Bir Haziran Ayında Lizbon
Uçağımız, Lizbon havalimanına doğru alçalmaya başladı. İber Yarımadası’nın en ucundaydım. Şehir, denizle ayrılan karanın, iki yakasına kurulmuş gibiydi. Bu haliyle İstanbul Boğazı’nı çağrıştırıyordu. Oysa gördüğüm su, deniz değil; Tejo nehriymiş. Suyun kenarına yapılmış, devasa büyüklükte bir saray gözüme çarptı. Ardından, çeliğin deniz dalgası gibi şekillendirildiği, mimari açıdan çok etkileyici bir stat geldi. Aşağıda gördüğüm yapılara daha bir yoğunlaşacakken, ağaçları fark ettim. Taze yeşil yaprakları biraz önce yıkanmış gibi; ışıl ışıldı. “Ya şunlar ne ağacı?” diye sordum kendime. Yeşilliğin arasında leylak rengi çiçek açmış? Adını sonradan öğrendim: Jacaranda ağaçları… “Renkleri ne kadar parlak bir şehir!” dedirten bu görüntüler eşliğinde indim Lizbon Havalimanı’na.
Dışarı çıkıyorum. Türkiye’yle bağlantım olan uçak kapının arkasında kalıyor. Başka bir ülkedeyim. Benim için her adımım yeni bir deneyim. Binanın içinde geçiş noktalarını bulmam, valizleri almam, bunları kimseye sormadan yapabilmem gerekli. Az biraz mürekkep yalamışlığım var ama, yine de tedirginim. Ben iki binli yıllarda bu çekingenliği üzerimden atamamışken; bin dokuz yüz altmışlarda Türkiye’den yurtdışına giden gurbetçilerimiz, kim bilir neler hissetmiştir? Köyünden başka bir yeri, ilk kez askerlik zamanı gören erkekler, ara sıra kasabaya gidip gelmiş kadınlar… Dilinden dişinden anlamadıkları Alamanyalarda yabancı, garip kalan nice insan…
Başka bir ülkedeyim, bilmediğim bir dil kulağıma çalınıyor ve tek başınayım. Yurtdışına ilk gidişim. Arkadaşım gelemezse ne yaparım? Elçilik telefonunun yanımda olmasına güveniyorum. Tesellimi hazırlıyorum: Kalacağım yerin adresi var, taksi durağı yanı başımda. En fazla biner elçiliğe giderim. Bu düşüncelerle beklerken; şehir içi otobüslerin havaalanına sefer yaptıklarını fark ediyorum. Demek ki havaalanı -şehre yakın- diye akıl yürütüyorum. Neyse ki arkadaşım geliyor. Türkiye’de gördüğümde olduğundan çok daha fazla hasretle, kucaklıyorum. Gurbet kelimesi yarım saatte bile tesirini gösteriyor. Ama insan bulunduğu ortama ayak uydurmak için o kadar çabalı ki! Tam gurbetteyim kelimesinin içine girmişken; arkadaşımla bir araya gelince hemen başka bir havaya bürünüyorum: artık turistim. Portekiz’e bir bakıp gideceğim! Belediye otobüsüne biniyoruz. Havaalanının şehrin çok uzağında olmasını beklerken; neredeyse Lizbon’un içinde olduğunu görüyorum.
Gezimin birinci günü; Lizbon’un akşam üstünü soluyorum. Bulunduğumuz semtin sokaklarından başlayarak karışıyorum başka bir ülkeye. Caddeler çoğu zaman geniş meydanlara açılıyor. Her meydan Portekiz’in veya Lizbon’un ünlülerinin anıtları ile süslenmiş. Meydanların genişliği mi etkiledi yoksa sokakların ve caddelerin mutlaka bir meydana çıkması mı bilemiyorum. Sokak boyunca binaların arasında ilerleyip ilerleyip sıkılmaya başladığın anda karşına bir meydan çıkınca rahatlıyorsun. Hani çıkmasa ilk önce çok ilgini çeken sonra üstüne üstüne gelen aynı model apartmanlardan bunalacaksın. Meydan kurtarıcın oluyor o anda.
Birbirine yapışık evler cadde üstünde dar balkon çıkıntıları tarzı şehrin büyük bir kesiminde aynı olan evler. Apartmanların dışı seramik ile kaplanmış. Kesme taş yollar eski şehirde kullanıldığı gibi, Tejo’nun diğer yakasındaki yeni caddelerde de kullanılmış. Şehrin bütünlüğü ve bir devirden bir devire geçiş bu taşlarla sağlanmış. Aklına esen bir yere beton bir yere kaldırım döşememiş. Ağaçlar bile caddeler boyunca aynı süreklilik içinde devam ediyor. Binaların sokağa bakan cephelerine Fransız balkonu yapılmış. Yani balkona açılan kapı var, ama caddeye nazır oturacak bir balkon yok! Ayak basacak bir çıkıntı ve demiri var. İnsan oturup bir kahve içemiyor ama çamaşırlar özgür. Kolunu bacağını aşağı katlara sarkıtabiliyor. Şehir, ipte çamaşır zengini. Bu balkon biçimi dar sokaklarda işe yaramış. Bu tür sokaklara bir de çıkıntılı balkon düşünemiyorum.
Lizbon 1800’lü yıllarda çok büyük bir deprem yaşamış. Tepedeki kalenin içinde ve çevresinde bulunan Alfama bölgesi dışında neredeyse bütün şehir yerle bir olmuş. Mimar Marques de Pombal şehri yeniden planlamış ve sömürgelerden gelen zenginliklerin verdiği rahatlıkla krallık “elleri sıkışmadan” bol bol harcayarak şehri yeniden inşaa etmiş. Dolaşırken biraz şehre yukardan bakıyormuş gibi hayal ederseniz, şehrin planını kafanıza yerleştirebilirsiniz.Tejo nehrinden 1- 1,5 kilometre içeriye kadar meydanlara açılan sokaklar, nehre doğru gittikçe birbirine paralel sıralanıyor. Caddelerin yukarısında durup aşağılara bakıldığında binaların aralarından deniz görülebiliyor. Deniz dediysem yine Tejo nehri. Yağmur sularının ırmağa doğru akışı da kolaylaşmış bu sayede.
Biz kalabalık kentlere alışığız. Oysa burada nüfus yoğunluğu az. Merkezi yerler, meydanlar dışında kalan ara caddeler ve sokaklar çok tenha. Bu da trafiği sorun olmaktan çıkarıyor. Sadece şehrin eski dar sokaklarında arabalar iki taraflı park ediliyor. Buna uygun iki kişilik küçük şehir arabaları revaçta. Tranvay ise, Lizbon’un kıvrak bineği…Yolcularını bir yerden başka bir yere götürüyor. Kendi güzergâhlarında hiç acele etmeden, yetişmek kaygısı olmadan. Türkiye’de sadece çalışma yerine gitmek üzere programlanmış bir düzen var, bir de bize özgü adı: Dolmuş. Doluşmak için.. Lizbon’da gördüğüm ise, ulaşım araçlarının yaşantıya katkı sağladığı. Otobüslerin pencereleri açık. Amaç sadece bir yerden bir yere taşımak değil; giderken yolu yaşatmak, geçtiğin yerleri izleme imkanı sunmak. Seyahat ettirmek… Bir araçla giderken görsel zevkler de sunuyor şehir…
Turistliğimin hakkını vereceğim ya, iyiden iyiye kıyaslamaya giriştim. Bulunduğu ülkeden başka bir ülkeye gittiğinde, kendi ülkesinin yaşantısı ile ziyaret ettiği ülkenin yaşantısını karşılaştırmaktır turistin ilk işi. Bizde binalar şöyle iken, burada böyle…
Bizde insanlar şöyle, Lizbon’da böyle…
Ben de farklı değildim. Bu güne değin içinde bulunduğum, benim algılarımı biçimlendiren ülkemle Portekiz’i kıyaslamaya koyuldum. Gözlerim müthiş bir oburluk içerisinde etrafı taramaya başladı. Lizbon bana öyle tanıdık, öyle eski bir dost gibi geldi ki! Nedenini orada geçirdiğim günlerde yavaş yavaş anladım. Eski şehir. Dış yüzleri tozlanmış 4-5 katlı binalar. Evlerin duvarlarındaki gök mavisi, bağ bozumu sarısı, ceviz yeşili seramik, çini Portekizce –azulejo- diye adlandırılan kaplamalar. Bunlar yaşamadığım çook önceki (evvel zaman içindeki) dönemlere ait. Ama buralara önceden gelmiş gibi hissediyorum. Sadece bir his! Bedenimi ve ruhumu oluşturan her zerrenin içinde saklı. Şimdiki asrın tarifiyle; genetik aktarımıyla mümkün olabilecek bir his. ‘Beni’ içinde barındıran bir şehir. Yüzüme vuran serin rüzgâr, yüzyıllar önce bana dokunmuş. Alfama Kalesi’ni oluşturan taşları ben şekillendirmişim, küçük kare seramik hamurlarına yaprak, üzüm motiflerini yapıp, sıcak fırınlara ben sürmüşüm. Evlerin dış yüzüne dizmişim tek tek, hiç usanmadan… Bu nasıl histir? Belki sadece insanlığın ortak mirası oldukları içindir, belki adını duymadığım bir atamın…
İddia edemezsin “Mağribilerin içinde Horasan’dan gelenler vardı” diye. Bildiğim kaynak yok. Bir sarayın içine girdiğinde görürsün şapelin tavanında sekiz ve on iki dilimli yıldızları.
Bu duygum Sintra bölgesinde iyiden iyiye bastırdı. Yarım ay şeklinde kapı üstleri, Horasan işi diyebileceğim tuğlalar, -Selçuklu Dönemi ahşap sanatı bu!- dedirten tavan süslemeleri. Geometrik şekilli zemin taşları. Yol üstü çeşmeleri, saray içindeki avlular, “Birazdan kaneviçe işleyecek şuraya oturup bir güzel” diye düşündüğümüz; dışardaki sıcağa tezat serin oturma yerleri. Sintra Ulusal Sarayı.
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız