İÇİNDEKİLER

Travnik Günlüğü “Gün Batarken”

İvo Andriç
Travnik günlüğü

Travnik Günlüğü “Gün Batarken”

Tükçeye “Gün Batarken” adıyla çevrilen, özgün adı “Travnik Kronika” olan İvo Andriç yapıtı, ilk kez 1963 yılında Altın Kitaplar Yayınevince “Travnik Kronika – Gün Batarken” adıyla yayımlandı. Sonraki baskıları birebir çeviriyle “Travnik Günlüğü” olarak yapıldı.

 

Yazarın, Hasan Âli Ediz çevirisiyle Türkçeye kazandırılan Drina Köprüsü gibi, gerek konusu, gerekse yazınsal değeriyle ilgi gören “Gün Batarken” betiği, 1807 yılından 1914 yılına dek geçen olayları öykülüyor. Osmanlı Devletinin çöküşünü, Bosna eyaletinin başkentinde, Boşnak kenti Travnik’de yaşayan üç ulusun halkları üzerindeki etkileriyle aktarıyor.

 

Yapıtın çevirmeni Tahir Alangu, betiğin girişinde, “Bütün Osmanlı tarihinden ve ona dayanan kültürden yararlanmaları gereken edebiyatımızda, – vakanüvis tarihlerindeki portreleri bir yana bırakırsak – işe yarar bir kaç vezir veya yüksek memur portresi bile bulamayız. Ama bu kitabı okuyanlar, koca vezir Hüsrev Mehmet Paşanın, reformcu haris portresini görecekler, ikinci vezir İbrahim Paşanın doğululara has kaderci felsefesine Andriç’in nasıl kapıldığını, dış görünüşündeki çirkinliğe rağmen dünya görüşünde ve ona bağlı davranışındaki asilliğe nasıl bağlandığının farkına varacaklardır. Üçüncü vezir Arnavut İbrahim Paşanın beyhude sertliği, Defterdar Tahir Bey’in, Tanzimat yüksek kadrosuna has soylu ve yüksek seviyedeki kişiliğinin nasıl ustaca belirtildiğini göreceklerdir. Bu ölçüde bize mahrem olan çizgilere ve özelliklere inebildiğinden, kusurları ile birlikte batılı insanlara üstün gelen yönlerini de rahatça gösterebilmesindeki ustalığa hayran olmamak mümkün değildir.” sözleriyle yazarın aydın bakışını, yapıtın özgün gücünü betimlemektedir.

 

Drina Köprüsü’ynen Gün Batarken adlı yapıtlarının çevirmenleri, Hasan Âli Ediz’le Tahir Alangu için Sırp asıllı yazar İvo Andriç, Türk yazarları için örnek alınacak bir aydın, verimlerinde iz sürülecek bir yol gösterici düzeyindedir.

 

“Bu kitabı (Gün Batarken) okuyanlar bir bakıma da Türk edebiyatındaki büyük eksikliğin nerelerde bulunduğunu sezeceklerdir, kanısındayım.” diyen Tahir Alangu gibi, Hasan Âli Ediz de; “İvo Andriç’in eserlerinin değil her sayfasında, her satırında bile derin bir insan sevgisi görmek mümkündür. Bunun içindir ki yazar, romanlarında yer verdiği kötü kişileri bile yermeye kıyamamış, bu işi, kendi ağızlarıyla, yine onlara yaptırmıştır. Bunun doğal sonucu olarak İvo Andriç, romanında, gerçekçi ve tarafsız kalmasını bilmiştir.”  sözleriyle büyük yapıtların yazarının biçem töretme gücünü anlatmışlardır.

 

GÜN BATARKEN'den...

Gök yüzünün tamamıyla bulutlu olmasına ve yılın bu mevsiminde daima yağmur getiren bir rüzgâr esmesine rağmen, bugün de burada, on kadar yerli bey toplanmış oturuyordu. 1806 yılı Ekim ayının son cuması idi. Kendi gedikli yerlerine oturmuş olan bu beyler, aralarında yavaş sesle konuşuyorlardı. Ama içlerinden çoğu, düşünceli düşünceli güneşin ve bulutların oyununu izliyor, arada bir sıkıntılı sıkıntılı öksürüyorlardı.

 

Konuşmalar, önemli bir havadis üzerinde dönüp dolaşıyordu. İçlerinden Süleyman Ayvaz Bey dedikleri birisi, bugünlerde  bir iş için Livno’ya gitmişti. Orada sözüne güvenilir Splitli bir adamla konuşmuş, işte şimdi beylere anlattığı havadisi ondan duymuştu. Anlattıklarını oradakiler bir türlü kavrayamıyorlar, en ince teferruatına kadar soruşturuyor ve hikâyesini tekrarlamasını ısrarla rica ediyorlardı. Ve Süleyman Bey tafsilatlı hikâyesine yeniden girişiyordu:

 

– Dinleyin, bakın nasıl oldu. Önce bu adam bana rastgele sordu:

 

“Travnik’te yeni misafirlerinizi karşılamaya hazırlanıyor musunuz?” dedi. – “Biz mi? Hayır;” diye cevap verdim, “Ne misafirden haberimiz, ne de onlarla bir alışverişimiz var!” – “Olsun, olmasın, herhalde yakında bir misafir kabul etmeniz gerekecek. Bonaparte, İstanbul’dan, Babıâli’den, bir Fransız konsolosunun gönderilmesine ferman istemiş. Bu konsolos da Travnik’te bir konsoloshane açacak ve orada oturacakmış. Ferman da çoktan tebliğ edilmiş. Hemen bu kış konsolosun gelişini bekleyebilirsiniz” dedi bana. Konuşmayı şakaya döktüm: “Yüzlerce yıldan beri konsolossuz yuvarlanıp gidiyoruz. Gelecekte de böylesine ihtiyacımız olmayacak. Hem de konsolosun Travnik’te ne işi varmış?” dedim. Ama yabancının latife etmeye hiç de niyeti yoktu. Eskiden nasıl yaşamışsanız yaşarsınız, ama şimdi bir konsolosla yaşamanız gerekecek! Artık eski devirler çok değişti. Bu konsolos sizin orada işlerinizin nasıl gittiğine bakacak. Vezirin yanı başına kurulacak, öteye beriye emirler salacak, ortalığa nizam ve düzen verecek, beyler ve ağaların nasıl davrandıklarına, reayaya nasıl muamele ettiklerine dikkat edecek ve sonra da olup biteni Bonaparte’ye bildirecek.” – “Böyle bir şey şimdiye kadar olmadı ve hiçbir zaman da olamaz!” diye cevap verdim bu gâvur herife. “Şimdiye kadar hiç kimse burnunu bizim işlerimize sokamadı, yine de kimse buna muvaffak olamayacak!” – “Pekâlâ canım! Hele bir bakalım, bu iş neye varacak, görelim!” dedi bana. “Bu konsolosu, çaresiz sizin oraya kabul edeceksiniz; çünkü Bonaparte’nin isteklerini şimdiye kadar kimse geri çeviremedi. Ve İstanbul’daki hükümet de buna karşı koyamayacak. Şuna dikkat et: Bunun ardından Avusturya geliyor, Fransız konsolosunu memlekete soktuktan sonra, kendi konsolosunun da buraya yerleşmesinde direnecek ve sonra da Rusya’ya sıra gelecek…” – “Dur hele bakalım, fazla ileri gittin, ahbap!” diye sözünü kestim. Ama o gâvur köpeği, bildiğinden şaşmazcasına gülümsedi ve bıyıklarını tutarak: “Sana bu söylediklerim veya buna benzer şeyler olmazsa, şu bıyıklarımı kesebilirsin” dedi. “İşte ahbaplar, duyduklarım bunlardan ibaret, bir türlü de aklımdan çıkmıyor.”

 

Böylece Ayvaz Bey hikâyesini bitirdi.

 

O sırada Fransız ordusu, hemen hemen bir yıldan beri Dalmaçya’da bulunuyordu ve Sırbistan’daki ayaklanmaların da bir türlü sonu gelmiyordu. Bundan böyle, zaten tedirgin bir durumda olan beyleri huzursuzluğa düşürmeye, bu söylentiler yetmişti. Çubuklarından rahatça duman salıvererek, yüzlerinden ve davranışlarından hiçbir şey belli etmemekle beraber kafaları çatlayacak haldeydi. Birbirleri ardından ihtiyatla konuşuyorlar, bu söylentideki doğruluk ve yalan payının üzerinde tahminlerde bulunuyorlar, meselenin aslına nüfuz edebilmek Osmanlılardan ve gelişmeleri daha henüz başlangıçta iken boğmak için ne gibi tedbirler almak gerektiğini düşünüyorlardı.

 

İçlerinden bazılarının görüşüne göre, işin aslında uydurulmuş ve şişirilmiş bir taraf vardı. Bununla herkesin huzurunu bozmak ve korkutmak maksadı güdülüyordu. Buna karşılık diğerleri, görülmemiş yeni bir çağa girildiğini, İstanbul, Bosna ve bütün dünyada duyulmamış acayip olayların geçtiğini, bundan dolayı da artık hiçbir şeylere şaşılmaması gerektiğini, aksine her şeyin sessizce ve basitçe olup bitebileceğini ileri sürüyorlardı. Bir üçüncü grup ise bu dünyada bir tane Travnik bulunduğunu, onun da rastgele bir şehir veya bir taşra kasabası olmadığını, bundan dolayı da başkalarına layık görülebilecek işlerin kendilerine tatbik edileceğinin düşünülmesinin bile uygun olamayacağını ileri sürdüler.

 

Hepsi de, sadece konuşmalara katılmış olmak için birkaç söz söyledi ama bunlardan hiçbiri durumu olduğu gibi belirtmek istemedi. Aslında içlerinden en yaşlısının bu konuda ne söyleyeceğini beklemekteydiler. Aralarında en yaşlıları da Hamdi Bey Teskerciç davranışlarında biraz ağırlık olmakla beraber hâlâ gücü kuvveti yerinde ve dev yapılı vücudu ile de muhteşem bir ihtiyardı. Birçok savaşlara katılmış, yaralar almış, esaretlerden kurtulmuştu. Ayrıca on bir oğlanla sekiz kız babasıydı. Ve çevresinde, birçok torunları ve hısımları ile bir dağ gibi yükselmekteydi.

 

Bıyık ve sakalı seyrekleşmiş, sert ve düzgün çizgili çehresi, yanıp kavrulmuş, çok eskiden bir barut patlamasından kaldığı belli olan yara yerleri ve mavi yanık lekeleriyle doluydu. Ağır, kurşun rengindeki gözkapakları aşağı sarkıyordu. Sözü aldı mıydı, ağır, fakat dobra dobra konuşurdu.

 

Bir aralık Hamdi Bey, bu muammalı tavsiyeleri, tahminleri, yılgınlıkları şaşılacak derecede genç sesiyle kesiverdi:

 

– Meşhur meseldir, Hacı ölmeden matemini tutmayalım hele ve alemi de yok yere telaşa salmayalım. Ne olup bittiğinin iyice farkında olabilmek için gözleri ve kulakları açmalı; ama her şeyi de hemen ciddiye alıp telaşa kapılmaya mahal yoktur. Şu konsolos üzerinde ne biliyoruz ki şimdilik. Bazen gelecek diyorlar, bazen gelmeyecek. Hem kalkıp gelmiş olsa bile, Laşva Suyu tersine akacak değil ya, eskiden olduğu gibi yatağında akıp gidecek. Biz burada kendi toprak ve mülkümüzde yaşıyoruz. Buraya dışarıdan her gelen de, yabancı bir diyara gelmiş olacak. Şu bizim yurdumuzda nice ordular ufalanıp gitti, hiçbirisi uzun zaman burada tutunamadılar. Niceleri buralara kök salmak niyetiyle geldiler; ama hepsi her zaman tabana kuvvet kaçmak zorunda kaldılar. Şimdi de kim gelirse gelsin, başlarına aynı şey gelecektir. Hem onların İstanbul’dan istedikleri fermanın yazılıp mühürlenmesi üzerinden çok zaman geçmemiş olmalı. Birisi böyle bir şey dilemiş olabilir, ama her arzu yerine getirilemez…”

 

Hamdi Bey, son sözlerini kızarak söylemişti. Konuşmasını kesti, çevresindeki herkes susarken, çubuğundan bir nefes çekip dumanlarını savurdu ve devam etti:

 

– Dedim ya kalkıp gelmiş olsa bile!.. Beklemeli, işler ne yolda gelişecek ve burada ne kadar duracak. Ateşi gün doğana kadar yanabilen kimse çıkmadı daha, o halde, şunun ateşi de canım, adı neydi?.. Şunun ateşi de…

 

Hamdi Bey öksürdü, hiddetini yenerek öksürdü ve ancak böylece bütün zihinlerde hayaleti dolaşan ve bütün dillerin altında yatan Bonaparte’nin adını söylemekten kurtuldu.

 

Artık kimse başka bir laf etmedi ve son haberler üzerindeki konuşmalar böylece sona ermiş oldu.

 

Güneş birdenbire bulutlarla örtüldü, bir şiddetli ve serin bora esti. Su kenarındaki kavaklardan dökülen kuru yapraklar, madenî hışırtılı sesler çıkardılar. Travnik Vadisi boyunca aşağı inen buz gibi bir sağanak, Sofa çevresindeki toplantı ve danışmaların artık sonunun geldiğini gösterdi. Beyler, birbirlerini sessizce selamlayarak evlerine gitmek üzere ayrıldılar.

 

Dipçe: Tahir Alangu çevirisiyle yayımlanan, İvo Andriç’in, “Travnik Kronika” Gün Batarken adlı yapıtından alınmıştır. (s.14-16)

EDE YAYIMCILIK

bilgi@edekitap.com
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız

Yorumunuzu Ekleyiniz