Meydanda Açan Günebakan
Lizbon’da bulunduğum günlerde bir fuara tanık oldum. Tejo nehrinin kenarındaki ünlü Rossio Meydanı, bir tarım fuarı için ayrılmıştı. Bu, benim Türkiye’de görmeye alışık olmadığım bir durumdu.
Tarihi bir alana tarım fuarı yapılsın diye izin verilmiş!
Portekiz’in diğer bölgelerinden fuar için getirilen günebakanlar, bakla bitkileri, marullar, sebzeler; köküyle-toprağıyla birlikte portakal, kiraz ağaçları; keçiler, domuzlar, inekler… Yetiştirdikleri ne varsa, tuz üretimini canlandıran mankeni de dahil, hepsi toplaşıp gelmiş Rossio Meydanı’na… Âdeta bir çiftlik kurulmuş. Ve ülkenin pop şarkıcılarının çıkacağı devasa büyüklükte bir sahne… Tabi bunları finanse eden bir ulusal marketler zincirinin katkılarıyla… Fuara gelen insanların ihtiyacını karşılaması için seyyar tuvaletler yerleştirilmiş, bir başka yakın sokağa. Aydınlatma ve konserin teknik desteğini sağlayan araçlar, alanın dışında tutulmuş özellikle. Kablolar, yola döşenen portatif bir kanalın içinden geçirilerek sahneyi besliyor. Hiçbiri açıktan açığa uzanmıyor, yolun sağına soluna. Bizde olsa konser verilecek ya; illâki görsel kirlilik olur. Bir apartmanın tepesinden sarkıtılan yüksek voltajlı kablolar, hava üzre geçer sahneye. Eee konser dinlemek istiyorsan katlanacaksın canım çarpılma tehlikesine! Tarım fuarı mı yapacaksın? Ya şu kapalı alana sıkış, ya da gözden çoook uzak bir yerde yap fuarını; keçiyi, fidanı sokma şehrin merkezine. Gözüm görmesin köylü yanını, yanımı! Yat fuarı yapacaksan başka tabi, refüjleri kırma, köprüleri traşlama hakkın var o zaman.. Tabi buradan şuna gidiyor işin ucu:“- Sen sanayileş Türkiye! Tarım, hayvancılık ne ki! Şeker pancarı ekme, inek besleme. Ama ben yaparım. İneği besler ve senin gibi ülkelere de satarım zamanı gelince. Tarımı başımın üstüne koyarım, ülkemin en ünlü meydanında sergileriim…”
Türkiye’den gezmek için Portekiz’e gidiyorum ve içim yanıyor. Ülkemin insanlarını düşünüyorum Portekiz köylüsünü görünce. Ürettiğiyle övünemeyen, çocuklarını büyük şehirlerdeki fabrikalara ucuz işçi olarak gönderen, torunlarını bahçesinde, bağında büyütemeyen milletimi düşünüyorum. Ürettiği için bir kere olsun aferin sana denmemiş. Okullarda “babam reçber” derken yüzleri kızarmış çocukları, akranlarımı hatırlıyorum. Bunlar tarım ürünleri ile övünüyor, bizler çiftçilik yapan ailelerimizden neredeyse utanır duruma geliyoruz. Bu duygu nereden girdi bünyemize? Beynimizden başlayıp, kalbimizi sardı. Günümüz, Sanayi olmazsa olmazların günü ama; bir ülkenin yüzde yetmişi illâki sanayi ile mi uğraşmalı? Tarımla uğraşan avam, hayvanla uğraşan … Siz diyorsunuz ki:
-Taa Lizbon’a gittin de orada, vah ülkem ille de tarım mı dedin? Gezip eğlenmene baksana a Süreyya!
Haber Ajansında staj yaptığım öğrencilik yıllarımda bir Amasya milletvekili vardı. Her basın toplantısında, tütüne ve şeker pancarına koyulan kotalardan, çiftçinin gün geçtikçe yoksullaştığından bahsederdi. Kentlerde nüfus artışını ve gecekondu kültürünün yaygınlaşmasını bu yasaklara(kotalara) bağlardı. Gazeteci arkadaşlarımız da biraz alaycı “yine şeker pancarı! Adamın her açıklaması pancarla bitiyor” derlerdi. Ne yapayım kan çekiyor, benim Lizbon da ki durumum da ona benzedi… Yalnız bir soğan üretimi demediğim kaldı. Tarihi meydandaki fuara şaşırdığımı yazdığım o günlerde, Olimpiyatların açılışında bir İngiliz köyünün kullanılmış olması da boşuna hassasiyet göstermediğimi ortaya koydu.
Bir meydan düşünün: Ortasında bir anıt, anıtın arkasından geniş bir yol, yolun diğer tarafında bir yüksek kemer. Oradan şehre açılan bir yaya caddesi, yol boyunca dükkanlar, moda müzesi, fuar için konulmuş küçük pavyonlar; herbiri bir Portekiz bölgesini ve tarım – hayvancılık ürününü tanıtıyor. Sucuk, bal, şarap, meyve… Bütün hazırlık konser sonrası için.
Konser bittiğinde halk, ürünlerin tanıtıldığı pavyonlara yöneldi. Irmaktan şehrin içine doğru bir neşeli yürüyüş başladı. Akordeon çalan müzisyenin çevresinde geleneksel danslar yapıldı, şarkılar söylendi. Gün akşam oldu. Yine cadde boyunca şarkılar eşliğinde insanlar şehrin içlerine doğru dağıldılar. Haziran’da Portekizlilerin dini bayramları var ama, müzeler açık bu arada.
Kutlamalar Alfama bölgesine kaydı. Biz bunu bilmeden akşam yemeği için kaleye çıkmıştık. Alfama Bölgesi Endülüs Emevileri döneminde inşa edilmiş. Portekiz’de Al- ile başlayan çokça kelime var bu kelimeler Araplarla ilişkili. Tepede kale onlardan önce yapılmış Müslüman Araplar zamanında güçlendirilmiş, eklemeler olmuş. Emeviler döneminde şehrin çoğunluğu Müslümanmış ve ahalinin büyük bölümü, bu bölgede yaşıyormuş. İki, üç katlı, ikinci katları cumbalı evler, dar merdivenli sokaklar bizim mimarimize çok yakın. Sanki Türkiye’de bir şehirdeymiş gibi hissediyoruz kendimizi. Dış görünüşleriyle Antalya Kale içi, avlularıyla Urfa evleri. Festivalden dolayı herkes dışarıda. Lokantalar tıklım tıklım. Geleneksel Portekiz müziğinin icra edildiği yerler de; bu lokantalar. Izgaradaki Sardalya balığının kokusu, havaya hakim.
Mahalle meydanında dansedenlerin eğlencesine; uluslararası gözlemci sıfatıyla katılıyoruz. Bana yoldaşlık, rehberlik eden arkadaşımın ve bizimle gelen diğer yurttaşlarımızın yol bulma kabiliyetlerinin, oldukça kısıtlı olduğunu bir iki tecrübe sonunda anlıyorum. Yabancı bir ülkede sadece dil biliyorum diye rahatlıkla dolaşılmıyor. Gözleri ve sezgileri işin içine katmak lâzım. Bizimkiler kadere kısmet yürüdüklerinden, gezinin sonunda kaleden iniş yolunu bulmak da bana düşüyor..
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız