İÇİNDEKİLER
Gurbet Hikâyeleri - EDE YAYIMCILIK
gurbet hikayeleri
26182
post-template-default,single,single-post,postid-26182,single-format-standard,stockholm-core-2.1.6,select-theme-ver-7.5,ajax_fade,page_not_loaded, vertical_menu_hidden,menu-animation-underline,side_area_uncovered,,qode_menu_,qode-mobile-logo-set,wpb-js-composer js-comp-ver-6.5.0,vc_responsive
Title Image

Gurbet Hikâyeleri

Refik Halit Karay
refik halit karay

Gurbet Hikâyeleri

Refik Halit Karay’ın adı geçtiğinde bir çırpıda anımsanan betiklerinden biri Gurbet Hikayeleri, diğeri de Memleket Hikayeleri dense yeridir.

 

Çift olanı, Türkmen Türkleri eski Türkçeden günümüze taşıdıkları goşa sözüyle birleştiriyor; goşa bayram, goşa ev, goşa sevinç gibi. Bu güzel sözü Türk okurlarına yeniden anımsatmak için Memleket Hikayeleri ve Gurbet Hikayeleri Karay’ın birbirini çağrıştıran goşa betikleri diyebiliriz.

 

İnkılap Yayınlarından çıkan Gurbet Hikayeleri ve Yeraltında Dünya Var adlı iki bölümü olan betikte, Yara, Eskici, Antikacı, Testi, Fener, Zincir. Gözyaşı, Keklik, Akrep, Köpek, Lavrens, Çıban, Kaçak, Güneş, Hülle, İstanbul, Dişçi başlıkları altında on sekiz ayrı öykü ilk bölümde yer alıyor.

 

Betiğin üçte ikilik sayfasını kapsayan Yeraltında Dünya Var ise sonuç kısmıyla birlikte yedi bölümde anlatılıyor. .

 

GURBET HİKAYELERİ'nden

 

ESKİCİ

 

Vapur rıhtımdan kalkıp, ta Marmara’ya doğru uzaklaş­maya başlayınca yolcuyu geçirmeye gelenler, Üzerlerinden ağır bir yük kalkmış gibi ferahladılar:
“Çocukcağız Arabistan’da rahat eder,” dediler, hayırlı bir iş yaptıklarına herkesi inandırmış olanların uydurma ne­şesiyle, fakat gönülleri isli, evlerine döndüler.

 

Zaten babadan yetim kalan küçük Hasan, anası da ölün­ce uzak akrabaları ve konu komşunun yardımıyla halasının yanına, Filistin’in ücra bir kasabasına gönderiliyordu.

 

Hasan vapurda eğlendi; gırıl gırıl işleyen vinçlere, üstle­ri yazılı cankurtaran simitlerine, kurutulacak çamaşırlar gibi iplere asılı sandallara, vardiya değiştirilirken çalınan kampanaya bakarak çok eğlendi. Beş yaşında idi; peltek, şirin ko­nuşmalarıyla da güvertede yolcuları epeyce eğlendirmişti.

 

Fakat vapur, şuraya buraya uğrayıp bir sürü yolcu bı­raktıktan sonra sıcak memleketlere yaklaşınca kendisini bir durgunluk aldı: Kalanlar bilmediği bir dilden konuşuyorlar­dı ve ona İstanbul’ daki gibi:
“Hasan gel!”
“Hasan git!” demiyorlardı; ismi değişir gibi olmuştu.
Hassen şekline girmişti:
“Taal hun ya Hassen,” diyorlardı, yanlarına gidiyordu.
“Ruh ya Hassen … ” derlerse uzaklaşıyordu.

 

Hayfa’ya çıktılar ve onu bir trene koydular.
Artık anadili büsbütün işitilmez olmuştu. Hasan köşeye büzüldü; bir şeyler soran olsa da susuyordu, yanakları pençe pençe, al al olarak susuyordu. Portakal bahçelerine dalmış, göğsünde bir katılık, gırtlağında lokmasını yutamamış gibi bir sert düğüm, daima susuyordu.

 

Fakat hem pürnakıl çiçek açmış, hem yemişlerle donanmış güzel, ıslak bahçeler de tükendi; zeytinlikler de seyrekleşti.

 

Yamaçlarında keçiler otlayan kuru, yalçın, çatlak dağlar arasından geçiyorlardı. Bu keçiler kapkara, beneksiz kara idi; tüyleri yeni otomobil boyası gibi aynamsı bir cila ile kızgın güneş altında, pırıl pırıl yanıyordu.

 

Bunlar da bitti; göz alabildiğine uzanan bir düzlüğe çıkmışlardı; ne ağaç vardı, ne dere ne ev! Yalnız ara sıra kocaman kocaman hayvanlara rast geliyorlardı; çok uzun bacaklı, çok uzun boylu, sırtlan kabarık, kambur hayvanlar trene bakmıyorlardı bile… Ağızlarında beyazımsı bir köpük çiğneyerek dalgın ve küskün arka arkaya, ağır ağır yumuşak yumuşak, iz bırakmadan ve toz çıkarmadan gidiyorlardı.
Çok sabretti, dayanamadı, yanındaki askere parmağıyla göstererek sordu; o güldü: “Gemel! Gemel!” dedi.

 

Hasan’ı bir istasyonda indirdiler. Gerdanından, alnın­dan, kollarından ve kulaklarından biçim biçim, sürü sürü pürnakıl süs ağacı gibi baştan aşağı altınlar sallanan kara çarşaflı, kara çatık kaşlı, kara iri benli bir kadın göğsüne bastırdı. Anasınınkine benzemeyen, tuhaf kokulu, fazla yumuşak, içine gömülüveren cansız bir göğüs…
“Ya habibi! Ya ayni!”

 

Halasının yanındaki kadınlar da sarıldılar, öptüler, söyleştiler, gülüştüler. Birçok çocuk da gelmişti; entarilerinin üstüne hırka yerine elbise ceket giymiş, saçları perçemli, başları takkeli çocuklar…

 

Hasan durgun, tıkanıktı; susuyor, susuyordu.
Öyle, haftalarca sustu.
Anlamaya başladığı Arapçayı, küçücük kafasında beliren bir inatla konuşmayarak sustu. Daha büyük bir tehlikeden korkarak deniz altında nefes almamaya çalışan bir adam gibi tıkandığını duyuyordu, gene susuyordu.
Hep sustu.

 

Şimdi onun da kuşaklı entarisi, ceketi, takkesi, kırmızı merkûpları vardı. Saçlarının ortası, el ayası kadar sıfır makine ile kesilmiş, alnına perçemler uzatılmıştı. Deri gibi sert, yayvan tandır ekmeğine alışmıştı; yer sofrasında bunu hem kaşık çatal yerine dürümleyerek kullanmayı beceriyordu.

 

Bir gün halası sokaktan bağırarak geçen bir satıcıyı ça­ğırdı.
Evin avlusuna sırtında çuval kaplı bir yayvan torba, elin­de bir ufacık iskemle ve uzun bir demir parçası, dağınık kı­yafetli bir adam girdi. Torbasında da mukavva gibi bükülmüş bir tomar duruyordu.

 

Konuştular, sonra önüne bir sürü patlak, sökük, parça parça ayakkabı dizdiler.
Satıcı, iskemlesine oturdu. Hasan da merakla karşısı­na geçti. Bu dört yanı duvarlı, tek kat, basık ve toprak evde öyle canı sıkılıyordu ki… Şaşarak, eğlenerek seyrediyordu:

 

Mukavvaya benzettiği kalın deriyi iki tarafı keskin incecik, sapsız bıçağıyla kesişine, ağzına bir avuç çivi dolduruşuna, sonra bunları birer birer, İstanbul’ da gördüğü maymun gibi avurdundan çıkarıp ayakkabıların altına çabuk çabuk mıhla­yışına, deri parçalarını, pis bir suya koyup ıslatışına, mundar çanaktaki macuna parmağını daldırıp tabanlara sürüşüne, hepsine bakıyordu. Susuyor ve bakıyordu.

 

Bir aralık nerede kimlerle olduğunu keyfinden unuttu, dalgınlığından ana diliyle sordu:
“Çiviler ağzına batmaz mı senin?”
Eskici başını hayretle işinden kaldırdı. Uzun uzun Hasan’ın yüzüne baktı:
“Türk çocuğu musun be?”
“İstanbul’dan geldim!”
“Ben de o taraflardan… İzmit’ ten!”

 

Eskicide saç sakal dağınık, göğüs bağır açık, pantolonu dizlerinden yamalı, dişleri eksik ve suratı sarı, sapsarıydı; gözlerinin akına kadar sarıydı. Türkçe bildiği ve İstanbul taraflarından geldiği için Hasan, şimdi onun sade işine değil, yüzüne de dikkatle bakmıştı. Göğsünün ortasında, tıpkı çenesindeki sakalı andıran kırçıl, seyrek bir tutam kıl vardı.

 

Dişsizlikten peltek çıkan bir sesle tekrar sordu:
“Ne diye düştün bu cehennemin bucağına sen?”
Hasan anladığı kadar anlattı.
Sonra Kanlıca’daki evlerini tarif etti; komşunun oğlu Mahmut’la balık tuttuklarını, anası doktora giderken tünele bindiklerini, bir kere de kapıya beyaz boyalı hasta otomobili geldiğini, içinde yataklar serili olduğunu söyledi. Bir aralık da kendisi sordu:
“Sen niye buradasın?”
“Bir kabahat işledik de kaçtık!”

 

Asıl konuşan Hasan’dı, altı aydan beri susan Hasan… Durmadan, dinlenmeden, nefes almadan, yanakları sevincinden pembe pembe, dudakları taze, gevrek, billur sesiyle biteviye konuşuyordu. Aklına ne gelirse söylüyordu. Eskici hem çalışıyor, hem de, ara sıra “Ha! Ya? Öyle mi?” gibi dinlediğini bildiren sözlerle onu söyletiyordu; artık erişemeyeceği yurdunun bir deresini, bir rüzgarını, bir türküsünü dinliyormuş gibi hem zevkli, hem yaslı dinliyordu; geçmiş günleri, kaybettiği yerleri düşünerek benliği sarsıla sarsıla dinliyordu.
Daha çok dinlemek için de elini ağır tutuyordu.

 

Fakat, nihayet bütün ayakkabılar tamir edilmiş, iş bit­mişti. Demirini topraktan çekti, köselesini dürdü, çivi kutu­sunu kapadı, çiriş çanağını sarmaladı. Bunları hep aheste aheste yaptı.
Hasan, yüreği burkularak sordu:
“Gidiyor musun?”
“Gidiyorum ya, işimi tükettim.”

 

O zaman gördü ki, küçük çocuk, memleketlisi minimini yavru ağlıyor… Sessizce, titreye titreye ağlıyor. Yanakların­dan gözyaşları birbiri arkasına, temiz vagon pencerelerinde­ki yağmur damlaları dışarının rengini geçilen manzaraları içine alarak nasıl acele acele, sarsıla çarpışa dökülürse öyle, bağrının sarsıntılarıyla yerlerinden oynayarak, vuruşarak içlerinde güneşli mavi gök, pırıl pırıl akıyor.
“Ağlama be! Ağlama be!”

 

Eskici başka söz bulamamıştı. Bunu işiten çocuk hıçkıra hıçkıra, katıla katıla ağlamaktadır; bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacağına ağlamaktadır.
“Ağlama diyorum sana! Ağlama!..”

 

Bunları derken onun da katı, nasırlanmış yüreği yumu­şamış, şişmişti. Önüne geçmeye çalıştı ama yapamadı, ken­disini tutamadı; gözlerinin dolduğunu ve sakallarından ka­yan yaşların, Arabistan sıcağıyla yanan kızgın göğsüne bir pınar sızıntısı kadar serin, ürpertici, döküldüğünü duydu.

 

Şişli, 1938

 

EDE YAYIMCILIK

bilgi@edekitap.com

Bizler hikaye anlatıcılarıyız. Bu bizim genlerimizde var. Görkemli öykü anlatımı ilgi çeker, yaşam tarzlarını tanıtır ve ortak ruh yaratır. Binlerce yıldır birike gelen öykülerimizi, yaygın iletişim alanları için yeniden tasarlarız. Özüne uygun geliştirir, etkileyenleri göz önünde bulundurarak güncelleriz. Biz, EDE’yiz. Değer üretiriz.

Okur Görüşlerine Açık Sayfa

Yorumlayınız

BİR ÇAY İÇİMİNDE TÜRKMENİSTAN