Hacana’da Hıdırellez
Nisan ayının sonu…
Şehir dar gelmeye başladı ruhuma…
Ankara’nın yağmuruna inat, açtıkça açan asi leylakları bile bozamıyor tekdüzeliği. Ümidim iğde ağaçlarında. O da Mayıs sonunu gözler; hiç acele etmeden… Benim tersime, hiç acelesi yok. Vakti gelecek… Renksiz hava, iğde kokusuna belenecek ve çevremi kuşatacak… Hangi sokağa girsem onun içinden geçeceğim…
Ama Şimdilik bekleyeceğim.
Ya da dur! Beklemek zor. Gönlünü eğlemek istersen parklara koş…
Aklıma geleni yaptım. Yapıyorum.
Gördüğüm ne?
Birilerince düzenlenmiş bahçeler! Şaşırtan bir ağaç, aniden bacağa dolanan sarmaşık, tuttu mu bırakmayan pıtrak yok! Şuraya gül dikelim, şuraya çam, burada bir selvi, büyükçe bir kaya parçası; hah işte tamam, al sana park!
Memnun olamadın.
Peki, çözüm ne olabilir?
Bir umut, şehir dışı kaçamakları…
İnternet çare olur mu derdime? Hemen aradım…
Şehir dışı gezileri… Ara…
Sıralananlar, hep doğaya dönüş gezileri.
O, bu derken, gözüme bir yazı ilişti; “Hıdırellez’de Edirne’ye gezi”
Bu neyin nesi şimdi? Düne kadar her yerde gelenek icabı kutlanan Hızır Günü, şimdi turistik malzeme olmuş. Turist olmak işime gelmedi, kendi memleketimde. Böyle olmayacak! Edirne’den Amasya daha yakın. Kalk git annenin yanına, Hızır’ını kutla gel, dedim, yola koyuldum.
Vardığımda gün geceye dönmüştü. Havada bahardan çok, yaz akşamlarını anımsatan rüzgârsız bir sıcaklık hâkimdi.
Aralık duran dış kapıyı usulca açtım. Tüm ailem kuruluğa oturmuş, teneke semaver yanlarında, akşam çaylarını yudumluyorlardı.
– Anaam! Sen nerden çıktın gııız, diyen büyük yengemin sesi, diğerlerinin de dış kapıya doğru bakmalarına sebep oldu.
– Salime’siz düğün, bensiz Hızır olmaz, dedim.
Hoş geldin, beş gittinler, el öpmeler, kucaklaşmalar derken;
– Evin temizlenmesinden bu sene de yırttın, işini biliyorsun hadi! Dedi, küçük yengem güleç yüzüyle.
O arada komşular yetişti:
– Kapının önüne yabancı bir araba durmuş, size misafir mi geldi? Diyen, dış kapıdan avluya girdi. Yengemin lafını ucundan yakalayan Barbit Kızı,
– Önünde iki gelin olunca görümce ne iş öğrenir? Okudu da okudu, diye sözün ardını getirdi. Kendisi de bu evin dışardan gelen kızı gibi işten kaçtığı için, durumu en çabuk kavrayan o oldu.
Annem oradan atıldı;
– İşte ayrı evde ayrı canı çıkıyor kızımın, daha gelmeden çekiştirip durmayın. Gel kızım gel hoş geldin.
– Buyurun siz de oturun komşular! Akşam çayını şimdi demledik.
– Hızır gününden önce başlamışsınız dışarda oturmaya.
– Neydelim, havayı sıcak bulunca, indik aşağıya.
– Dolunun ceviz büyüklüğünde yağdığı yıl vardı ya Barbit!
– Neydi öyle! Fırın önünden eve girene kadar kaşımı yarmıştı.
– Sonraki günler doluyu döken o değilmiş gibi bahar nasıl sıcak geçmişti.
– Aklına nerden geldi bu şimdi? Emine Hatun de hele!
– Aynı sene, böyle bir Hızır günü öncesinde büyükler kuruluğa oturmuştu da oradan aklıma geldi. Geçmişin gelinleri gençleri, şimdinin kaynanaları, kaynataları oldu.
– Orasını karıştırma da Hızır’ın tadı bir başkaydı. Bizim aynalı at arabası vardı ya. Ona doluşup gittiydik Hacana’ya, senin dediğin sene. Bahar eğlencesi olduğundan mı ne capcanlı geçerdi.
Üzerimizden kışlık urbalarımızı çıkarır, o zamanın behrinde ne dikildiyse artık onu giyerdik.
Yeni bir kat giysi ya bayramda ya Hızır’da alınıyordu.
– Helbeet! Kaynatam, eltilerimle bana mor çiçekli bir elbiselik almıştı. Gülistan gelin dikmişti de üçümüz bir örnek giymiştik.
– Gelinlik kızlara Hızırlık götürülürdü ya: Kıza üst baş alınırdı. En yakın akrabalarına haber verilirdi, oğlan evi kuzu koyun keser, davetlilerle beraber Hacana da yenirdi.
– Hallo’nun Hızırlığında bir kuzuya kaç kişi çağırdılardı da kimseye yetmediydi!
Mahallede kim evlenmiş, kim ölmüş bütün havadisleri Hıdırellez akşamına sığdıran üstün yetenekli komşular; istemeseler de, uykuya teslim olmak için evlerine çekildiler.
Nice zaman sonra ailemle baş başa kalınca semaverin altındaki közün kızıl gri ışıltısı arasında söz mesellere, oradan; masal gibi yaşanmışlıklara geçti.
– Abu, Hatice Ablam nişanlıyken Hızırlık getirmişler miydi? Hacıana’ya gitmiştik büyük bir kalabalıkla o zaman mıydı?. Diyen abime cevap sorusuyla ilgili değil, başka konudan geldi.
– Bir de ‘abu’ çıkardın başıma. Abu diye ben babaanneme derdim, ana, anne desen olmuyor mu?
– Yaşlılığı da hiç kabullenmezsin anne.
– Gençliğimi yaşayamadım, yaşlıyım da, kocakarı mıyım?
– Gadacım, bunların gönlü bizden yüz kat genç!
Gülüşmeler…
Annemin yarı gülen, yarı -gelinlere yine laf verdi benim çocuklar- der gibi alınmış, çakır bakışları…
– Evet, ablan nişanlıyken Hızır’ı kutlamaya gitmiştik. Haticemin saçları iki örgü. Beline kadar. Bakan gözünü alamıyor. Nişanlı olduğunu anlamayan bir sapuk garı da gelmiş, Hatice’ nin kaynanasına sormuş:
– Şu eyce kız kimin Saniye abla? Verseler hemen benim oğlana dünür olurum? Demiş.
O da kızmış, birazda böbürlenerek:
– O benim gelinlik ya gız! Sen sede şaşudun. Demiş.
– Halam, o lafı işitince, gırışmışta gırışmıştır.
– Her şeyin iyisini onlardan iyi seçen yok ya!
Gecenin karanlığı iyice etrafı sardıkça konuşmalar da esrarlı konulara doğru yol aldı.
– Anne, Hacana da yatır var diyorlar doğru mu?
– Ben kendimi bildim bileli, eşme pınarın yakınında hiç mezar, mezar taşı görmedim. Ama yürümeyen ayağı aksayan çocukları, oraya götürürlerdi. Ayaklarını, bacaklarını suya sokarlardı. Şifalı diye.
Ben orda bir evliyanın yattığına inanıyorum. Neden derseniz: Hatice iki buçuk yaşına gelmişti gelmesine de, hâlâ yürümüyordu. Ondan geçtim emeklemezdi bile. Arkasının üzerinde kendini öne iter, ilerlemeye çalışırdı, evin ortasındaki kıl kilimin üstünde.
Baban askerdeydi.
Askerlik dedin mi şöyle bir duracaksın. O zamanlarda üç beş ay değildi vatan hizmeti. Otuz altı ay; üç koca yıl. Üç zemheri geçer, üç harman kalkar da giden ancak gelirdi. Gözünü sevdiğimin izini de mi yoktu bu vatan borcunun? Sen yolunu gözle dur. Üç koca yıl da iki defa izine gelir. Onda da – Hüseyin gelmiş- diyen eş dostun hizmetine bakmaktan, yanındayken bile hasretliğini dindiremezdin. Hasretine yan, kimseye derdini açma. Böylece yaşanırdı sessiz ve derinden. Ne bir çığlık duyulurdu dışardan, ne bir türkü. İçerimi gel de bana sor; yangın yeri amma… Öyle paylaşamadan yaşamak ta iyi değildi, bu zamandakiler gibi göstere göstere yaşamak ta iyi değil. Arası olmaz mı bunun?
Onu diyeceğim: Şimdikiler gibi sevgini göstermelik yaşamazdın. Canım! Aşkım! Ortalarda dolanmaz. Hele şu aşkım lafı ne ayıp, duyunca diyorum ki : – Biz sevmiyor muyduk birbirimizi acabıma?- Sevdanı, aşkını iki kişi baş başa kalınca söylersin, arandaki muhabbet gizlidir, tadı da ordadır. Aşkını başkalarına duyurunca ne oluyor? Daha mı artıyor? Herkesin içinde “Aşkım” diye diye, hiç muhabbetleri kalmıyor şimdikilerin.
Nerden geldim buraya?
Ben gencecik bir gelin, Hatice çocuk bekler dururduk babanın geleceği günü. Haticemin yürüyememesi içime bir dertti ki sorma. O zaman çocuğu doktora bakıtmak yok. Bırak çocuğu kendim doğum sırasında can teslim edecektim de belediye ebesini getirmediler, üç kuruş para gidecek diye. Kaldı ki benim Hatice doktora gitsin ilaç alsın da yürüsün. Medet Yaradan’dan! Ama bir merhem de tabipten! Diyen yok. Devir o şekildi.
– Doktor yok muydu burada?
– Vardı, öyle çok para isteyen adam da değildi. Hastane yoktu. Cehalet tepeden aşıyor ya. Gerek duymazlardı. Şimdi, kabız diyen, ateşi mi çıktı diyen çocuğu kapıp gidiyor. Neredeee? Yine gamlı gamlı uyumuşum. Bir rüyâ gördüm, amaan! Anlaşıldı, bu gece bana uyku yok.
– Nasıl bir rüya gördün, anlat hele?
– Ayaz mı çıktı ne? Ürperdim…
– Geçmiş gün, rüyamda mahallenden iki erkek çocuğunu; Aslan ve Necati’yi alıp, Hacana’ya gitmişim. Hatice’de kucağımda. Hacana’nın su çıkan eşme gibi yeri var ya, orası ırmak olmuş akıyordu. Bizde Hatice’yi parpulamaya götürmüşüz. O sırada ayağındaki papukları suyun içine düştü. Dedesi de yeni almıştı papuklarını ama kızım giyip te yürüyememişti ki.
– Papuk diye neye diyordunuz babaanne?
– Küçük çocukların ayakkabılarına, patiklerine papuk derdik.
– Papuk… Çok gülesimi getirdi.
– Kurtlar kocayınca köpeklere gülünç olurmuş. Gül bakayım, sen gül… Neyse sözümü kesme de dinle. –Su, sel olup akıyordu.
“Çocuğun papukları suya düştü yetişin!” Dedim.
Suyun başındaki kiraz ağaçlarının dibinde birdenbire kısa boylu uzun siyah cüppeli, beyaz sarıklı, elinde asası ile, bir aksakallı dede peyda oldu. Bana seslendi:
– Kızım bağırma, Hakk için kurban ada. Tutulsun papukları, dedi.
Ya! Gözünü sevdiğim! Ben büyük kurban adayamam, dedim.
– Anam, garip anam! Rüyanda bile çaresizmişsin, görüyor musun? Yetimliğin, öksüzlüğün, elini kolunu bağlamış. İnsan, rüyasında olsun bol keseden atamaz mı? Atamamışsın.
– Öyle ürkeğim, korkağım ki, kimden istersin bir koç kesmeyi? Kaynatama mı söylemeli, emmime mi?
Gelinlik yapıyorum, ağzım yaşmaklı, dilim bağlı, baban da yok. Olsa da zaten kese bir. Babası veriyor harçlığını. Düş de bile isteyemezdim anlayacağınız. Oof! Of! Nerede kalmıştım? Sözümü unuttum.
– Kurban adayamam demiştin dedeye.
– Tamam. Aksakallı dede yine seslendi.
– Kızım, o zaman Cebrail ada da tutulsun ayakkabıları.
– Ben de Cebrail adadım. Cebrail diye horoza derdik.
– Anne, sen rüyanda aksakallı dedeyle iyi pazarlık etmişsin.
– Töbe töbe!. Sizin hiçbir şeye inancınız kalmamış!
– Tamam canım, devamını anlat, uyandın mı?
– Hayır. Kurbanı adadığım anda suyun içinde giden papukları o iki erkek çocuğu hemen tuttu. Kızın ayağına giydirdik. O arada uyanmışım.
Kan ter içinde kalmıştım. Sabah kaynatama rüyamı söyledim.
– Hayırlara gelsin. dedi.
Bunu Cuma(Yolu günü) gecesi görmüştüm. Buranın hafta başı o vakitlerde Cuma günüydü. Kaynatam sabah hemen gitmiş, elinde bir yiğit horoz ile geri döndü çarşıdan. Hacana’ya gidip Allah rızası için horozu kestik. Kanını çocuğun ayaklarına, alnına sürdüm.
– Ya Rabbim kızım yürüsün! Diye yalvardım. Dua ettim.
Neyse lafı uzatmayayım, horozu temizledim, daha sobalar yanıyordu. Üstüne koydum. Tıkır tıkır kaynarken, kaynanama hasta ziyareti için, Kerime Halam ile Nafiye Ablam geldi. Horoz pişmeye devam ederken bir de baktım ki; yürümeyen Hatice ayağa kalktı ve yürümeye başladı. Ben,
– Anaam! Demeden, -kayınnam görmüş geçirmiş tabii- eliyle sus! İşareti yaptı. Lafımı çevirdim. Horoz pişti, misafirler onu yedi.
Diyeceğim o ki; O günün gecesine kızım yürüdü. Hacı ana diyorlar ama ben Onu, kadın değil erkek olarak gördüm. Upuzun aksakallı…
– Anne, yarın biz de gidelim de o sudan içelim.
– Ne o, sen de mi yürüyemiyorsun?
– Aman yaaa! Şifa olsun diye söyledim hala! Canım istedi.
– Gideriz, gideriz de sizin misafire uykun var mı yok mu diyeniniz yok.
– Eh hadi kalkalım yarın yapacak çok hazırlığımız olacak!
– Erkenden kalkın, beni Hızır günü olsun bağırtmayın! Sonra adım -kayınna- oluyor.
– Şimdi dileklerimizi gül ağacını altına çizelim. Hızır Aleyhisselâm bizim bahçeye de uğrar inşallah!
Oğullar, gelinler, torunlar, anaç tavuğun etrafından dağılır gibi annemin başından dağıldılar, odalarına çıktılar. Bir annem, bir annemin o geceki yalnızlığına yoldaş kızı, kaldık bir başımıza…
– Kızım yatalım da yarın vakitli kalkalım, Hızır gününü de uykuyla geçirme.
– Yatalım. Aşağı gidelim…
Kabarık, yün yatağa bırakıyorum bedenimi. Üzerime çöken kalın yorganın soğuğunu, dakikalar geçtikçe sıcağa çeviriyorum. Yavaş yavaş içim geçiyor…
Bir aralık uyanıyorum. Pencereden dışarı bakıyorum. Henüz karanlık. Başlangıcını, havadaki değişimden hissedebildiğim bir takvimde, güzel zamanlardayım. İsa’nın doğumu, başlangıcım olmaktan çıkıyor. Daha gerilere gidiyorum. Zamana koç salımı, zemheri, karakış, kucuk, kiraz ayı, orak ayı, harman ayı diyenlerin arasındayım. Yıl ikiye bölünmüş: Kasım Günleri bitiyor, Hızır Günleri başlıyor. Yaz… Altı Mayıs ise bu yılın başı. Tam da bize göre: renkli, canlı, güneşin tabiatı coşturduğu bir başlangıç. Bir Ocak gücenmesin ama yeni bir yıl gelecekse, kar kışla değil, renklerle gelmeli.
Rumi’nin, Miladi’nin dışında yazılmamışın, sadece tecrübenin takvimi. Türkü gibi.
Pencereden dışarı bakıyorum. Hâlâ karanlık. Seher yeli, sanki Hızır’ın eli olmuş; bir kayısı ağacına, bir gül dalına değiyor. Ardından uyanış…
Gün doğuyor… Hayranım gün ve Güneş’e. Bir durumun ismi ve onu oluşturan varlığın ismi aynı kökten geliyor. Güneş gelişi ile günü getirdiği halde, Güneş’in adı günden doğuyor. Serçeler ard arda dalları sarsarak havalanıyor.
Ev halkı uyanıyor. Bir koşuşturma hali hepimizde. Aynı insanlar, aynı eski hane ama; heyecan yeni her sene yenileniyor. Ocağı yakıp; haşhaşlı sacüstüyü yaptık mı işimiz kolaylayacak. Baklalı dolma dünden hazır, kilim, minder, kap kacak… Annemin yoklamayı yapmasıyla her şey tam tekmil. Sırtımıza birer hırka alıp; yeni giysilerimizle düşüyoruz yola.
Dedim ya Hacana, ilk uğranacak yer. Eşme suyundan içmeden Hızır gününü anlayabilir miyiz?
Varıyoruz…
Bu sefer suyu, yeni yılın ilk yudumu olduğunu düşünerek içiyorum. Tenimizle sırlanmış bedenimizi besleyen ağzımız, yıkanıyor. Ardından görünmeyen ama hissettiğimiz bir akış başlıyor. Su yürüyor cana, toprağa.
Hacana’nın sadece suyu kalmış yadigâr. Eskiden top oynayıp ip atladığımız çimenlikte, şimdi bir hastane var. Canlanan güzel, içimi ısıtan hayâllerimin karşısına gri, soğuk bir heyûla dikiliyor. Gerçek olmasını istemesem de bina önümde. İnsan, kendi doğduğu şehre hastane yapılsın istemez mi? İster. Ama buraya inşaa edilmesine içerliyorum. Sorsalardı Hacıköy Ovası’na, gönülleri incitmeyecek başka bir yer gösterirdi elbet…
Ama: “Nereye hastane yapalım? Şurası, burası olsun derken; yıllarca çile çekmiş, başka şehirleri taşınmış insanlar için bir kurtuluş olacak ya, neresi olduğu o anda önemli olmamış tabii. Belediyenin de elinde bu arazi atıl duruyor. Bir Hızır’dan bir Hızır’a kullanılıyor. Hastane de başka bir Hızır.” Gibi düşünceler ile, iki iyilik arasından bir tercih yapılmış ve ilk kepçe vurulmuş.
Hacana toprağı biraz gücenmiş. Hastane temeli kazılırken, annemin rüyasında gördüğü gürlükte su çıkmış yer yüzüne . Açılan çukurun suyu iki sene çekilmemiş. Göl oluşmuş…
O halini görünce vazgeçselerdi!…
Başlanmış bir kere. Geri dönüş olmaz.
En sonunda insan galip gelmiş. Bugünkü hastane binası yapılmış.
Tek tesellim geçmişte ruhları onaran Hacana’nın şimdi bedenlere şifa dağıtması…
Çaresiz ayrılıyoruz oradan.
Bir başka yeşile Keltepe’ye gidiyoruz. Hızır bereketi, Hacana’nın yok olacağını sezdiğinden mi nedir? Bir başka yeri; kel bir tepeyi yeşertmiş. Dünün çocuklarından bugünün yaşlılarına her okullu, bir ağaç dikmiş bu Keltepe Ormanına. Geçmişte bir suyun kenarında kutlanan Hıdırellez şimdi tepede. Seslenilen adı ne olursa olsun göbek adı: Hızırlık Tepesi. Yeter ki güzel bir niyet edilsin, Hızır, elinden tutuyor niyet sahiplerinin…
Kutlamaya gelen komşular, sofraları şenlendiriyor. Ortada can, ip atlama, uzuneşek derken çocuklar oynamaya kanıyor.
Güneş, ovanın üzerinden dağlara çekiliyor. Kızıllanan hava, kabaran toprağı geceye emanet ediyor…
Salime : Gümüşhacıköy’de yaşayan, düğünlerde yemek verirken yapılacak işlere yardım eden, bu yolla geçimini sağlayan bir hanım.
Teneke semaver: Amasya ve ilçelerinde üretilen, yöre halkının tercih ettiği bir semaver türü.
Sapuk: İlerisini düşünmeden yapılan hareketler. Densiz.
Sede şasumuş: Tümüyle şaşırmış.
Eyce: iyice, güzel.
Helbet: Elbet, herhalde, şüphesiz, kesinlikle.
Gırışmak: Kibirlenmek, kendini beğenmek.
Parpulamak: Hastaya iyi geleceğine inanılan bir nesne veya madde ile temas ettirilerek, okuyup üflemek.
Papuk: Çocuk dilinde ayakkabı.
Kekilmek: Yürürken ayağın bir yere takılması, tökezlemek.
Gort gort: Sıvı içecekler içerken boğazdan çıkan sesin yöredeki karşılığı.
Kayınna: Kaynana.
Kaynata: Kayınbaba, kocanın babası.
Heyula: Korkunç hayâl.
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız