırmak istiyordum. Girdiğim kapının camından baktım, kimseler yoktu peronda. Yine karımla oğlumun bulunduğu kompartımana koştum. Eğilip istorun aralığından baktım. Onları gördüm. Ana-oğul birbirine sarılmışlardı. Karımın rengi korkudan bembeyazdı. Hasan sinmiş, ağlıyordu.

 

Bir memur bulur da kapıyı açtırının diye, istasyona indim. Biraz yürüyünce lüks tren hiçbir düdük çalmadan hareket etti. Koşmak, trene yetişmek istedim. Ama koşamıyordum. Ayaklarım sanki tutmuyordu. Olduğum yerde çivilenmiş gibiydim. Baktım, lüks tren, içinde ışıklar ve sessizlikler taşıyarak, yağmurla birlikte uzaklaşıp gitti.”

 

Adam susmuştu. Karşısındaki arkadaşı hikayeyi kesmeden, sükunetle dinlemişti. Yüzlerini tekrar caddeye çevirdiler . Dışarda yağmur şiddetlenmişti. Hikayeyi dinleyen sordu:

 

“Tren geçtikten sonra yağmur dindi mi?”

 

Hikayeyi anlatan buz gibi soğumuş çayından bir yudum aldı. Başını kaldırıp sokağa, şarıl şarıl akan yağınura baktı. Cevap vermedi.

 

"Bilgi Paylaştıkça Çoğalır"
No Comments

Post a Comment