İÇİNDEKİLER

Sintra; Portekiz’in Gözbebeği

Süreyya Çetin

Sintra; Portekiz’in Gözbebeği

Lizbon’un merkezinden tren ile Sintra bölgesine varıyorum. İstasyon; günümüz ile geçmişin Portekiz’ini birbirinden ayırıyor. Göz alabildiğince uzanan ağaçları ve aralarındaki sevimli evleri görünce; otobüse binmek yerine, yürümeyi yeğliyorum. Beni, derinliklerine dalmaktan korkmayacağım bir orman karşılıyor! Kaldırım taşlarıyla geçiş yolları oluşturulmuş, tabelalarla yönlendirilmiş, her metrekaresine bahçıvanların eli değmiş bir orman; Sintra Doğal Parkı… Etrafa, Portekiz Krallığı zamanında sömürge ülkelerinden getirtilmiş ağaçlar ve çiçekler hakim. Bitkilerin anavatanı, altındaki metal plakalarda yazılı. Her bitki bir başka ülke… Brezilya, Hindistan, Japonya…. Önce hayran oluyorum… Sonra… Sömürmenin boyutları karşısında durup kalıyorum.

 

Okullarda anlatılan “Coğrafi keşifler” konusu heyecan vericiydi; yeni yerler keşfetmek, denizcilik serüvenleri… Bunlar işin macera tarafıymış, yaşlı kıtaya getirilen tohumlar ise öbür yüzü… Kurgu muazzam… Algım açılmaya başladığında, hemen sanat devreye giriyor!.. Ulusal Park olarak korunan bu bölge, yol boyunca bir heykel sergisine ev sahipliği yapıyor. Devasa ağaçların altında, tarihi çeşmelerin arasında; günümüz sanatçıların eserlerinin sergilenmesi… Eski-yeni yanyana… Çarpıcı bir fikir olarak, belleğimdeki yerini alıyor…

 

Sintra’yı “tepenin eteklerinde küçük bir kasaba” diye tarif edecekken; büyük, gösterişli konaklar, merkezde bir saray, etrafında iki üç katlı evler, alt katlarında dükkânlar, bal kabağı ve hamurdan yapılmış tatlısıyla ünlü bir pastane, bir de oyuncak müzesi görüyorum… “Film platosundayım” diye düşünmekten kendimi alamıyorum… Tarifimi değiştiriyorum: Portekiz krallarının, soyluların ve ticari ilişkisi olan zengin sınıfın yazlarını geçirdiği, ormanlarla kaplı, yeşili bol bir şehir… Çok güzel ama, asla masum bir sayfiye yeri değil! Turizm için bilerek korunmuş, “doğal–mış” gibi yapan bir ticaret merkezi. Ayrıca bir dönem İngiltere’deki dini ve ahlaki baskılardan kaçan sanatçıların uğrak yeri. Tramvay turundan, orman gezintisine; kabak tatlısından, sütüne; sarayından, villasına kadar her karesi önceden “ne kâr getirir?” diye avro cinsinden hesaplanmış bir film platosu!..

 

Saray-müze, iki büyük koni şeklinde bacayı gördüğüm andan başlayarak ilgimi çekmişti. Vadilerden birine tepeden bakan küçük bir düzlüğe inşaa edilmiş Sintra Ulusal Müzesi’ne giriyorum. Diğer adıyla; Sintra Kral Sarayı. Başlama noktasından itibaren, sarayda hâlâ birilerinin yaşadığı düşüncesine kapılıyorum. Sergilenen eşyalar yüzlerce yıl önce konulduğu yerde nasıl kullanılıyorsa öyle bırakılmış gibi. Tam olması gereken yerde duruyor. Hani saraya şimdi misafir gelse, kapıları açıp; “şöyle buyurun, yemek salonuna geçin” denilebilir. Bu müzecilik yöntemi, saray yaşantısını gözümde daha iyi canlandırmamı sağlıyor. Duvarlarda yeşil ve krem renkli seramikler kullanılmış. Odadan odaya geçtikçe “Portekiz’de miyim yoksa; burası Endülüs Emevileri’nden kalma bir saray mı?” diyorum. Kapı girişlerinin yanlardan yukarı doğru yuvarlatılmış, üst noktasında sivrilen şekli (sivri kemerli kapı), Türkiye ve İslam dünyasındaki türbe ve camilerin giriş kapılarına çok benziyor. Üstlerindeki yıldızlı çini motiflerin renkleri ve başka geometrik şekilleri de benzer.

 

Müzede bulunan açıklamalarda sarayın yapılış tarihi (13. ve 14.yy.) ile Endülüs Emevi Devleti’nin Portekiz’de hüküm sürdüğü dönemler (771-1148) birbirini tutmuyor. Fakat, odalardan birine Arap Odası adını vermeleri, saray kilisesindeki yer mozaikleri için; Arap işi, oda içinde bulunan fıskiyeler ve sarayın avluları için de; Endülüs Avlusu tarzı demeleri beni şüphelendiriyor. “Acaba ilk yapılış yılları Moorish dedikleri Mağribilerin (Cezayirli, Faslı, Tunuslu) hüküm sürdüğü yıllara mı dayanıyor?” diye… Müzede buna dair bir açıklama yok, aksine Portekiz Krallığı döneminde yapıldığı yazıyor.
Bölgenin en yüksek tepesinde bulunan Moorish Kalesi Endülüsler tarafından 9. yüzyılda yapılmış; bu inkâr edilemiyor. Moorishler, bölgenin olabilecek en iyi müstahkem mevkiini tayin etmişler. Okyanusu gören, çok sağlam ve gösterişli bir kale yapmışlar. Ama kalenin içindeki yıkılmış küçük saray dışında, başka yaşayacak bir konak, bir saray yapmamışlar! O zirvelere kale yapanların yaşadıkları yerler yok! Adeta kaleyi yapmışlar da ondan sonra birden çekip gitmişler gibi bir tarih anlatımı. Batılı ülkelerin, doğu medeniyetlerine dair geçmişlerinde ne varsa, bunu yok sayma geleneklerine devam ettiklerini farkediyorum. İç sesim susmak bilmiyor: “Nerede İber Yarımadası’na 400 yıl hakim olan bir uygarlığın bıraktıkları?” diye soruyor. Cevabım da hazır: “Şu tepedeki kale var ya”…

 

Gezi sırasında, Endülüs Müslümanlarının varlığını “Manoline tarzı” diyerek romantik bir mimari anlayışın içine sıkıştıran tavırla karşılaşıyorum. Tarihi yazanın, diğerlerini nasıl isterse öyle yönlendirebileceğini düşünmeye başlıyorum. Sintra Ulusal Sarayı (Sintra Kral Sarayı) ’nın da 13- 14. yüzyıllarda yapıldığına dair bilgiden kuşkulanıyorum. Çünkü saray, kale ile birlikte Endülüsler zamanından kalmış hissi veriyor. Bir caminin içi gibi görünüyor. Zemine mozaikler döşenmiş, tavan süslemelerinde; ahşaptan yapılmış 8 ve 12’li Selçuklu Yıldızı (12’li yıldız İspanya’da Endülüs Devleti’nden kalan El-hamra Sarayı’nda da kullanılmış. Birbirine geçmiş yıldızlar bir düzen içerisinde bütün tavana yayılmış. Tavana yarım ay şekli verilmiş. Şaşıp kaldım; üst katta kralın ve ailesinin oturduğu yerde bir bölüm kafesle perdelenmiş, çapraz çıtalar kullanılarak bir perde yapılmış. Göz siperi adı verilen bölüm içerden aşağıyı izlemeye olanak sağlıyor, ama aşağıdan bakan kafesin arkasındakini göremiyor. Yan duvarlar yine çini. Turkuaz, krem, sarı… Gerçi bu mimarinin Portekiz’de bir adı var: Manueline tarzı. Arap mimarisinden etkilenen Hristiyan tarzı olarak geçiyor…

 

Yard. Doç. Dr. Yusuf Alemdar’ın Türkçe’ye çevirdiği, E. Rosenthal’ın “Portekiz’de Arap Nufusunun İzleri*” adlı makalesinde, Sintra’daki Royal Palace için: “Portekizin Arap menşeeli en güzel eski eserlerden biridir ve El- eşbune Valisi’ne atfedilmiştir” denmektedir. Saraydaki küçük kilisenin cami olduğu belirtilmiştir. Ayrıca; “Sintra Kral Sarayı, çevreye bir zerafet ve bir konfor havası yaymaktadır. 12. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar Portekiz kralları tarafından (restorasyona tabi tutularak) peş peşe birtakım ilâveler yapılmış olmasına rağmen birçok Arap özelliğini muhafaza etmiştir” şeklinde açıklamalar yer almaktadır.

 

Şehirde bin bir gece masallarınından alınıp; Sintra tepelerine konmuş bir saray daha var: Pena… Altın sarısı kubbeleri, atnalı şeklinde taç kapıları, uçurumun üstünden başlayan surları ile Avrupalı’dan çok doğulu… Rengârenk… Saray, farklı dönemlerde eklenerek büyütülmüş. Değişik biçimler ustalıkla biraraya getirilmiş .Yapıda bir tarz bütünlüğü bulamıyorum. Ama bu, sarayın lehine işlemiş. İnsan her bölümde bir sürprizle karşılaşabiliyor. Simbad’ın uçan halıyla tepemizden geçmesi olası! Atnalı kemerden giriş, Portekizlilerin denizci bir millet olduğunu tasvir eden; yarı insan yarı balık figürlü bir kapı, girintilerde seramik süslemeler, ilerleyince geniş bir iç avlu… Belime gelen saray duvarları: ardı uçurum… Solumda bir güneş saati, sağımda bir küçük kilise… Esen rüzgâr, dağılan bulutlar… Avrupa masallarından kalma bir kule: tutsak prensesi eksik…

 

Sarayın bulunduğu tepenin manzarası çok etkileyici, bütün ova gözlerimin önüne seriliyor. Tepenin eteklerinde su sarnıçları gözlemevleri, gezi ve mesire alanları yapılmış. Portekizliler modanın, romantizm akımının, eğitimde yeniliklerin Avrupa’ya bu saray kültürüyle yayıldığını iddia ediyor. Av partileri, faytonlarla araba gezileri, kibarlık… Hepsi buradan doğmuş… Kendilerini besleyen ve bu dönüşümü tetikleyen Endülüs’e bir selam gönderebilselerdi; nezaket ve alçak gönüllülük de Portekiz’den doğmuş diyecektim.

 

Pena’da kalıcı değilim. Ormanın içinden, yokuş aşağı inen yola düşüyorum. Beni, manolya çiçekleri uğurluyor…

 

C.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi XII/2 – 2008, 487-513 “Portekiz’de Arap nufusunun izleri”* Yazan: E. ROSENTHAL, Çeviren: Yusuf ALEMDAR Orijinal ismi; “Traces of Arab Influence In Portugal” olan bu gezi-gözlem yazısı Islamic Culture, c. X, sy. 1, Haydarabad-Dekkan (Ocak) 1936, s. 1-17’de yayımlanmıştır.

Süreyya Çetin

sureyya.cetin@edekitap.com
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız

Yorumunuzu Ekleyiniz