İÇİNDEKİLER
Title Image

Kuvayı Milliye Ruhu

Samet Ağaoğlu
Samet Ağaoğlu Kuvayı Milliye Ruhu

Kuvayı Milliye Ruhu

“Kuvayı Milliye Ruhu”, Osmanlı başkenti İstanbul’un işgaliyle doruğa ulaşan yıkım günlerinde, Meclisi Mebusanın son oturumunu ve alınan kararları aktararak başlayan bir geçmiş anlatısı.

Bir devletin yıkılışına, öbürünün kuruluşuna tanık olunan çevrede çocukluğu geçen Samet Ağaoğlu, Ahmet Ağaoğlu’nun oğlu olması üstünlüğüyle biriktirdiği gözlemlerden, edindiği izlenimlerden doğan birikimi, “Kuvayı Milliye Ruhu” izleğinde aktarıyor.

Devletin belirli sorumluluklarını üstlenmiş babası gibi devlet düzenine yakın bir yaşam süren Demokrat Partili Samet Ağaoğlu, yenilişi, yengiye, yıkılışı kuruluşa çeviren ruhu, bilgiyi, görgüyü, direnci öykülüyor.

 

KUVAYI MİLLİYE RUHU'ndan...

 

 

“Kuvayi Milliye Ruhu” yüksek bir siyasi olgunluk seviyesine gelmiş bir milletin, bu siyasi kudretini en azametli ve göz kamaştırıcı bir şekilde kullanmasından başka bir şey değildir. Bu kullanış da her çeşit ferdi endişe ve iktidar sıfıra indirilmiş ve her yetki en büyük bir sorumlulukla karşı karşıya konulmuştur. Büyük millet Meclisi’nin murakabe ve kontrolü gizli ve açık oturumlarla sert amansız, müsamahasız ve aralıksız bir şekilde devletin bütün işlerine kadar götürülmüştür.

Meclis, hükümet üyelerini kendi içinden kendisi seçmektedir. Büyük kumandanlar, sefirler, bir kısım büyük memurlar aynı zamanda meclis üyesidirler. Yargı yetkisinin bir kısmı İstiklal Mahkemeleri yolu ile, hepsi meclisin her an herhangi bir mahkemeden verilmiş herhangi bir kararı bozmak ve yeniden hüküm vermek yetkisi ile doğrudan doğruya Meclis tarafından kullanılmaktadır.

Meclis bir yandan cepheleri idare ederken, öte yandan müstakil bir devletin esaslarını atmaktadır.

Bu mutlak ve düşünülmesi güç yetkileri kullanan Meclisin terkibi ise “Kuvayi Milliye Ruhu”nu en çok taşıyan bir mahiyettedir. Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nden gelen yüze yakın üye ile yeniden seçilmiş iki yüzden fazla kimseden kurulmuş olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, üyelerinin çoğu bakımından bu mutlak hakimiyeti nasıl kullanacağı şüphesini haklı olarak uyandıracak bir seviyededir. Milletin o zamanki kültür derecesine göre hür bir seçimle seçilmesi mukadder kimseler meclise gelmişlerdir.

Fakat bu adamlar ileri bir devletin esaslarını kurarken, bugün okuduğumuz zaman bizi derin ilmi eserler kadar düşündüren nazariyeleri, seziş yolu ile mükemmel bir surette ortaya atmışlardır. En karanlık günlerde, birkaç kelimeyle sarsılmak üzere olan milli imanı canlandırmışlar, orduları zaferlere koşturmuşlardır.

 

1923’ün Muzaffer Türk’ü

 

Türk Milletine bu ruh binlerce yıldan beri dünyanın bilinen her köşesinde, müstakil devletlerle dünya kaderine hükmetmiş olmasından geliyordu. Bu geçmiş, en mükemmel üniversitelerden daha çok bu milleti yetiştirmiştir. Müstakil devlet fikri Türk Milleti için babadan oğula kanla geçen fikri bir mirastır. Eğer bu geçmiş olmasaydı 1918’in yenilmiş Türk’ü, 1923’ün muzaffer Türk’ü olamazdı.

“Kuvayi Milliye Ruhu”nu, Birinci Büyük Millet Meclisi tutanaklardan basılışında bile görmek mümkündür. Kağıt yoktur. Fakat ne zarar var? Büyük Meclisin bütün görüşmeleri, gelecek kuşaklar için, milli bir emanet olarak saklanmalıdır. Dilekçe kağıtlarına, mektup kağıtlarına, kese kağıtlarına basmakla Türk Milletinin bu ölüm dirim günlerinde, ölümü yenmek için tedbir arayan insanların konuşmalarındaki kıymet azalır mı? Söylenilmiş bir tek cümle, bir tek kelime bile tespit edilmelidir ve edilmiştir.

“Kuvayi Milliye Ruhu”nu Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisinin toplandığı, şimdi Cumhuriyet Halk Partisinin genel merkezi olan binada da bulabilirsiniz. Mütevazi milletvekilleri, bu mütevazi, yarı karanlık, dar binada ve salonda, tarihin en ağır bir felaketini önleyerek zülüm, istibdat ve tahakküm fikrine, esirlik ve aşağılık duygusuna, parlak bir şekilde karşı koydular.

Bir çok akşamlar, petrol lambaları dahi bulunmayarak mum ışığı altında, sabahlara kadar süren ateşli, sinirli, gergin görüşmelerde, Türk Milletinin tarihine, yeni bir şeref sahifesi, bu küçük binanın içinde yazıldı.

 

Ankara, dağlar arasında bir bataklık mıdır?.

 

1921 yılında Basın Yayın Umun Müdürü olan babam şu hadiseyi her zaman anlatırdı:

O yıl Ankara’ya gelen bir yabancı yazar, galiba bir İngiliz, gazetesine çekilmek üzere şu şekilde bir telgraf yazıyor ve postahaneye yolluyor:

“Ankara, dağlar arasında bir bataklıktır. Bu bataklığın içinde bir yığın kurbağa başlarına havaya kaldırmış, durmadan ötüp durmakta ve dünyaya meydan okumaktadır. “

Gazetecilerin verdikleri haberlere ait dışarı giden bütün telgraf ve mektuplar, Basın Yayın Umun Müdürünün sansüründen geçerdi. Bu telgrafı da babama getiriyorlar, alıyor ve şöyle değiştiriyor:

“Ankara, Anadolu’nun ortasında çorak, bakımsız ve kerpiç evli küçük bir şehirdir. Bu şehirde bir avuç kahraman medeni Avrupa’nın zülüm ve istibdadına karşı isyan ederek, milli istiklallerini korumaya çalışmaktadırlar.”

İngiliz gazetecinin bir yığın kurbağa diye alay etmeye cüret ettiği bu kahramanlar, bir yıl sonra ordularını Akdeniz’e doğru yıldırım hızıyla koşturdukları zaman, aynı yabancı gazeteler “Türk Başkumandanı ordulara ‘ilk hedefiniz Akdeniz. İleri!’ emrini verdi. Acaba ikinci hedef neresidir? Avrupa’nın Türkler tarafından tekrar istilası mı başlıyor?” endişesiyle haftalar geçirdiler.

 

İşte Mustafa Kemal Paşa budur

 

“Kuvayi Milliye Ruhu” Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümeti üyelerinin yalnız sözlerle değil, hareketleriyle de birer halk adam olmalarından ayrı bir büyüklükle beliriyordu. Elbiselerinden eğlencelere, özel toplantılardan resmi kabullere kadar sade ve temiz bir samimilik vardı. Dolak veya çizme, göğsü kapalı ceket ve kalpak hemen hemen tek ve her yerde, her merasimde giyilen elbiseydi.

Meclis başkanı ve hükümet üyeleri, milletvekilleri en basit hayat şartları içindeydiler. Atatürk’ü ilk gördüğüm günü hatırlıyorum:

Babamla Taşhan’ın önünden geçiyorduk. Karşıdan iki üç kişilik bir grubun geldiğini gördük. Dükkanların önlerinde oturanlar ayağa kalkıyorlar, bu gelenleri selamlayarak, “Paşam buyurun, bir kahve içelim” diyorlardı. Karşı karşıya geldiğimiz zaman bunlardan birisi, genç ve zayıf bir adam babama elini uzattı, “Merhaba Ahmet bey -beni göstererek- bu çocuk oğlun mu? “

Babam bana döndü, “İşte Mustafa Kemal Paşa budur, elini öp” dedi. Küçük kafamın içinde derin bir hayret doğdu. Bütün dünyanın kendisinden bahsettiği adam demek bu idi. En demokratik bir memlekette bile bir devlet başkanını bu kadar sade bir vatandaş halinde görmek mümkün müydü? Ne kurşun işlemez otomobiller, ne arkasında koşan muhafızlar, ya kimseyi yanına yaklaştırmamaya çalışanlar var. Halbuki iç ve dışda, bütün bir düşman alemi, o zamanlar bu adamın ölümünü ne kadar istiyorlardı!

Atatürk’ü zaferden sonra ilk defa Ankara’ya gelirken de gördüm. İstasyondan meclise kadar yürüdü. Yanında arkadaşları, ihtiyarlar, gençler, çocuklar vardı. Bütün halk önüne çıkıyor, yolunu kesiyor, elini yüzünü öpüyordu. 1918’in idam hükümlerinden birisini yırtan bu adam, o gün vatandaşları arasında gösterişsiz, polissiz, muhafız, bir millet babası olarak yürüyor, vatandaşları onu, babalarını, oğullarını, kardeşlerini sever gibi seviyordu.

s.11 -15

EDE YAYIMCILIK

bilgi@edekitap.com
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız

Yorumunuzu Ekleyiniz