Preloader image
İÇİNDEKİLER
Title Image

Cebeci Mezarlığı ve Kemiklik

Atalay Yağmur

Cebeci Mezarlığı ve Kemiklik

Şehrin kültürel ve ekonomik seyrini riyasız yalansız aktarıyor geleceğe, her gün yeni bir satırı yazılan tarih kitabı ya da şehrin günlüğü. Cemil Meriç “Biterek ölmek güzel şey, başlamadan ölmek korkunç.” diyor. Kaç kişinin “biterek” öldüğünü kaç kişinin “başlamadan” bittiğini bilmek zor elbette. Fakat biz insanlar mezarlığın kapısından girdiğimizde herkesin biterek öldüğünü düşünürüz.

 

Girdiğimiz mezarlıkta Müslümanlar için Kur’an-ı Kerim ve dualar okur, gayrı Müslimlere toprağı bol olsun deriz. Mezarlıklar kalpleri törpülüyor, hisleri yağmur dolu bulutlara çeviriyor. Yine de çoğu kez binlerce mezarın arasında dolaşırken bile aklımızdan dünyalık hesaplar geçer. Her yolumuz düştüğünde bu ebedi yurdun bir an önce dışına çıkma gayreti içine gireriz.

 

Ne çok hikâye vardır mezarlıklarda, bitmemiş. Kaç hikâye başlamadan gömüldü bu mermer taşların altına. Ya hayaller? Onların birçoğu gün yüzü görmeden girdi kara toprağın altına.

 

Her mezar taşında bir hikâye var. Bazıları anlatılmak istenmiş o küçük sayfaya sığdığınca. Bir kısmı zamana yenik düşmüş silinmiş. Bir kısmını zaman hükümsüzleştirmiş. Çoğu mezar taşında ölenin değil kalanın duyguları var. Belki insan bu hareketiyle kendine bir çekidüzen vermek istiyor. İstiyor, fakat dünyalık arzu, istek, beklentiler elini kolunu bağlıyor. Yoksa, kim milyarlık serveti yemek yerine miras bırakırdı. Herkes kazancını hayattayken bitirseydi ya dünya, ya da hayat tükenirdi.

 

CEBECİ ASRİ MEZARLIĞI

 

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ankara romanında Cebeci Mezarlığından söz eder ve kahramanı Selma Hanımın Cebeci Mezarlığı’nın kara taşları arasından geçerken kendi kendine: “Çalışmak, çalışmak. Bir şeye yarar ve lazım olduğunu hissettirmek… İşte, yaşamanın yegâne manası…” diye konuştuğunu yazar. Acaba o mezarlık da burada mıydı?

 

Her ne kadar isminde Cebeci varsa da mezarlık Cebeci semtinde değil. 1930’lu yıllarda, burada bulunan Cebeci köyü, Ankara’nın doğu kesimine adını verdiği için mezarlığın adı Cebeci Asri Mezarlığı olarak konulmuş. İsimdeki Asri kelimesi ise sözlük anlamı olarak çağdaş anlamına gelmektedir. Bu adla o tarihlerde, galiba bir açılım yapılmış. Mezarlık tasarlanırken yalnızca Müslümanlar için değil, diğer din mensubu ve dinsizlerin defini de düşünülmüş. Böylece din, dil, ırk ayrımı, hiç olmazsa mezarlıkta ortadan kaldırılmak istenmiş. Bu düşünceden hareketle olsa gerek mezarlıkta yakılmak istenen ölüler için adına “Kremetoryum” denilen ölü yakma yeri de tasarlanmış ama daha sonra yapılmamış. Bu dönemde, Adana, Eskişehir ve İstanbul gibi başka illerde de “Asri” mezarlıklar yapılmış.

 

Mezarlık 1935 yılında açılan bir yarışmada birinci olan Alman mimar Martin Elsaesser tarafından tasarlanmış. Mezarlığın arazi yapısının, fil ayağı şeklini anımsattığı söylenir. Alman mimar, bu şekli fillerin insandan sonra ölülerini hatırlayan tek canlı olmasına atfen verdiğini söylerler. Ayrıca tahsis edilen arazinin bu tasarımın uygulanabilmesi için sonradan genişletildiği, bu genişleme sırasında bir çayın da mezarlık içinde kaldığı ve böylece içinden çay geçen dünyanın tek mezarlığı unvanını aldığı da mezarlık hakkındaki bilgiler arasında yer almaktadır. Daha sonra bu çay, çevrede yerleşimin artması sonucu, atık sularıyla kirlendiği için 1996 yılında, betonla kapatılarak kanala çevrilmiştir.

 

1941 yılında ilk defin yapılan mezarlık, Çinçin Bağları semtinin yakınında yer almakta. Etrafındaki yerleşim yerlerinin düşük gelirli insanlara ait olmasının aksine burada çoğunlukla toplumun hem ekonomik hem de statü olarak seçkin kesiminin mezarları bulunmakta. Mezar taşlarının birçoğunda ölenin unvan ya da asaletini belirten ifadeler yer almakta. Bunlardan bazıları “doktor, mühendis, avukat, eczacı” gibi dönemin itibarlı meslek adlarıyken, bir kısmı da “dekan, prof.” gibi akademik unvanlar. “Divan Muhasebat Temyiz Raportörü, Riyaseti Cumhur Bandosundan Emekli Binbaşı” gibi makam mevki gösteren mezar taşlarına da sıkça rastlamak mümkün.

 

KEMİKLİK

 

Hedeflenenin aksine mezarlıkta din, dil, ırk hatta statü ayrımının yapıldığına şahit oluyoruz. Hıristiyan mezar yerleri (muhtemelen çoğunluğu Ermeni), caddeye koşut duvarın kenarına ve belli aralıklarla özenli bölmeler içine yerleştirilmiş. Gayrı Müslimlerin mezarlarına doğru giderken ilk rastlanan mezar taşında Kore bayrağını görmek ise insanı değişik bir duygu dünyasına götürüyor.

 

Cadde duvarının paralelinden sağa dönüp mezar içine doğru giderken mezarlığın ortasında, mezarlığı batıdan doğuya bölen, neden yapıldığına anlam veremediğim bir duvar var ve duvar boyunca bu sefer Yahudi mezarları yer almış. Yahudi mezarlarının bitiminden sonra Müslüman mezarları başlıyor.

 

Yahudi ve Müslüman mezarları arasında hamam görünümü veren kubbeli, dövme demirden çift kapılı, basık bir yapı var. İlk gördüğümde bu yapının ne olduğunu bilemedim ve yapıya bir anlam veremedim. İkinci gidişimde Kemiklik denilen yerin burası olduğunu öğrendim. Kemiklik, mezarlığa defnedilen mevtaların sahipleri tarafından, definden sonra on yıl içinde mezar parası ödenmeyen ya da ödenemeyen kimselerin kemiklerinin bir arada istiflendiği bir mekân. Bu durum ne kadar “asri” anlamakta zorlandım!

 

Mezarlık yetkilisi, toplam 720 dönüm olan mezarlık alanına bu güne kadar 242.986 mevta defnedildiğini, mevcut mezar sayısının 80.000 civarında olduğunu söyledi. Yaklaşık 160.000 mevta ya kemikliğe aktarılmış veya birinci derece yakınların üst üste defini ile mezar sayısı düşük kalmış. Bir mezar taşında 1955-1962-1995 ve 2014’de rahmetli olan dört kişinin adını gördüm.

 

Mezarlık idaresinde çalışan bir hanıma “Burada defnedilmiş ünlü mezarı var mı?” diye sordum. Orta yaşı geçmiş hanımefendinin gözleri aydınlandı ve sesinde hissedilen bir heyecanla “Var tabi olmaz mı, bütün devrimciler burada yatıyor.” dedi. “Kimler?” diye sorduğumda Uğur Mumcu, Turan Dursun, Taylan Öztürk, Mevhibe İnönü, Makbule Atadan, Hasan Ali Yücel, Ahmet Arif, Muammer Aksoy” isimlerini bir çırpıda sıraladı. Devam eden sohbetimiz sırasında Cahit Sıtkı Tarancı, Şükrü Saraçoğlunun da burada medfun olduğunu öğrendim.

 

MEHMED EMİN RESULZADE

 

Bir dostuma bu ziyaretimden bahsetmiştim. O da bana; Azerbaycan’ı, 1918’de bağımsız bir Cumhuriyet olarak kuran ve ilk Cumhurbaşkanı olan Mehmed Emin Resulzade’nin mezarını mutlaka ziyaret etmem gerektiğini söyledikten sonra kendi adına da Fatiha okumamı istemişti. Sıra dostumun tavsiyesini yerine getirmeme gelmişti. İdaredeki memura Resulzade’nin mezarını sormadım, çünkü onun yerine akşam internetten bakmıştım. Biraz aradıktan sonra buldum.

 

28 Mayıs 1955’de vefat eden rahmetlinin mezarı daha dün defnedilmiş gibi yeni ve bakımlıydı. Mezarına bırakılmış olan karanfiller ve diğer çiçekler bile henüz solmamıştı. O “Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez.” demişti. Mezarının başına dikilmiş olan Azerbaycan ve Türkiye bayrakları hafif esen rüzgârda birbirini tamamlayan iki nazlı kuğu gibi süzülüyordu. Dostum adına ve kendi adıma Fatiha okuduktan sonra ayrıldım bu yüce adamın mezarından.

 

DIŞİŞLERİ ŞEHİTLERİ

 

Yüksek demirlerle çevrilmiş bir mezarlık dikkatimi çekti. Yaklaşıp incelediğimde Dışişleri Bakanlığı armasını gördüm ve büyükçe bir mermer levhada, 1973’ten 1984’e kadar Ermeni Terör örgütü ASALA ve onun uzantıları tarafından şehit edilen 42 diplomatımızın adlarını okudum.

 

MEZARLIKTAKİ ÜNLÜLER

 

Bir kez yürüyerek bir kez de arabayla mezarlığın içini gezdim. Yürüyerek dolaşırken Muazzez Turing’in mezarına rastladım. Bana rahmetli babamı hatırlattı. Çok severdi onu ve sesini.

 

Mezarlığın en merkezi yerindeki göbeğe bakan özel bir alanda olan Uğur Mumcu’nun mezarı geleneğin dışında bir biçimde yapılmış fakat belli ki uzun süredir ne Mumcu’yu ne de mezarını kimse hatırlamış. Muammer Aksoy’un mezarı da gelenek dışı biçimdeydi fakat bakımlıydı.

 

Eski Ankara valilerinden Nevzat Tandoğan için mezarlıkta özel bir yer ayrılmış ve sağında solunda başka mezarlar da var, fakat bu mezarlarda mezar taşı olmadığından orada mevta var mı, yok mu, varsa kim olduğu belirsiz…

 

Ünlü Halk Müziği Sanatçısı Özay Gönlüm’ün mütevazı fakat anlam dolu üç sazdan ibaret mezar taşı başında Fatiha okuduktan sonra yoluma devam ettim.

 

Belki de bu mezarlıktaki en ilginç mezar, eski başbakanlarımızdan Refik Saydam’ın mezarıydı. Şimdiye kadar hiç görmediğim devasa ölçülerde bir mezardı. Mezarın boyutlarının ortalama bir mezarın beş katı olduğunu tahmin ettim ve bunun dışında hiçbir özen ya da özel işlem yapılmamıştı.

 

POLİS ŞEHİTLİĞİ

 

Polis Şehitliği tabelasını gördüm ve o tarafa doğru yürümeye başladım. Bordo renkli Şahin marka arabasında oturan bir esmer vatandaşa “Polis Şehitliği uzak mı? “ diye sordum. Kırklı yaşlardaki beyefendi esmer vatandaş, ısrarla beni arabasına aldı ve şehitliğe götürdü. Şehitlik güvenlik görevlisine “Burada kaç şehit yatıyor?” diye sordum. “Bilmiyorum” dedi, ben saymaya koyuldum. Esmer beyefendi de saydı; elli üç şehit varmış.

 

Geçen yıl şehit olan bir polisimizin anne ve babası çocuğunun mezarına mevsim çiçekleri dikiyordu. Ayaküstü evlatlarını anlattılar. Şehit polisimizin göğsümüzü kabartacak davranışları olmuş. Bir kez daha Fatiha okuduk, ona ve diğer komşularına hediye ettik.

 

Daha sonra Kızılay’a gitmek üzere acelem olduğunu ağzımdan kaçırdım. Esmer beyefendi beni arabasıyla Kızılay’a götürmek için çok ısrar etti. Kabul etmedim, o da uygun bir otobüs durağına bıraktı. Ayrılırken öpüştük ama o ani bir hareketle elimi de öptü…

Atalay Yağmur

atalay.yagmur@edekitap.com
Okur Görüşlerine Açık Sayfa

Yorumlayınız