Ankara’nın Tarihi Mirası

Atalay Yağmur

Ankara’nın Tarihi Mirası

Güneşli bir Nisan pazarında Ankara’nın damarlarında dolaşarak ruhunu aramaya çabaladık. Gündelik telaşlar içinde yıllardır yaşadığımız Ankara’yı, maalesef çok çok azımız tanıyor, biliyormuşuz! Bunu bu gezide çok açık olarak anladık.

 

Oysa Ankara tarihin her döneminde, Anadolu’nun merkezinde olması nedeniyle kralların, padişahların, tüccarların, seyyahların hayallerini süslemiş, onlara bazen ev sahipliği yapmış, bazen mezar olmuş, bazen hezimetlerini yaşatmış, bazen zaferlerle ödüllendirmiş bin yılların izlerini sinesinde saklayan muhteşem geçmişi olan bir şehir. Modern mimarı bir canavar gibi bu tarihi yutmaya çalışsa da şükür ki bunu tam başaramamış. Başta kalesi olmak üzere, bin yıllık camileri, tarihi hanları, türbeleri, tekkeleri zaviyeleri ile adeta tarihe ve zamana meydan okurcasına dik ve vakur duruyor Ankara.

 

Ankara’nın tarihi bir kimliği var, fakat bu kimlik çok hızlı yıpranıyor. Bu kimliği koruma adına yapılanlar ise hem yeterli değil, hem de arabesk bir görüntü oluşturuyor.

 

Ankara hakkında ki genel kanaat, onun eskiden küçük bir kasaba olduğu ve başkent olmasıyla birlikte büyüdüğü, önem kazandığı şeklindedir. Gerçek böyle mi? Türkiye Cumhuriyetinin 1927’de yapılan ilk nüfus sayımında Ankara, ülkenin 7. büyük şehridir.

 

Tabii ki Ankara’nın bir Bizans, Roma ve Frig dönemi vardır. Fakat Anadolu’nun Türklere kucak açmasından sonra Ankara da yeni sakinleriyle kucaklaşmış, onlarla bütünleşmiştir. Öyle ki, 1071’de Alparslan’ın Anadolu’ya girmesinden yaklaşık 120 sene sonra, Ankara Kale içine muhteşem bir Cuma Camii yapılmış ve o günden bu güne açık tutulmuştur. Bu cami geçmişte farklı adlarla anılmış olsa da günümüzde Sultan Alâeddin Camisi olarak bilinmektedir.

 

Burada insanlar yaşıyor, burada insanlık yaşıyor

 

Kale ve çevresinde oluşmuş eski Ankara’dan günümüze ulaşabilen son kalıntıları görebildik ve Ankara’nın tarihine dair bir kanaat edinebildik. Hamam Arkası diye bilinen semtte halen ilk yapıldığı halini koruyan evler ve o yıllara ait yaşam tarzını sürdüren küçük de olsa bir mahalle var. Dar sokakları girintili çıkıntılı, evler genellikle iki katlı, ikinci katlar nişlerle sokaklara doğru uzatılmış, sokaklar bazen daralıyor bazen genişliyor. Cumbalı kerpiç veya tuğladan yapılmış binalar. Ne yazık ki hemen bu evlerin yanında bazı evler yıkılmış ve sözde eski Ankara evlerini yaşatmak üzere yeniden yapılıyor! Yeniden ve yeni yapı malzemeleri ile eski Ankara evleri yapılıyor! Gezi esnasında rehberimizin anlattığına göre, şimdiye kadar yapılan bu türden düzenlemelerle eski mahalle ve sokak adları da tarihe gömülmüş.

 

Hamam Arkası Mahallesinde dolaşırken aramızda ki hanım arkadaşlar, “Bu evler ne kadar da birbirine yakın, hanımlar dışarıya çıkmadan komşudan tuz isteyebilirler” diye şakalar yaptılar. Onlar şaka yaptıklarını düşünüyorlardı ama bu şakanın altında samimiyeti, komşu sıcaklığını, dostluğu, insanlığı anlatan bir gerçek vardı. “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” deyiminin anlattığı bağlar vardı. Ben de iç geçirdim ve düşündüm; “Burada insanlar yaşıyor, burada insanlık yaşıyor” diye sevindim.

 

Elbette ki her tarihi yapı ve tarihi mekân güzel ve çok da önemlidir. Fakat Taceddin Dergâhı bir başka. XVII. yy. eseri bu cami ve dergâh, aynı zamanda geçmişle günümüz arasında kesintisiz bir bağ. Bu mübarek mekân tarihe şahit, bu güne ise ev sahibi olmuş. İstiklal Marşımız onun duvarları arasında vücut bulmuş ve son Türk Devletine ruh olmuş. O mübarek mekân Muhsin Yazıcıoğlu gibi Türk’ün bir yiğit evladına kucak açmış.

 

Belli ki bu dergâhın bulunduğu Hacettepe ve civarı Ankara’nın tarihinde önemli bir yere sahipmiş. Dergâhın ortalama yüz metre yakınında ve hemen hemen her yönde çeşitli büyüklüklerde camiler var. Ankara’nın güneyinde yer alan bu tepenin asıl adı Hacı Tepesi’imiş. Şehrin kıble tarafında olan bu tepeden hac mevsiminde hacılar uğurlandığı için bu ad verilmiş.

 

Ankara’daki Tek Mimar Sinan Yapıtı

 

Taceddin Camisinin batısında Hacı Musa Camisi, güneyinde Karacabey Camisi, doğusunda Sarı Kadı (Mimarzâde) camisi bulunmaktadır. Kuzeyinde, yaklaşık yüz elli metre uzaklıkta ise bu semte adını veren ünlü Karacabey Hamamı yer almaktadır. Özellikle Hacı Musa Camii ile Taceddin Dergâhı arasında ki gezelge, bölgenin tarihi değerine doğal bir güzellik katmakta.

 

Karacabey Hamamının arka tarafı Hamam Arkası Mahallesi olarak biliniyor. Hamamdan kuzey doğuya giderken kısmen daha iyi korunmuş ve hiç olmazsa yaklaşık yüz yıllık bir tarihi kimliği yaşatan bu alanda, irili ufaklı birçok cami ve mescit var.

 

Mahalleyi geçip Ulucanlar Caddesi’ne çıktığınızda ünlü Ulucanlar Cezaevi’nin çaprazlama karşısında halk arasında Yeni Cami olarak bilinen, Ankara’daki tek Mimar Sinan eseri, Cenabi Ahmed Paşa Camisi görünüyor.

 

Ulucanlar caddesinden batıya doğru gelirken, cadde ile kale arasında kalan kısım, semt ve mahalle adlarından da anlaşılacağı gibi eski Ankara’nın ticari merkezi. At Pazarı, Koyun Pazarı, Saman Pazarı gibi adlar halen yaşıyor. Kaleden taşan şehir, doğal olarak kale çevresinde kümelenmiş. Kalenin batı ve güneyinde bulunan bu semtlerde halen zor da olsa zahireciler, bakırcılar gibi geleneksel esnaflar yaşıyor.

 

Son zamanlarda semtte açılan sanat evleri ve antika dükkânları da semte güzellik ve hareketlilik katmış. Buralarda Ankara’nın önemli tarihi camileri ve çoğunlukla cami hazirelerinde olmak üzere önemli kişilere ait türbeler sık sık karşımıza çıkıyor.

 

Türk mimari tarihinin ahşap işçiliğinde ki en önemli eseri olan ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’inde genişçe sözü edilen Aslanhane (Ahi Şerafeddin) Camisi de Atpazarı semtinde karşımıza çıkıyor. Sadece bu cami bile Ankara’nın ne büyük bir manevi hazineye sahip olduğunu anlatıyor.

 

Bağsız bahçesiz ama

 

Bütün Ankara gezilerinin en heyecan veren duraklarından biri muhakkak ki Ankara Kalesidir. Tanpınar Ankara ve kale için: “Belki Milli Mücadele yıllarının bıraktığı bir tesirdir, belki doğrudan doğruya çelik zırhlarını giymiş ortada dolaşan bir eski zaman silahşoruna benzeyen kalesinin bir telkinidir; Ankara, bana daima dâsitânî ve muhârip göründü.” diyor.

 

Evliya Çelebi ise kalenin ilk yapıcısının Rum Kayseri olduğunu, nice padişahtan padişaha intikal ettiğini, sonunda Kütahya padişahlarından Germiyanoğulları’ndan Yakup Şah ile veziri Hezar Dinar’ın ilk defa fethettiğini yazmaktadır. Kalenin isimlendirilmesi için ise İran ülkesi tarihlerinde bu kalenin üzümü çok bol olduğundan Acem diyarında bu kaleye Engüriyye denildiğini, başka bir rivayette ise Rum kayseri zamanında yedi sene her gün kırkar bin amelenin angarya çalıştırıldığı için Ankariyye Kalesi denildiğini anlatmaktadır.

 

Kale içinde de oldukça canlı bir tarih ve o tarihin gölgesine sığınmış lokantalar, kafeler ve hediyelik eşya satıcıları var. Kale içinde halen eskiden olduğu gibi tek katlı veya iki katlı evlerden oluşan bir mahalle de hayat sürüyor. Dışarıdan itfaiyenin gelmesinin güçlüğünden olsa gerek bir de itfaiye merkezi kurulmuş. Yine evliya Çelebi’nin dediği gibi evler, “Bağsız bahçesiz” ama iç kalenin burçlarına çıkıldığında, Ankara’nın dört yönden tamamı gözler önüne seriliyor.

 

Kalenin güneye bakan yamaçlarının oldukça düzgün surlarla çevrili ve bakımlı olduğu gözden kaçmıyor. Kurtuluş savaşından önce bu yörede Ermenilerin ikamet ettiğini söylüyor rehberimiz.

 

Elbette Ankara ve Ankara’nın tarihi mirası bu kadar değildi. Fakat hem gün tükendi hem de bizler yorulduk ve gezimize bir başka gün devam etmek ümidiyle burada son verdik…

 

Atalay Yağmur
"Bilgi Paylaştıkça Büyür."
  •  
  • 39
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
    39
    Shares
İlk Yorumlayan Siz olun

BU YAZI YORUMA AÇIK