İÇİNDEKİLER

Drina Köprüsü

İvo Andriç
Drina Köprüsü İvo Andriç

Drina Köprüsü

“Bu büyük romanı tertemiz ve özenli Türkçesi ile dilimize kazandıran HASAN ÂLİ EDİZ, kitabın 10. baskısını görmeden aramızdan ayrıldı. Bana, Drina Köprüsü en az yüz baskı yapacak bir şaheser, demişti.

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun nasıl, için için yıkıldığını bundan daha güzel ve etkileyici biçimde sergileyen bir romanın yazılamayacağını söylerdi.

 

HASAN ÂLİ EDİZ’in çocukluk yılları, Drina Köprüsü üzerinde geçmişti. Bu nedenle oraları çok iyi tanır, Balkan insanlarının kardeşliğine ve ortak yönlerinin ayrılmazlığına içtenlikle inanırdı. Sevinç ve felâket günlerini bir arada yaşamaları, onları kopmaz bağlarla birbirlerine bağlamıştı.

 

İnsanlar bir gün göçüp gidiyorlar ama eserleri onları kuşaklar boyu yaşatıyor. Mimar Sinan öldü ama yüzyıllar önce yaptığı Drina Köprüsü hâlâ dimdik ayakta.

 

HASAN ÂLİ EDİZ, çevirinin her cümlesine, her kelimesine değer veren, çevirdiği eserin aslına ihanet etmeyen eşsiz bir çevirmendi. SUÇ VE CEZA’sı ile DRİNA KÖPRÜSÜ ile daha nice çevirileri ile aramızda hâlâ yaşıyor.

Bu baskıyı onun anısına adıyor, bir kez daha saygıyla anıyoruz.”

 

Yayıncısı Turhan Bozkurt, 1977 yılında 10. baskısı yapılan Drina Köprüsü romanını ve çevirisini yapan Hasan Âli Ediz’i bu tümcelerle anlatıyor ve anıyordu.

 

Türklerin, Selçuklularla Anadolu’yu uçtan uca uygarlıklarının göstergesi yapıtlarla donattıkları gibi, Osmanlılar eliyle de Balkanları orta çağ karanlığının izlerinden arındıran görkemli yapılarla bezedikleri biliniyor.

 

Öyküye ilham olan köprü gibi, yalnızca Bosna’da üç yüzün üzerinde köprüler kurulduğunun; çarşılar, hanlar, hamamlar gibi Türk yaşam biçiminin gerektirdiği yapılarla kentlerin görüntüsünün yeni bir çehreye büründüğünün izleriyle dolu Drina Köprüsü, ilk kez 1945’te yayımlanmış.

 

Özgün adı, Na Drini Čuprija olan Drina Köprüsü romanı ile İvo Andriç, 1961 yılında Nobel edebiyat ödülünü kazanmış. İlk kez 1965 yılında, İstanbul’da, Türkçe basılan yapıtın çevirmeni Hasan Ali Ediz, betiğin girişinde, İvo Andriç ve Dina Köprüsü Üzerine açıklayıcı bilgilerle okura, büyük yapıtın, geçmişte kalmış büyülü evrenini anımsatmış.

 

DRİNA KÖPRÜSÜ'nden...

“…

Birinci yüzyıl geçti. Ama çok uzun sürdü. Hem insanlar, hem gördükleri işlerin çoğu için tehlikeli oldu. Yalnız büyük yapılar üstünde iz bırakmadan akıp gitti. Köprü; Kapiya’siyle, karşısındaki kervansarayı ile olduğu gibi kaldı ve ilk günkü gibi de işlemekte devam etti.

 

İkinci yüzyıl da böyle geçebilirdi. Mevsimler gelir, geçer, kuşaklar birbirini kovalar, ama yapılar değişmezdi. Ama zamanın yapmayacağını, önceden görülmeyen uzak olayların beklenmedik kargaşalıkları yaptı.

 

O çağda, XVII. yüzyılın sonlarında, Türk ordularının, yüzyıllık bir işgalden sonra çekilmeye başladığı Macaristan üzerine, Bosna’da bir çok şarkılar söyleniyor, konuşmalar geçiyor, fısıltılar dolaşıyordu. Bir çok Bosna Beyi, elde silah, Macaristan’daki arpalığını, toprağını savunurken can vermişti. Şimdi, bu ölenlerin daha mutlu oldukları söylenebilirdi. Çünkü bir çok Bosnalı sipahi, Macaristan’daki zengin ve rahat yaşantısından sonra, şimdi, Bosna’daki dar ve verimsiz toprağın, sıkıntılı ve fakir yaşamına dönüyordu.

 

Bu olayların uzak ve hafiflemiş bir yankısı da buralara kadar geldi ama, bu küçücük kasabanın şarkılar diyarı Macaristan’la bir ilgisi olabileceği kimsenin aklına bile gelmemişti. Oysa öyle oldu. Türklerin Macaristan’dan çekilmeleriyle, kervansarayın gelirini sağlayan vakıf malları da imparatorluğun sınırları dışında kaldı.

 

Kasaba halkı olsun, yüzyıldan beri bu taş hana inen yolcular olsun, ona öylesine alışmışlardı ki, bu masrafın ne ne karşılandığını, kaynağının nereden geldiğini hiç düşünmemişlerdi. Kimsenin olmayan ve herkesin malı sayılan bir yerdi orası! Yolun kenarında yetişmiş verimli bir meyva ağacı gibi herkes ondan yararlanıyordu. Vezirin ruhuna bir Fatiha okuyorlardı ama, onun yüzyıl önce öldüğünü ve simdi İmparatorluğun olan vakıf mallarını kimin idare ettiğini ve koruduğunu hiç düşünmüyorlardı.

 

Dünya işlerinin bu kadar uzaktan birbirine bağlı olabileceğini kim düşünebilirdi ki?.. Onun için de gelir kaynaklarının kurumuş olduğunun kimse farkına varmadı. Hizmetkârlar çalışmakta, hanın yolcularını eskisi gibi ağırlamakta devam ediyorlardı. Müessesenin idaresi için gerekli paranın sadece gecikmiş olduğunu sanıyorlardı. Başka zamanlarda da böyle şeyler olmuştu. Oysa aylar, yıllar geçiyor, para gelmiyordu. Nihayet hizmetçiler işlerini bırakıp gittiler.

 

O çağda vakıfları idare etmekle görevlendirilen Davut Hoca Mütevelli (halk onu öyle çağırdığı için Mütevelli adı ona soyadı olmuştur), her yana baş vuruyor, ama hiç bir karşılık alamıyordu. Yolcular, kendi işlerini kendileri görmeye başlamışlardı. Kendilerine ve hayvanlarına gerekli olan yerleri temizliyorlardı. Ama bir yolcu gitti mi, her tarafı pis ve dağınık bırakıyor, onları temizlemek de kendisinden sonra gelene kalıyordu. Her giden de burasını bulduğundan pis ve dağınık bırakıyordu.

 

Davut Hoca, hanı yaşatmak ve kurtarmak için elinden geleni yaptı. İlkin cebinden masraf etti. Sonra akrabalara borçlandı ve her yıl yapıyı onarıp güzelleştirdi. Böyle giderse iflâs edeceğini söyleyenlere, parasını sağlam yere yatırdığı karşılığı cevabını veriyordu. Çünkü o, işini Allah’a havale etmişti. Herkesin bırakıp unuttuğu bu mübarek vakıfları elbette ki Allah koruyacaktı.

 

Bu sofu, akıllı, azimli ve inatçı adam, hiç bir umut olmadığı halde mücadeleden vazgeçmedi. Kasaba halkı onu uzun zaman unutmayacaktı. Dünyada insanların görevi her çeşit yıkımlarla savaşmak olduğuna kendini inandırmıştı. Bundan umudu olmasa bile yine savaşmak gerekti.

 

Yıkılmaya yüz tutan hanın önüne oturmuş ona acıyan ve onu bu işten vazgeçirmeye çalışanlara şöyle karşılık veriyordu:
— Bana hiç acımayın… Biz, sıradan insanlar, yalnız bir sefer ölürüz. Ama büyük adamlar iki sefer ölürler. Birinci sefer bu dünyayı bırakıp göçtükleri, ikinci sefer de bıraktıkları eserler, yıkılıp kaybolduğu zaman.

 

Artık işçi gündeliğini veremeyecek duruma gelince; ihtiyarlığına bakmadan kendi gücü yettiği kadar onarım yapmaya, bahçenin otlarını ayıklamaya çalıştı. Ve böylece ölüm, onu bir gün kiremitleri değiştirmek üzere dama çıktığı zaman yakaladı.

 

Bir Sadrâzamın yaptırıp, tarihsel olayların ölüme mahkûm ettiği bir müesseseyi, bir kasaba hocasının kurtaramayacağı çok tabiî bir şeydi.

 

Davut Hoca’nın ölümünden sonra han az zamanda büsbütün dökülmeye ve bu döküntünün ilk belirtileri her yerde görülmeye başladı. İlkin kanalizasyon boruları tıkandı, etrafa fena kokular yayıldı. Dam akıyor, kapılardan, pencerelerden içeri rüzgâr giriyordu. Ama han, dıştan hâlâ o eski inceliğini ve güzelliğini koruyordu. Birinci katın yumurta biçimi pencereleri, tek parça taştan dantel gibi incecik oyulmuş kafesiyle dünyayı hâlâ sakin sakin seyretmekte devam ediyordu. Ama üst katın süssüz pencerelerinde, çoktan terkedilmiş evlerdeki sefalet ve perişanlık göze çarpıyordu.

 

Yavaş yavaş halk, bu handa kalmaktan çekinir oldu. Ya geceyi kasabada geçiriyor, ya da para verip Ustamuyiç’in hanına iniyorlardı. Vezirin ruhuna bir Fatiha okumaktan başka bir şey ödenmeyen hana artık inen kalmamıştı. Nihayet paranın gelmeyeceği, Vezirin vakfiyesiyle kimsenin, hatta yeni Vakıflar Müdürünün bile uğraşamayacağı anlaşılınca artık onunla uğraşan olmadı, koca kervansaray ıssız ve dilsiz kaldı, tıpkı içinde yaşanmayan ve bakılmayan bütün binalar gibi çökmeye başladı. Avlusunda yabani otlar, devedikenleri bitti, saçaklarında kargalar yuva yaptı. Böylece vakitsiz ve beklenmedik bir sırada (böyle şeyler daima en beklenmedik zamanlarda olur.) Sadrazamın terkedilmiş ve bakımsız kalmış hanı yavaş yavaş döküldü, yıkıntı haline geldi. Kervansaray beklenmedik ve umulmadık olaylar yüzünden görevine devam edemeyerek yıkılmaya yüz tuttu ama bakıma, masrafa ihtiyacı olmayan köprü, olduğu gibi kaldı ve ilk günkü gibi karşılıklı iki kıyıyı birleştirmeye, üstünden yük, canlı, ölü, her ne geçerse karşı kıyıya atmaya devam etti.

 

Duvarlarında kuşlar yuvalanıyor, zamanın açtığı görünmez çatlaklardan otlar fışkırıyor, büyük taşları rutubetten ve sıcaktan sertleşiyordu. Vadiden esen rüzgârın durmadan dövdüğü, yağmurların yıkadığı, boğucu sıcakların kuruttuğu bu taşlar zamanla, buruşmuş kâğıtlar gibi mat ve koyu bir renk alıyor, karanlıkta, sanki içinden aydınlanmış gibi parıldıyordu.

 

Kasaba için bir âfet olan su taşması, ona hiç dokunmuyordu. Her yılın ilk ve sonbaharında sular taşar ama her zaman büyük zararlara sebep olmazdı. Her yıl, en az bir-iki sefer Drina kabarır, bulanır ve avlulardan kopardığı tahta perdeleri, kökünden söktüğü ağaç kütüklerini, yakın kıyılardan sürüklediği dallarla yaprakları, kahverengi bir çamur halinde büyük bir gürültü ile köprünün kemerleri arasında sürükler götürürdü. Kasabada, bahçeler, avlular, yakındaki evlerle dükkânlar zarar görür ve hepsi bu kadarla kalırdı.

…”

EDE YAYIMCILIK

bilgi@edekitap.com
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız

Yorumunuzu Ekleyiniz