İÇİNDEKİLER
Sovyet Özgürlüğü mü? - EDE YAYIMCILIK
223
post-template-default,single,single-post,postid-223,single-format-standard,stockholm-core-2.1.6,select-theme-ver-7.5,ajax_fade,page_not_loaded, vertical_menu_hidden,menu-animation-underline,side_area_uncovered,,qode_menu_,qode-mobile-logo-set,wpb-js-composer js-comp-ver-6.5.0,vc_responsive
Title Image

Sovyet Özgürlüğü mü?

Kumluların, Yani Türkmen Türklerinin Yaşamlarında kesitler...
KUMLULAR ROMANI

Sovyet Özgürlüğü mü?

Romanda, Türkmenlerin “Büyük Vuruş” dedikleri yürekleri dağlayan, ocakları söndüren, acı ve zulmü Türkmen’in hayat tarzına dönüştüren İkinci Dünya Savaşı’nın, Türkmenistan’daki yansımaları anlatılıyor. Ayrıca, Türkmen tarihinin bir kesiti ile Türkmenlerin hayat tarzı dile getiriliyor.

 

Ahal vilayetine bağlı Yerbent ilçesi Üçoyuk köyünde yaşayan Türkmenlerin eli silah tutan gençlerinin tamamı, İkinci Dünya Savaşı başladıktan sonra askere alınıyor. Köyde çocuk yaşta, yaşlı ve sakat erkekler ile kadınlar kalıyor. Kışın köylerinde, çölün en şiddetli hüküm sürdüğü Yerbent ve çevresinde, genelde çobanlıkla geçinen, deve, koyun, keçi ve sığır besleyen bu insanlar, ilkbaharla birlikte çölün rengârenk otlarla örtüldüğü, gelinciklerin süslediği “yazlak”dedikleri çöle, yani yazlığa taşınıyorlar.

 

İki ay süreyle yazlıkta süt sağıp, yağ ve peynirlerini yapıyorlar. Onlar için hayatın en güzel, en anlamlı ve muhteşem günleri yazlıkta geçirdikleri günler oluyor. Türkmen için yazlık hayatı, özgürlüğün doruklara ulaştığı günlerdir. Romanda, Türkmenlerin köy ve çöl hayatındaki yaşama sevinci, dostluk, dayanışma ve töreye bağlılıkları ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor. Okuyucu da adeta onlarla birlikte bu havayı teneffüs ediyor.

 

Türkmenlerin deyimleri, atasözleri romanda sık sık vurgulanıyor

 

Türkmenistan’ı gören ve yaşayan insanlar için, bu roman gezip görülen yerleri, Türkmen’in hayat tarzını yeniden insan hafızasında canlandırıyor. Ancak bu özgür hayat, merkezi yönetim anlayışının sonucu olarak İkinci Dünya Savaşı yıllarında nihayet buluyor.

 

 “Kumlu” olarak anılan uçsuz bucaksız Karakum çölünde yaşayan bu insanlar, merkezi yönetime daha fazla ekonomik katkı sağlamaları için, arzuları hilafına, Yerbent yöresinden Amuderya’nın suladığı topraklara göç ettirilerek adeta köklerinden koparılıyor. İnsanların doğup, büyüdüğü, gülüp eğlendiği, sevdiklerini bıraktıkları topraklardan koparılması, yaşlılar için yıkım olsa da, komünist partisinin aldığı bu kararı hiç kimse tartışma cesareti gösteremiyor.

 

“Çıplak için yaz evladır” atasözü ile teselli bulan Türkmenler, çadırlarından çıkarılıp geyik etine, tavşan çorbasına hasret kalacakları Amuderya kıyılarına yerleştiriliyor. Savaşta eşini, oğlunu, nişanlısını kaybeden tüm kadınlar, ölüleri için üç gün bile yas tutamadan kamışlı tarlaları açmaya, sürmeye ve çapalamaya gönderiliyor. Büyüğü, küçüğü, yaşlısı, genci, kadını, erkeği kim varsa tarlalara sürülüyor.

 

Komünizmin insanlar üzerindeki baskısının yoğunlaştığı 1970 yılında yayınlanan ve 2002 yılında Türkiye Türkçesine çevrilen romanda, Berdinazar Hüdaynazarov’un düzenin şerrinden çekinerek, baskı ve zulmü görmezden geldiği açıkça kendini gösteriyor.

 

“Halkların kendi kaderlerini kendilerinin tayin edecekleri” tezi ile ortaya çıkan, devrimle birlikle bu tezi anayasa olarak da benimseyen Bolşeviklerce, yazılı metne rağmen, Rusya dahil bütün tüzel kişilikleri feshederek, Sovyetler Birliği adıyla kurulan acımasız ve Allahsız yönetim, adeta ulaşılması mümkün olmayan bir değer gibi takdim ediliyor.

 

Koca bir yalan üzerine kurulan, insan fıtratına aykırı bu düzende komünistler; yalan söylemeyen, ikiyüzlülüğe hakkı olmayan insan olarak kutsanıyor. Romanın bir yerinde şu ifadeler kullanılıyor: “Halk Komünisti güzel işler yaptığı için seviyor! En önemlisi de şudur ki; her Komünist, halkla sıcak ilişkiler içerisinde olmalıdır. Dürüst ve çalışkan insanlar kendilerini partiden uzak tutmamalıdır.”

 

Hayatta kalmak için devre uymak, devre göre yaşamak!

 

Romanda, inançları çağrıştıran kelimeler, geçmişte Türkiye’de uygulandığı gibi sahtekâr, ikiyüzlü, haram yiyen insanlar tarafından ifade ediliyor ve ardından aynı adamlara kullandığı bu kelimelerden dolayı nedamet getirtiliyor.

 

Hayatta kalmak için devre uymak, devre göre yaşamak, devre uymayan geleneklerin ise unutulması gerektiği belirtilerek, “Güçlü çakılınca yünden kazık yere girer” Türkmen atasözü ile yeni düzene uyulması gerektiği vurgulanıyor. Sovyetler Birliği’ni Türkmen’in öz yurdu, Moskova’yı da bu öz yurdun parçası olarak gören yazarın, bu duygularında samimi olmadığını, başka bir ifade ile zamanın baskı ve zulmünden dolayı hayatını idame ettirme endişesinin bir tezahürü olarak yazdığını kabul etmek gerekir. Çünkü, tüm milletlerin tarihini, kültürünü, inançlarını yok sayan bu Allah’sız rejim Türkistan coğrafyasında yer alan Türklerin devleti olamazdı ve ikinci Dünya Savaşı da elbette ki ne Türkistan coğrafyasındaki Türklere, ne de Sovyet coğrafyasındaki diğer Türk unsurlarına karşı yapılmıştı.

 

Bağımsızlıktan sonra, romanın müellifi Berdinazar Hudaynazarov’un da bizzat yönetici olarak çalıştığı Türkmenistan’ın resmi yayın organı Türkmenistan Gazetesi’nde şu cümle sık sık dile getiriliyordu: “Sovyetler Birliği Bizim değildi. O bizim üzerimizden ağalık etmek için kurulan devletti…” Oysa Berdinazar Hudaynazarov romanında, Hitler Almanya’sının başlattığı bu savaşı vatanlarına bir saldırı olarak dile getiriyordu: “Köylüler çok ciddi ve vatan sathının tehlike içinde bulunduğunun farkındaydılar. Ancak, onlar bir şeye sanki kendi ana babaları söylüyormuş gibi inanıyorlardı. O da Başkomutanın (Stalin) her buyruğunun sonunda söylediği şu birkaç cümleydi: Bizim işimiz haktır. Biz galip geleceğiz.”

 

“Moskova senin için ölüyorum”

 

Bugünün şartları içinde düşündüğümüzde romanda adeta düzene yandaşlığın ötesinde mürailik, dalkavukluk ve zulmün savunuculuğu tebarüz ediyor. Yazar, kendisinin de inanmış bir Bolşevik olduğunu vurgulamak için, yandaşlığını (roman kahramanına) şu cümlelerle ifade ettiriyor: “Köye sinema geldiğinde film savaşlı mı, savaşsız mı diye sorardık. Savaşlı derse sevinirdik. Sonra, bizimkiler mi (Bolşevikler) yeniyor, Aklar mı (Menşevikler) derdik. Bizimkiler yeniyor deyince hep beraber “yaşa” diye bağırırdık.”

 

Roman kavramanı savaş gazisi Veyis, kahramanlıklarını şu sözlerle dile getiriyor: “Kimse ben kahraman olmak için savaşıyorum veya madalya almak için savaşıyorum demiyor. Ölenler son nefeslerinde; ‘Moskova senin için ölüyorum’ diyorlar. Geride kalanlar, ‘Moskova ben ayaktayken, düşman beni çiğneyip sana bir adım dahi yaklaşamaz’ diyerek yenim ediyor.”

 

Her toplumda olduğu gibi, Türkmenlerde de elbette ki savaştan kaçanlar toplumdan tecrit edilir ve cezalandırılır. Rusya’nın savaşını kendi savaşı olarak anlatan yazarın, Bolşeviklere karşı cihat ilan eden ve Rusların “Basmacı” olarak adlandırdıkları “Mücahitler” için kullandığı ağır ifadeleri, ancak onlarla çarpışan Rus askerleri kullanabilir.

 

Kitabın sonunda bazı kavramlar açıklanırken çeviriyi yapan Ramazan Çakır da maalesef aynı hataya düşmüş ve onları “Bolşevik siyasetine karşı hareket eden silahlı çeteler, yağmacılar, eşkıyalar.” şeklinde açıklamış. Oysa, çoğu Nakşibendi ve Kadiri tarikatından olan Basmaçılar (mücahitler), mütedeyyin, muhafazakar savaşçılardı. Türkmenlerin Rus işgalinden kurtulması için çarpışan büyük kahraman Cüneyt Han da basmacı idi.

 

“Allahsızlar Birliği”

 

Romanda bir başka dikkat çeken bölüm ise Müslüman Türkmenlerin tamamının domuz eti yemeleri! Romanda geçen isimler ise ayrı bir garabet. Türkmenlerde genelde erkek isimlerinin büyük bölümü Murat, Çağrı, Dövlet, Hüdaverdi, Ramazan, Ahmet, Oraz (oruç) gibi Müslüman Türk isimleri olduğu halde, roman kahramanlarının isimleriyse Ankar, Nunna, Yunnu, Sazak, Polluk, Paşşı v.s.

 

Yazar, komünist yöneticilerin, insanları yeni sistemle bütünleştirmek için kurulan “Allahsızlar Birliği’ne” üye etmeye çalışmalarına da herhangi bir tenkitte bulunmadığı gibi, düzenin bir gereği olarak görüyor.

 

Bütün bunların yanında sisteme karşı gelmenin mümkün olmadığı dönemlerde yazılan Kumlular adlı roman, Türkmenlerin hayat tarzlarını merak edenler açısından önem taşımaktadır.



Nurettin ŞAFAK 



EDE YAYIMCILIK

bilgi@edekitap.com

Bizler hikaye anlatıcılarıyız. Bu bizim genlerimizde var. Görkemli öykü anlatımı ilgi çeker, yaşam tarzlarını tanıtır ve ortak ruh yaratır. Binlerce yıldır birike gelen öykülerimizi, yaygın iletişim alanları için yeniden tasarlarız. Özüne uygun geliştirir, etkileyenleri göz önünde bulundurarak güncelleriz. Biz, EDE’yiz. Değer üretiriz.

Okur Görüşlerine Açık Sayfa

Yorumlayınız

BİR ÇAY İÇİMİNDE TÜRKMENİSTAN