Şirin’i Seviyorum…
Bundan bir yıl kadar önce, bir tatil günü kaynanam bizi aradı; mutfak penceresinden sahipsiz bir muhabbet kuşu gelip tezgahın üzerine konmuş. O da makarna süzgeciyle üstünü kapatıvermiş, gelip almamızı söylüyordu. Kızımızın uzun süredir hayvanlar alemiyle tanışmasını istiyor, fakat eşimin titizliği sebebiyle gerçekleştiremiyordum. İşte fırsat ayağıma gelmişti. Uzatmayayım; gittik kuşu kafese benzer bir kutuya koyduk. Eve gelirken kuşçuya uğradık. Kızımın zevkine uygun -sarı kırmızılı – bir kafes, suluk, yemlik gibi gereçler ve yemiyle eve döndük. Evdeki değişiklik hepimizin hoşuna gitmişti.
Doğrusunu söylemek gerekirse o güne kadar evcil hayvanlarla ilgili zevklerin ve uğraşıların bu kadar yaygın olduğunu bilmiyordum. Kuşçu’da gördüğüm bir iki kafese sıkıştırılmış yüzlerce muhabbet kuşuna çok üzülmüştüm. Medeniyetimiz de hiç yeri olmadığı halde televizyonların ve basının etkisiyle yaygınlaşan evlerde köpek besleme alışkanlığından haberim vardı. Hatta, gazetelerde köpeklerin sahiplerine duygu sömürüsü yaptıkları ve onları yönlendirdiklerini bile okumuştum. Ama muhabbet kuşu farklı bir şeydi. Dışarıda yaşayamadıkları içir kafeste tutulmalıydılar! Karar vermiştim kafesini kuşçudakiler gibi değil, temiz tutacaktım. Muhabbet kuşlarının beslenmesi de ayrı bir mevzu idi; özel yemlerin dışında marul, nane, elma kabuğu, seviyorlarmış. Vitamini de ihmal edilmemeliydi…
Önceleri kızımın heyecanını paylaşmaya, onun kuşa alışmasını sağlamaya çalıştık. Bir yandan korkuyor, bir yandan da kendisiyle oynasın istiyordu. Zavallı kuş, henüz kendisine yabancı olan bu eve alışmaya çalışırken, mümkün olduğunca ufaklıktan uzak durma kararına varmış gözüküyordu. Eline konmuyor, üstelik gagalıyordu. Kızımız, bir süre sonra mücadeleden yoruldu, bıktı ve hatta bizim kuşa olan ilgimizi kıskanmaya başladı. Eşim ve bense “Şirin“ adını verdiğimiz muhabbet kuşumuzu tanımaya, ona yaklaşmaya çalışıyorduk. Ancak Şirin, tam bir yabani idi. Konuşmuyordu. İnsanın eline gelmediği gibi, omzuna da konmuyor; sahibinin elinden yem yemeyi bir yana bırakın, kafesin dışına çıkmaktan korkuyordu. Belki de bilmiyordu. Hep kafesinde tutulmuştu.
Bir süre sonra onun gürültüden, yüksek sesten, kalabalıktan hoşlandığını keşfettik. Kızımın “ böyle yüksek sesle dinlersen sağır olacaksın” ikazlarıma rağmen yüksek sesle televizyon seyrettiği zamanlarda kuş şakımaya başlıyor, susmak bilmiyordu. Acaba bir kahvehaneden mi kaçmıştı? Sonra uzun süre ona kafesinden çıkmayı öğretmeye çalıştım. Onun feryat-figanına aldırmadan kafesin dışına bırakıp, kafesin kapısını kapattım. Yavaş yavaş kafesin dışında da bir hayatın olduğunu öğrendi. Sonra onu elime konmaya alıştırdım. Aramız gittikçe düzeliyordu. Kuşumuz evin içinde turlar atmaya başlamıştı. Tabii bu durum eşimin temizlik kaidelerini ihlal ettiği için onu çalıştığım işyerine götürmek zorunda kaldım. Gün boyu evde kalmasından, çok sevdiği bir havada yaşaması daha iyiydi.
Bu sefer, sadece hafta sonlarında yalnız kalıyordu. Olsun! Ne yapalım, O da buna katlanacaktı. Şirin’i iş ortaklarım da çok sevdiler. Şirin, çok kısa zamanda yeni hayatına alıştı. Şimdi gece gündüz kafesinin kapısı açık duruyordu, her fırsatta gelip başıma konuyor ve saçlarımla oynuyor. Laf aramızda son zamanlarda saçım iyice azaldı. Sadece karnı acıktığında ve susadığında kafesine giriyor artık. Bir şeyin farkına vardım; odanın içinde turlar atması, kafes mefhumunu unutmaya başlaması onu mutlu etmiyor. Sabahleyin işe varır varmaz onunla konuşmaz, kafesini temizlemez, suyunu ve yemini değiştirmezsem, benim dikkatimi çekebileceği her yaramazlığı yapıyor, hatta zarar veriyor. Ama onunla konuşur, onu sever, okşarsam mutlu oluyor ve bir süre sonra kendi kendine oyalanmaya başlıyor. Gerçi amcaları! Onun oyalanması için küçük bir ayna ve salıncak getirmişlerdi ya, o ayrı bahis… Onlarla oynuyor ve bana ilişmiyor. Her şeye rağmen odadan dışarı çıkmaya korkuyor. Garibimin bütün turları dört duvar arasında…
Onu kafesin dışına çıkardığım günkü feryatlarını hatırlıyorum da , şimdi girmek istemeyişini görünce, buruk bir tebessüm yüzüme oturuyor. Yaradanın iradesi bir yana, fakat kendi küçük irademizi kullanmadıkça, bizim beyni olmadığı söylenen bu kuşlardan ne farkımız var ? Esas mesele “büyük gözaltında“ tutulmamak için kafesten çıkmak mı, çıkmayı istemek mi, yoksa avutulmak için uygulanan yöntemleri reddetmek mi? Mutlu olmak, avutulmak mı istiyoruz, yoksa ruhumuzun hürriyetini mi? Kazanılması zor olsa da Hürriyet, mutluluk değil midir?
Şirin’i seviyorum, bana, bize benziyor;
Kafesin dışında başka kafesler olduğundan ve onların kapılarının zorlanması gerektiğinden habersiz yaşayıp gidiyoruz.
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız