Ve biz de Yabancıydık

Mediha Yarımhoroz

Ve biz de Yabancıydık

“Kalbiniz nerede atıyorsa eviniz orasıdır.”

Almanya’da, havaalanında okuduğum bir cümleydi; “Home is, where your heart is”.  Tam da ucaktan inmiş yeni bir hayata yelken açıyordum. Fakat kalbim o anda hâlâ arkamda gözü yaşlı ailem ve kendi gözyaşlarımı bıraktığım Kosova’daydı.

Evim, yuvam neresiydi? İşte bunun cevabı, bir artı birin iki ettiği, kolay bir matematik sorusuna verilecek türden değildi. Karma karışıktı. Bir çok kez bu soruyla başbaşa, öylece kala kalmıştım. Bir yere ait olamamak ama kalbinizin mutlaka attığı bir yerde olması… Hatta bir kaç yerde…

O halde beni duygulandıran baştaki cümle benim için ya geçerli değildi ya da benim bir çok kalbim vardı! Ya da, daha acı olanı, kalbim parçalara bölünmüştü ve hem de öyle kalacaktı. Kendi bütünlüğünden ayrı, farklı farklı yerlerde atıyordu kalbim. Ne tuhaf değil mi? Kimbilir daha kaç kişi aynısını yaşıyordur bilmiyorum ama yalnız olmadığımı biliyordum en azından.

Yugoslavya’nın altı cumhuriyet ve iki özerk bölgeden oluştuğu ve uzun bir isme sahip olduğu (Sosyalist Federativ Yugoslavya Cumhuriyeti, kısacası SFRY) en parlak döneminde doğmuşum… Kalabalık bir aile içerisinde… Aynı evde amcamlar, babaannem ve sürekli ziyarete gelen beş hala ve kuzenlerin olduğu bir ortamda…

 

O zaman kalbim parçalanmamıştı henüz

 

Ya ben çocuktum ya da bana öyle geliyor ama çok güzel resimler var hafızamda, çocukluğumdan kalan. O zaman kalbim parçalanmamıştı henüz. Belki de az çok büyüyüp idrak etmeyi bekliyordu aslında henüz ikiye bölünmüş olarak attığını. Bunun ne zaman farkına vardığımı hatırlamıyorum tam olarak ama 1980’lerde Yugoslavya’da işler karışmaya başlayınca, TİTO öldükten sonra tam hızını aldı gibime geliyor.

O dönemde, nasıl gideriz, ne yaparız, işsiz ne yaparız, buradaki işi kaybederiz, sigortamız da olmayacak orada kala kalırız sokak ortasında, bize garanti verecek akraba da yok sohbetlerinin daha sık ve daha sesli konuşulduğu bir süreçte Türkiye kavramı ile tanıştım.

İlk tanışmamız aklıma geldi. Daha doğrusu, hatırıma kazınmış olan bir anı, Türkiye’ye gitmeden önce yaşadığım bir olay aklıma geldi
Mevsimlerden yazdı ve Türkiye’ye tatile gidecektik.
İlk defa hem Türkiye’yi hem de denizi görecektim.
Heyecanlıydık hepimiz.

O dönemde evimizin holünde, biz eviçi deriz, bir dolap vardı. O dolaba ben harçlığımı saklamıştım. Harçlığım, sanırım mor pembe arası renklere sahip yirmi Yugoslavya Dinarıydı. Mutlaka bayramlardan biri olmuş ve ben parayı öylece biriktirmiştim.

Yirmi dinarın 1982’de ne kadar değeri olduğunu bilmiyorum ama çok da az bir para değilmiş her halde. İşte o parayla, komşu kızında gördüğüm örümcek adam çıkartmalı sakızdan alacaktım. Ne bileyim örümcek adamın bana ne ağlar öreceğini. Ben paramı alayım derken aynı dolapta duran ve renkleri birbirine benzeyen 100 Dinarı almışım meğer…

 

Örümcek adam sakızı

 

Henüz okula gitmiyordum ve paranın değerini de çözebilmiş değildim. Aldım elime parayı ve bakkala yollandım. Tek bir bakkal vardı ve eve yakın da değildi. Parayı verdim, ne kadar gelirse o kadar örümcek adam sakızından istedim. Adam kala kaldı. Çok para olduğunu söyledi ama gene de bir avuç dolusu sakız ve bir sürü de rengarenk para üstü verdi. Nasıl mutluydum nasıl! Koşa koşa eve, mahalleye geldim.

Annem ve teyzem ağır adımlarla o saatte işten eve dönüyorlardı. Ben sevincimi annemle paylaşmak istemiştim. Avucumdaki sakızlar ve bir sürü büyük renkli kağıt parayla anneme koştum. “Anne bak, Türkiye’ye gidebilecek kadar paramız oldu” deyip, elimdeki paraları gösterdiğimi hatırlıyorum.

İşte o an sabah saat beş buçukta işe giden ve sekiz saat boyunca dikiş makinesi başında çalışıp eve dönen ve evde de kendisini bir sürü iş bekleyen annemin yüzündeki ifadeyi unutamam. Parayı nerden aldığımı sordu ben de söyledim.

Meğer annem de dolaba para bırakmış. Annem, parayı izinsiz aldığıma kızdı. Çalmamıştım ama izinsiz almıştım. Çünkü hangi hırsız aldığı parayla ne yaptığını hemen gidip çaldığı kişiye söyler… Ama sonuçta dayağı yemiştim… Sonradan annem çok acı çekti, çünkü dolapta benim de 20 dinarım olduğunu görmüştü…

 

Kalbim hâlâ eski Yugoslavya’da atıyor

 

İşte böylece başladı tanışmam, kalbimin, ömrümün sonuna kadar hep bir parçasının atacağını bildiğim Türkiye ile. Kalbimin attığı diğer mekanlar da fiziksel ve manevi olanlar. Kalbim hâlâ eski Yugoslavya’da atıyor, çocukluğumda belki de. O zaman ben vardım ve yabancı hissetmiyordum kendimi. Çünkü herkes farklıydı ama bir bütündük. Belki de bize öyle yalan söylediler ve biz inandık…

Okulda öğretilen kardeşlik ve birlikti, esas olan oydu… Kapitalist ülkeler insanları sömürüyordu ve büyük bir uçurum vardı insanlar arasında… Oysa biz hepimiz nerde ise aynıydık, mutluyduk. İlk okula başladığımızda da ülkemizi ve kardeşlik birliği gözbebeğimiz gibi koruyacağımıza törenli bir şekilde ant içmiştik! Ve daha büyümeden bu andın nasıl yok olduğuna şahit olmuştuk.

Parçalanma ve savaş sürecinde acı çekmek, çekilen acıları izlemek, sıra ne zaman bize gelecek korkusuyla çocukluktan ergenliğe adım attım.
Işte o dönemde kalbimin bir parçasını da orada bıraktığımın farkına bu gün varıyorum.
Işin aslı sadece ben değil benimle beraber aynı hayatı paylaşan etrafımdaki herkes de kalbini orada bırakmışa benziyor… Yugoslavya artık yoktu… Ve biz de yabancıydık, birbirimize… Hepimiz hepimize “ötekiydi”.

 

Türkiye’yi ilk kez o yıl gördüm ama yetmedi…

 

Bitmeyen büyük bir heyecanla, bir gün gideceğim diyerek para biriktirmeye devam etmiştim.
Türkiye yıllarım üniversite ile başladı.. İlk defa tanıştığım Türkiye’ye, arkamda kanlı bir savaşın yaşandığı ülkemi bırakarak, Kapıkule’den, “Ne Mutlu Türk’üm diyene”, yazısının altından giriş yaptım. Türk’tüm ve anavatanıma gelmiştim, artık yabancı olmayacaktım…

Fakat, hayır! Türkiye’de kaldığım beş buçuk yıl içinde her adımda, doldurulması gereken her belgede uyruk kutucuğuna Türk yazdığımda hayır Türk değil Yugoslav yazılacaktı ki biz mutlaka bunu Yugoslavya Türk’ü diye değiştiriyorduk.
Okulda yurtta, otobüste aklınıza gelebilecek her yerde ben yine “ötekiydim”… İstisnalar da oldu tabii…

Okul bitince eve, Prizren’e döndüm…
Dönüş ki ne dönüş…
Savaşta yıkılmış, yakılmış, her yanında kurşun izleri olan Prizren’e…
Savaşta yaptıklarından sonra kaçan Sırplar’dan öç alırcasına yakılan evlerden tüten siyah duman ve içinde yaşanmış hayatların ağır kokusuyla Prizren’e…
Ben kimseye birşey yapmadım deyip gitmeyen Sırp’ın, yolun ortasında vurularak, üstünün gazeteyle örtülü olduğu cesetinin yanından geçtiğim Prizren’e, evime döndüm…

 

Şehre başkaları yerleşmişti

 

O zamana kadar evim olan yer artık daha da uzaklaşmıştı…
Nüfus değişmiş, şehre başkaları yerleşmişti…
Bir gece sırımsıklam uyandığınız bir kabustaymışsınız gibi hayal edin…
O güne kadar doğru bildikleriniz alt üst olmuştu…

Türkçe konuşamıyorduk…
En azından sesli konuşamıyorduk… Eski Yugoslavya’nın devlet dili olan Sırpçanın ise adı anılmayacaktı. Işte o zaman bizler cahil de olduk. Çünkü biz ilkokuldan beri Sırpça öğrenmiştik… Arnavutçayı ise sadece sokaktan biliyorduk ve Arnavutların hükmettiği yeni devlette derdimizi de anlatamıyorduk…

Sudan çıkmış balıklar gibiydik. Yeniden dil öğrenmemiz ve meramımızı mutlaka yeni dille anlatmamız gerekiyordu…

Ama tüm bunlardan daha acı olanı yıllarca kardeş dediklerimizin bizi kardeşleri olarak görmediklerini öğrenmemizdi… Milleti sadıka olarak bildiğimiz Arnavutlar, meğerse bizi hiç de kardeş olarak görmemiş ve öyle öğrenmemişti büyüklerinden…
Türkler işgalciydi…
Türkler, zorla, zulümle onları Müslümanlaştırmıştı…
Ve bizler de aslında Türkleştirilmiş Arnavutlardık ve artık özümüze dönmemizin zamanıydı…

 

Direndik, haykırdık…

 

Hâlâ da direniyoruz…
İşte bu da acı bir şekilde evinde yabancı olmak…
Sen aslında yokmuşsun gibi davranılması çok acı…
İşte orada hâlâ kalbimin bir parçası…
Ailem, dostlarım yakınlarım, Taşköprüm, Sinan Paşa Camim, Mehmet Paşa Hamamım, çeşmem, kaldırımım orada hâlâ, kalbim de…Bugün Almanya’dayım…
Hiçbir zaman doğrudan benim olmayan, fakat insanoğlu olmamdan dolayı, dünyayı paylaşan canlılardan biri olarak burada hayata tutunmaya çalışıyorum…
1960’larda iş gücü isteyen sonra da insanlar geldi diye şikayet eden, aslında kalkınmasını, hayatlarını en zor şartlar altında çalışarak harcamış olan Türk, Yugoslav ve İtalyanlara borçlu olan Almanya’da…
Soğuk insanların ve nemli soğuk havanın olduğu fakat bununla beraber çok da güzel yanları olan Almanya’da.
Kalbimin burada atmasına sebep olan, beni ben olduğum için kabullenip seven eşimin yanında. İşte böyle benim hikayelerim…
Çoklu hayatlara sahip olanlardan biriyim…
Bardağın boş tarafına bakınca yurdumun evimin olmadığını, hiç bir yere ait olmadığımı görmek, dolu tarafına bakınca da bir sürü yere ait olduğumu görebilmek…

 

Mediha Yarımhoroz



"Bilgi Paylaştıkça Büyür."
  •  
  • 154
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
    154
    Shares
1 Comment
  • Avatar

    Muhammed Ustaibo

    at

    Merhaba Mediha hanım, inşallah iyisinizdir. Meslektaş desem ..ne dersiniz. Ben 20 yıldır mesleklerin. Mesleğinden ayrıldım, emekli, siz de bir süre radyoculukla uğraşıverdiniz bildiğim kadarıyla. Belki karşılaştık ancak tanışmadık.Şimdi sizler de yurt dışındaymışsınız öğrendiğim kadarıyla. Neyse… Uzattım…
    Yazdığınız hikayenizi okudum, bir değil, bi daha okudum. Hoşuma gitti, hatta heyecanlandırdı beni derinden. Niye sorarsanız. Uzuuun bir dönemden sonra bir Kosovalı Türk tarafından (hatta hiç diyebileceğim ) gerçekleri yansıtan böyle bir yazı, hikaye okumadım, ya da rastlamadım, eğer yanlışlığım varsa yazanların affına sığınırım. Evet, yazdıklarınız gerçek, hem de gerçeklerin gerçeği. Ve ne yazık ki, durum vahim, biz Türkler Hale’n oralarda yabancı. Türkiye’den, Priştine yeşil pazarına gittiğimde. Alış veriş yapınca …derinlere girmeyeyim, çünkü olur olmaz tartışmalardan usandım, bıktım. Ama ben uzattım… Hikayenizi beğendim… Tebrikler.

BU YAZI YORUMA AÇIK