İÇİNDEKİLER

Al Zombini, Ver Hortlağımı

Süreyya Çetin
süreyya çetin hortlak

Al Zombini, Ver Hortlağımı

Çocuk dedin, neyi kaldı? Dünyası hayal üzerine kuruluydu. Masal nerede biter, gerçek nerede başlar, bilemezdi. Hayâl ile hayat birbirine girmişti. Böyle olunca hayâl âleminin yaratıkları da dünyayı sıkça ziyaret eder oldu.

 

Çocukluğumuzda büyüklerimizin bizi oyalamak için anlattıkları hikâyeleri hem büyük bir merakla hem de biraz korkarak dinledik. Gece yarısı mezardan çıkan bir hortlak evimizde dolanırdı. Sobanın alevlerinin ışığında can bulurdu. Duvarda asılı eski fotoğraflar bir başka derinlik kazanırdı. Yorganın altından kafamızı çıkarmaya cesaretimiz yoktu. Korku ve merak içimizde dakikalarca çatışırdı. Sonunda merak galip gelir; terlemiş bir kafa, yorganın altından çıkardı.
Tamam, o sadece dedemin eski fotoğrafıydı…
Bu sefer de kapının arkasında asılı havlu başa bela olurdu.
Havludan duvara düşen gölge harekete geçerdi.
Alev oynar, gölge oynar, heyecan artardı.
Biz bu gölgelerin peşinde; dedemiz mi, ebemiz mi geldi derken uykuya dalardık.

 

Gül ağacının dibini pisletirsek, Aksakallı Dede’nin sislerin içinden çıkacağından neredeyse emindik. Neredeyse diyorum, bir defasında misafir çocuklarıyla çişimizi bahçeye yapmıştık da Dede çıkmamıştı. Paçayı yırtmıştık. Ama O’nu pek sınamaya gelmezdi.
Büyüdük…
Bilimsel olmalıydık…
Yarı eğlenip, yarı korktuğumuz çoğunlukla saygı da kusur etmediğimiz Hortlağı ve Dede’yi bilim ışığında anlamanın zamanı gelmişti. Gözle görünmüyorlardı. Hiç bir aletle ölçülmüyorlardı. O halde, yoklardı.
Dışladık…
Güldük geçtik…
Büyümüştük…
Bilimin, hayâl etmekle başladığını anlamadık. Hayâllerden beslendiğini bilemedik.
Çocuklarımızın aklını bu safsatalarla doldurmayacaktık. Direndik… Ta ki zombiler evimizi, yuvamızı işgal edinceye dek!
Bizim anlatmaya utandığımız hortlağımızın yerini, ne idüğü belirsiz zombi almıştı. Zombi televizyondaydı, zombi bilgisayardaydı… Her yerden çıktılar. Oğlum kızımı, zombi geliyooor! diye korkutuyordu. Üstüne üstlük bunları tanımıyorduk. Yırtık pırtık elbiseleri, yarı çürümüş bedenleri bize yabancıydı. Ama çocuğumuzun hayali, eğlencesi olmuştu.
Oysa, bizim hortlağımız öylemiydi ya! Tertemiz beyaz elbisesi, bedenden ayrılmış ruhu, havadan havadan gelişi… Ölüye saygı vardı canım…

 

Anneme dedeme ait hayalî dünyamız silinsin, alaya alınsın, yok edilsin, aşağılansın! Eee… Başkasının korku öğeleri, zombisi bizim çocuklarımızı korkutsun. Nasıl olsa meydan boş!
Hayır! Buna izin veremezdim.
Anılarım hortladı!
Etrafa bir çok hortlak hikâyesi çıktı…
Hem de çok eğlenceliydi…
Hayır! Ben varım… Ben anneyim… Bunu istemiyorum… Ben annemin sütünü emdim. Çocuğuma da sütümü verdim. Başkasının masal kahramanları, korku öğeleriyle değil, benim kültürümle beslensin.
Çağıralım çocukluğumuz gelsin…
Onlara danışacaklarımız var…
Biz baharı nasıl karşılardık?
Çiğdem Şenliği ile…
Karda nasıl kayardık?
Tahta kızakla…
Dokuz taşı nasıl oynardık?
Kırık kiremit parçalarıyla…
Yaz geceleri nasıl geçerdi?
Sokaklarda saklambaç oynamakla…

 

Çağıralım gelsinler…
Saygısızlık yerine hürmet…
Sevgisizlik yerin muhabbet…
Cadılar bayramı yerine Çiğdem Şenliği…
Dışarıda zombi avına gerek yok. Artık evde hortlak var!.. Al zombini ver hortlağımı!
Buna bir dur demenin zamanı geldi;
-Bizde zombi yok oğlum, hortlak var! O da olmasa dede var, yatır var! Dedim.
Hayret etti. Onlar nasıl anne? Bana sizin duyduğunuz ürkütücü hikayeleri anlatır mısın? Dedi. Anlattım, gözlerinde çocukların hem korkup hem eğlendiklerini belli eden bir ışık vardır ya o parladı, belirdi. Buna da ihtiyaç duyuluyormuş demek ki.

Alev oynaşır, bize bir hortlak olarak dönerdi.

Süreyya Çetin

sureyya.cetin@edekitap.com
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız

Yorumunuzu Ekleyiniz