İÇİNDEKİLER
Viyana’ya Unutulmaz Armağan; Türk Kahvesi - EDE YAYIMCILIK
24744
post-template-default,single,single-post,postid-24744,single-format-standard,stockholm-core-2.1.6,select-theme-ver-7.5,ajax_fade,page_not_loaded, vertical_menu_hidden,menu-animation-underline,side_area_uncovered,,qode_menu_,qode-mobile-logo-set,wpb-js-composer js-comp-ver-6.5.0,vc_responsive
Title Image

Viyana’ya Unutulmaz Armağan; Türk Kahvesi

Mustafa Küçüktekin

Viyana’ya Unutulmaz Armağan; Türk Kahvesi

Adı, tarihte, bir imparatorluk olarak Macaristan ile birlikte anılan Avusturya, yeni Avrupa’da, 1. ve 2. Dünya Savaşı’nın bedellerini en ağır şekilde ödeyen devletlerinden biri olarak yerini aldı.

Avusturya, İkinci Dünya Savaşında, Hitler tarafından Almanya sınırlarına dâhil edilmişti.

Savaş sonunda Almanya’nın yenilmesi ile Avusturya, bu kez ABD, Rusya, İngiltere ve Fransa tarafından işgal edildi.

İşgalden yıllar sonra, 1955’te, bu devletlerle bir antlaşma yapıldı. Buna göre Avusturya, hiçbir devletle birlik kuramayacak ve herhangi siyasi bir topluluğa dâhil olamayacaktı. Bu şartlarla bugünkü Avusturya Cumhuriyeti kurulmuş oldu.

Ancak, daha sonraki yıllar boyunca ekonomisini ve yasalarını AB’ye uyarlayan Avusturya, tarihi ve coğrafi komşusu Almanya’nın büyük desteğini de arkasına alarak, 1995 yılında Finlandiya ve İsveç’le birlikte AB’ye katıldı.

Böylece “hiçbir devletle birlik kuramayacak ve herhangi siyasi bir topluluğa dâhil olamayacak” hükmü de tarihin tozlu raflarındaki yerini aldı.

 

Viyanalılaşmış Türkler

 

Avusturya’nın başkenti Viyana, nüfusu bir buçuk milyon olmasına rağmen, bir dünya kenti olarak kabul ediliyor.

Tarihin akışı içinde bu güzel şehir, daima çeşitli milletlerin erime potası olagelmiş ve göreceli bir “Viyanalı” kimliği oluşmuş. Gerçek Viyanalı, Slav olduğu kadar Macar, İtalyan, Alman, Yahudi, hatta Türk kanı taşır.

Evet, Türk kanı taşır. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu’yla yapılan savaşlarda esir alınanların çoğu, zaman içerisinde Katolikliğe geçerek bir Viyanalı gibi yaşamaya başlamışlardır. Türklerin bu tercihinde, tarihin onlara dayattığı olumsuz koşulları göz ardı etmemek gerekir.

Yenilmiş bir devletin geride kalmış çaresiz mensupları, her şeyden önce hayatta kalmanın yollarını bulma çabasındaydı; çünkü artık ne Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, ne de birlikte geldikleri o dev ordu vardı.

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa komutasındaki dev Osmanlı Ordusunun 14 Temmuz 1683’te başlayan Viyana kuşatması, yaklaşık iki ay sürdü. Kara Mustafa Paşa şehirdekilerin pes etmesini beklerken, Avusturya Kralı bu sırada kendisine yeni müttefikler ve yeni askerler buldu. Sonunda, Osmanlı Ordusu 12 Eylül 1683’te geri püskürtüldü.

O güne kadar tüm Avrupalıların korkulu rüyası haline gelen Osmanlı Ordusunun yenilmesi, Avrupalıları cesaretlendirdi. Karşı saldırı başladı. Şimdiye kadar bu denli büyük bir yenilgi almayan Osmanlı Devleti, bu olaydan sonra Avrupa’daki ve hatta Balkanlardaki önemli kalelerini kaybetti.

İkinci Viyana kuşatmasından sonra, Avrupa’daki Türk derin görüntüsü de değişti. Daha önce, çok güçlü görülen ve çok korkulan Osmanlı Ordusu artık yenilmişti. Bundan sonra, Türkler aşağılanmaya ve hatta çoğu zaman şeytanla eş tutulmaya başlandı.

 

 Tahtadan Yontulmuş Türk Kafaları

 

Avusturya’da ve Orta Avrupa’da, 19.yüzyılın sonlarına kadar kiliselerin, evlerin ve çeşmelerin üzerine, tahtadan yontulmuş Türk kafaları asıldı. Bu korkunç simgelerin, o mekânı şeytandan ve diğer kötülüklerden koruduğuna inanılırdı.

Türkler hakkında kökleri tarihin derinliklerine kadar dayanan önyargılar bunlarla da kalmıyor. Viyana’daki etnografya müzesinde bulunan başka örnekler, aslında 17. Ve 18. yüzyılda, Avrupalıların, Türklere baskısının ne kadar vahşileştiğini de gösteriyor.

Bu müzedeki porselen kupalara biraz daha yakından bakınca dehşet verici bir manzarayla karşılaşılır. 1683’teki Viyana kuşatmasından dört yıl sonra, 1687’de imal edilen şarap bardağının birinin üzerinde, Avusturya İmparatorluğunu simgeleyen kartalın, bir Yeniçeriyi yenip, kafasını koparması resmedilmiş.

Diğerindeyse çok daha vahşi bir çizim var; elindeki uzun mızrakla bir Türk kafasına saldıran Avusturyalı bir asker.

Aynı olayın 17. ve 18. Yüzyıllarda Türklere karşı nefreti pompalamak için nasıl kullanıldığını gösteren bir başka örnek; 1780 tarihli, ressamı bilinmeyen tablo.

Tabloda, o dönemde Avusturyalıların ve Avrupalıların, Türklerin kafalarını simgeleyen kuklaları, kazıkların üzerine takip oyun oynadıklarını ve eğlendikleri resmedilmiş. Bu oyunun adı, gerçekten dehşet verici; “Türkenkopfstechen”. Yani, “Türk kafasını şişleme oyunu”

 

Halklar Tablosunda Türkler

 

Müze içindeki, önyargıların geçmişinin derinliğini gösteren yapıtlardan biri de Halklar Tablosu. Bu tablo, 18. Yüzyıl başlarında, Avusturya’da, o zamanki adıyla “Stirya” denen yerdeki köylülerin gözünden, Avrupa’da yaşayan milletlerin giyimlerini, kuşamlarını, davranışlarını ve hatta milli kimliklerini gösteriyor. O yüzden de bu tabloya “halklar tablosu” denmiş.

Tabloda, sırasıyla İspanyol, Fransız, Gal’li, Alman, İngiliz, İsveç’li, Leh, Macar, Rus ve Türk resimleri yer alıyor. Altlarında da her birinin milli kimlik özellikleri sıralanmış.

İlk sırada İspanyol’un yer alması ve her yönüyle övülmesi tesadüf değil. Katolik Avusturyalıların Avrupa’daki büyük ağabeyleri sayılan Katolik İspanya Krallığı, Avusturya köylülerinin gözünde akıllı, zeki, cesur, güçlü ve soylu bir görüntüye sahip.

Tablonun en sonunda ise Türk yer alıyor. Her şeyden önce, bu bölümde “Türk ve Yunanlı” ibaresi yer alıyor ki bu, o dönemde, Avusturyalıların Türk’ü ve Yunanlıyı aynı gördüklerini gösteriyor.

Türk’ün milli kimlik özelliklerine gelince; “Nisan havası gibi değişken; üstün zekâlı ama şeytanca hareket eden; kadın gibi giyinen, her an hainlik yapmaya müsait; savaşmayı bilmeyen” bir insan olarak tasvir ediliyor.

Türklerin övülen tek değeri; “dünya güzeli” diye nitelenen ülkeleri. En belirgin özelikleriyse “hayatlarını dolandırıcılıkla geçirmeleri”. Tabii, tüm önyargılar gibi bunlar da son derece tutucu ve akıl dışı.

 

“Yoo, hayır, yine mi ?”

 

Ancak günümüzde de ne yazık ki bunlara benzer akıl tutulmalarına rastlamak mümkün. 11 Eylül olaylarıyla ve El-Kaide terörüyle iyice artan “İslam korkusu” Avrupalıların kafasındaki Türk derin görüntüsünü de etkiliyor.

Özellikle, çoğunluğu Katolik Hıristiyan olan Avusturyalılarda bu korku, daha derin izler açıyor. Çünkü İslam, Avusturya halkının kafasındaki Türk derin görüntüsünün vazgeçilmez unsurlarından biri. Türkiye’yle tam üyelik müzakerelerine başlama konusunda yaşanan tartışmalarda bile bu “Müslüman Türk” derin görüntüsünü görmek mümkün.

Örneğin, Salzburger Nachrichten Gazetesinin 25-26 Eylül sayısında manşette verilen bir karikatürde şalvarlı, fesli ve hançerli bir Türk’ün, tıpkı bundan 300 küsur yıl önce Viyana önlerindeki gibi çadırlarını kurduğu ve İslam’ı simgeleyen Hilal’i, AB Bayrağına yerleştirdiği görülüyor.

“Türkiye’ye şans tanımak” başlıklı haberde karikatürün köşesindeki küçük yazıysa aslında her şeyi özetliyor: “Yoo, hayır, yine mi ?”

Yapılan kamuoyu yoklamaları Avusturyalıların, Türkiye’nin AB’ye girmesine karşı olduğunu gösteriyor. Bu karşıtlığın oranı diğer AB ülkelerinin hepsinden daha fazla.

Türkiye’yle ilgili kuşkuların ya da endişelerin de iki önemli nedeni var. Birincisi, Türkiye’nin nüfusu ve bunun yaratacağı ekonomik sorunlar. Diğeriyse bu 74 milyon insanın Avrupalılardan farklı olan inançları; yani, Müslümanlık.

Tabii, bu endişelerin temelindeyse diğer Avrupalılar gibi Avusturyalıların kafasında tarihi olayların etkisiyle oluşturulmuş önyargılarla dolu Türk algısı ve geçerliliği olmayan ezberlenmiş klişeler var.

 

İçine Kapanık Avusturyalılar

 

Türkleri şalvarlı, fesli, saldırgan ve hatta uygarlıktan nasibini almamış Müslümanlar olarak algılayan içine kapanık Avusturyalıların, onca iletişim kurma çabasına karşın önyargılı yaklaşımlarından kurtulduğunu söylemek çok zor. Çünkü tüm çabaları boşa çıkaran ırkçı yaklaşımlarla, küçük yaşlardan itibaren Avusturyalıların zihinleri kirletilmeye devam ediliyor.

Günlük hayatın içinde ulaşım araçlarını kullanmak konusunda küçüklere eğitim vermek için hazırlanan bir okul kitabında, hâlihazırda Avusturyalıların Türkleri nasıl gördükleri konusunda önemli ipuçları var. Daha kitabı açar açmaz günlük hayatın içindeki ilk Türk klişesiyle karşılaşılıyor: Manav muhakkak bıyıklı bir Türk ve adı da çoğunlukla Ali!

Bir diğer sayfada daha önemli bir klişe yer alıyor: Tren istasyonundaki yolcular arasına bir Türk ailesi resmedilmiş. Önde baba, tabii yine pala bıyıklı ve yanında oğlu. Onların arkasındaysa ailenin geri kalan üyeleri, anne ve kız çocuk geliyor. Kadın kocasından mutlaka iki adım geride yürüyor! Anne ve babanın ellerindeyse ağır bavullar ve hatta büyük karton kutular var!

 

Uyumazsan Türkler Gelir, Seni Götürür

 

Toplumu yönlendirenlerce Avusturya tarihi, Avusturya vatandaşlarının belleklerine belli başlı olaylarla kazınsın istenmiş. Bunlar; Ortaçağ’daki koyu Katolik baskısı, büyük yangınlar, salgınlar, savaşlar ve 1529 ile 1683 yıllarında yaşanan Türk kuşatmaları.

Diğerlerinin etkisini azaltmak için de Türkler, Avrupalı milletlerin çocuklarını kaçırıp yeniçeri ocağı için devşiren; eşlerini ve kızlarını kaçırıp hareme hapseden; akınlarla batı istikametine karadan, denizden ve Tuna Nehrinden gelip soyup, öldürüp, çalan ve giden insanlar olarak nitelendirilirmiş.

Annelerin pek yakın zamana kadar -belki de halen- çocuklarını, “Uyumazsan Türkler gelir, seni götürür’’ diye korkutup uyutmaya çalıştığı Avusturya’da, kamuoyunu şekillendiren kurum ve kuruluşlar, halkı, “Avrupa’yı ve Hıristiyanlığı, Türklerden kurtaran bir millet” olduklarına inandırdıkları, bir sanal çerçevenin içine sıkıştırmaya devam ediyorlar.

 

Kuşatmadan Arda Kalanlar

 

İki Türk kuşatmasının izlerini Avusturya’da her şehir ve kasabada görmek mümkün. Bunlara ilişkin sayısız kitap yazılmış ve sanat eseri – efsane, şiir, şarkı, roman, heykel, resim, tiyatro, film- yaratılmış. En ücra kasaba ve köy kilisesinde dahi bir tabela üzerinde “Türkler, … yılında buraya gelmiş, soymuş, katletmiş, yakmış ve yıkmıştır’’ yazısı görülebiliniyor.

Viyana’da pek çok cadde ve alanın ismi Türklerin adı olumsuz çağrışımlar kullanılarak türetilmiş. Pek çok bina duvarlarında yarı gömülü -çoğu yapay olsa da- yuvarlak taş bilyeler “Türk Gülleleri” olarak sunulmakta.

Şehir merkezindeki pek çok heykelde, zafer kazanmış Avusturyalı komutanın ayağı altında sarıklı bir Türk başı, yerde sürünen bir yeniçeri ve sancak görülmekte.

Pek çok sanat eserinde olduğu gibi askeri tarih müzesinde de Türklerle olan geçmiş, olumsuzlaştırılarak yaşatılmakta. Türklerden ele geçirilen ganimetlerin yanı sıra, temsili pek çok resme de rastlanmakta.

Bu resimlerde Türkler, sürekli zulmeden kişiler ve düşman modeli olarak hep çok çirkin, uzun bıyıklı, salyalı, iri gözlü olarak resmedilmişler.

Tarihinde pek çok milletle savaşmış olan Avusturya için diğer savaştıkları milletler bu kadar söz konusu değilken, Türklere dair geçmişi sürekli canlı tutmak, koyu Katolik olan Avusturya halkının, milli benliğine ve dinine bağlılığının bir sebebi olarak sunulmuş, halkı şekillendiren egemen güçlerce.

 

Viyanalılara Armağan

 

Tabi gerçek yaşamdaki Türk etkisi kimi Avusturyalıların zihinlerinde oluşturulan muhayyel karanlıklardan ibaret değil. Başkent Viyana’da çok sayıda Türk yaşıyor. Bunlar, sadece “misafir işçiler” değil; üniversite eğitimi için bu kente gelip yaşamını burada kuranların yanı sıra, Türkiye’ye ait üç elçilikte ve Birleşmiş Milletler merkezinde görev yapan Türkler de var.

Viyana’da, pazarlardan moda merkezlerine, fabrikalardan sanat merkezlerine kadar hayatın her alanında Türklere ve Türk etkisine rastlamak mümkün. Avusturya’ya Türklerin kazandırdığı, Avusturyalıların farkında olmadan yaşadığı pek çok somut ve soyut kültür varlığı, başta Viyana olmak üzere Avusturya hayatına renk vermeye devam ediyor.

Onlardan bir de Kahve. Her Avusturyalının evininin ve işyerinin en ücra köşelerine kadar sinmiş, onların yorgunluğunu alan, güzel ve olumlu düşünmelerinin kapısını açan, kahve kokusu bile Türklerin bir armağanı.

İkinci Viyana Kuşatması sırasında, Avusturya Kralı Leopold’un casuslarından biri olan George Franz Koltschitzky, geri çekilen Türklerin mevzilerinde kahve çuvalları bulmuş. Yeniçerilerin cephede uyanık kalmak için içtiği kahveyi Viyana’ya getirip, tıpkı Türklerin yaptığı gibi hazırlayıp krala sunmuş.

 

Kahve Kokusu

 

İşte, Avusturyalılar ondan sonra da Türklerden aldıkları bu yeni içeceği benimseyip geliştirmişler. Ve sonuçta ortaya Viyana’nın meşhur “kafe”lerinin vazgeçilmez içeceği olan yetmiş çeşit kahve çıkmış.

Önyargılardan kurtulmuş, çağdaş Avusturyalılar için en belirgin derin Türk görüntüsü de bu olsa gerek.

Zaten, Viyana’nın en güzel yerlerindeki en gözde kahvehanelerde, cezveden fincana dökülürken yaydığı iç açıcı kokusuyla ve yanında lokumla ikram edilen Türk Kahvesini yudumlarken, insan nasıl bir başka millet için kötü düşünebilir ve hâlâ sanal ön yargıların esiri olabilir ki?

Mustafa Küçüktekin

mustafa@edekitap.com
Okur Görüşlerine Açık Sayfa

Yorumlayınız

BİR ÇAY İÇİMİNDE TÜRKMENİSTAN