İÇİNDEKİLER

Babamın Arkadaşları

Samet Ağaoğlu
Babamın Arkadaşları Samet Ağaoğlu

Babamın Arkadaşları

“Babamın Arkadaşları”, bir devletin yıkılışına, öbürünün kuruluşuna tanık olunan çevrede yaşanılan olayları, kişiler üzerinden aktaran bir yapıt. Samet Ağaoğlu, babası Ahmet Ağaoğlu’nun, yakın çevresindeki buluşmaları, büyüme çağındaki edindiği izlenimleri, 1956 yılında, yeni devletin belirli sorumluluklarını üstlenmiş, “içerden” birinin gözüyle değerlendiriyor.

 

Ahmet Babaoğlu (1869-1939), yurdunda bulamadığı değişimi, zor günler geçiren Osmanlı’da yakalamayı umut eden, açık dü­şün­celi, yenilikçi bir aydın. İt­ti­hat ve Te­rak­ki dö­ne­min­de si­ya­se­tin için­de ye­r a­lan Ahmet Ağa­oğ­lu, Türk­çü­lük akımının etkin; Türk Ocak­la­rı­nın ön­cü ­adlarından. Cumhu­ri­yet’in ilk yıl­la­rın­da II. ve II­I. Mec­lis’te mil­let­ve­kil­li­ği ya­pan Ahmet Ağa­oğ­lu, çok par­ti­li düzene ge­çişi savunan, Ser­best Cum­hu­ri­yet Fır­ka­sı’nın da ku­ru­cu­la­rın­dan.

 

Babasının geçmişine ek olarak, Samet Ağaoğlu da, Demokrat Partili kimliğiyle, siyasi gelişmelerin devamında yer alan bir kişi. Böylece, dönemin koşullarına göre değişen çizgiye karşın, babadan oğula süren bir sürecin anlatımı “Babamın Arkadaşları”. Yazıların içeriğinde, bu bağı güçlü bir şekilde ortaya çıkaran yorumlar, tümceler var. Samet Ağaoğlu, betimlediklerinin karşıtlıklarını aktarırken, kendi dünyasına, doğruluk üstünlüğü payını vermeyi, esirgememiş. Birlikte geçen dönemlerde, bükülememiş bileklerin, kendince belirlediği açıklarını, eksiklilerini satır aralarına yerleştiren Samet Ağaoğlu, tarafsızlığını bozduğu bu bilgileri, doğrudan yana görünmeyi sağlayarak aktarmış. Etkin oldukları dönemlerde, ulaşılamaz görünen kişilerin, ulaşılamaz dış görünümlerinin ardında gizli iç görünümlerini, eskiden onların güvenini kazanmış, içerden biri olarak açıklamış.

 

Geçmişte Yolculuk

 

Anılarının izlerini babası Ahmet Beyle başlatan, annesi Sitare Hanımla bitiren Samet Ağaoğlu, Osmanlı’nın son çalkantılı döneminden, Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarına değin geçen süreçte yer alan, etkin olan pek çok kişiye, bu betiğin içeriğinde yer vermiş. Adları anılmayan, sağlanan ipuçlarıyla okurun tanıması amaçlanan kişilere ilişkin bölümler, yazarın koyduğu başlıklarla belirginleştirilmiş.

 

Samet Ağaoğlu’nun, içinde bulunduğu siyasi çizginin sınırları içinde kalan değerlendirmeleri, Nebioğlu Yayınevinden çıkan betiğin ikinci basımında; Babamın Arkadaşları, Milli Hatip, Anlaşılmayan Adam, Dinsiz Mütefekkir, Harbiye Nazırının Kardeşi, Siyasetin Üstündeki Adam, Garip Bir Avukat, Topçu Binbaşılığından Bahriye Vekilliğine, Kadın Şairi, Bir Nazır, Tarihi Siyasi Profesörümüz, Üç İnsan, Perde Arkasındaki Adam, Kırklardan Biri, İnkılap Oluyor, Milli Şair, Kurban Başvekil, Dokuzuncu Büyük Millet Meclisinin En Yaşlı Azası, Doktorluk ve Siyaset, Bizim Saint Just, Meçhul Kahraman, En Yakın Arkadaş başlıklarıyla sıralanmış.

 

Çağrışımlara, okurun bilgisine, özenli çözümlemesine gerek duyulan kişilerin, gizlenen adları ise aynı sırayla şöyle: Ziya Gö­kalp, Ömer Naci, — , Süleyman Nazif, Nuri (Dilligil) Paşa, Dr. Rıza Nur, Haydar Rıfat Yorulmaz, İhsan Eryavuz, Ahmet Celal Sahir Erozan, Dr. Nazım Bey, Yusuf Akçura, (…, Mehmet Tahir  Efendi, Abdullatif Nevzat Ayasbeyoğlu), Rıfkı Ragıp Ögel, Kara Kemal Bey, Ali Çetinkaya, Mehmet Emin Yurdakul, Recep Peker, Hüseyin Cahit Yalçın, Dr. Mehmet Esat Işık, Dr. Reşit Galip, İbrahim Aydın Biçer.

 

Yazarın Öncelikleri

 

“Babamın Arkadaşları”, bir anı betiği olmasının yanı sıra, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ulaşan, uzunca sayılabilecek geçiş döneminin tanıklığını da yapıyor. Yazar, bir anıdan yola çıkarak kurguladığı anlatımda, kişileri yalnızca tarihsel bağlamda değil kişilik özellikleriyle de betimliyor.

 

İlk bölümde, Türklük bilincinin yeniden uyanmasında unutulmaz etkisi olan, büyük düşün adamı Ziya Gökalp, gelişime sağladığı güçlü katkısından çok, güçsüz yanları belirginleştirilerek anlatılıyor. Ziya Gökalp’ın, yadsınamaz bilgi dağarcığını, görmezden gelinemez kuramlarını, yok sayılamaz etki gücünü, satır aralarında geçen Samet Ağaoğlu, büyük düşünürün sağlığında, onun yüzüne karşı söyleyemeyeceği, söylentimsi sözleri öykülüyor.

 

Samet Ağaoğlu’nun, “Babamın Arkadaşları” benzeri, kişiler izleğinde, yalın, gözlemci anlatımla yazdığı, bir başka betiği de, “Aşina yüzler”.  Toplumsal belleği, bireysel gözlemlerle aktaran, değişik çevrelerden kişileri ad vermeden, özellikleriynen, etkileriynen betimleyen Aşina Yüzler, başka yirmi iki kişiyi anlatıyor.

 

BABAMIN ARKADAŞLARI'ndan...

 

…Babamın arkadaşlarından meşhur bir fikir adamı ve filozof derdi ki: “Nâzır sandalyesi firavun sandalyesidir. Oraya Melek veya Musa oturduğu zaman firavun olur!”

 

Bunu söyleyen insan şimdi gözlerimin önüne geliyor:

 

Tıknaz, şişman vücudunu biraz zorlukla iki yana sallana sallana taşıyordu. O, siyasi ve askeri diktatörlerin, Devlet gemisini karşılıklı ihtirasların teşhis ettiği muvazene sayesinde yürütebildikleri bir devirde, kendi sahasının tek diktatörüydü. İstanbul Darülfünunu’ndaki kürsüsünde nasıl konuşuyorsa, mensup olduğu fırkanın, umumi merkez içtimalarında da öyle konuşuyordu. Aynı sakin, muntazam, sarf ve nahiv yerinde lisan; aynı kendisine itiraz edilmesini kabul etmeyen; kendi fikirlerinden başka fikirlerin yanlış olduklarına evvelden hükmetmiş, insan duruşu! Onu yalnız emir vermek, yol göstermek için ağzını açan bir Sfenks’e, yahut da bir Buda’ya benzetmek pekala mümkündü. Sükût içinde dahi tahakkümü temsil eden bir heykel de sayılabilirdi! Türk cemiyetini garplı olmaya teşvik eden bu mürşit, işini şarklı bir postnişin metot, zihniyet ve ruhu ile yapıyordu. Onun ruh ve zihniyeti ile inanışları arasındaki tezat, fikirlerinin inhirafına sebebiyet veriyor, aslı kendisine ait olmayan bir telifi “Garp Medeniyetinden, Türk milletinden, İslam ümmetinden olmak” vecizesini telkin ederken, garp medeniyetinin temeli olan insan hak ve hürriyetlerini Devletin mutlak otoritesi altına almakta tereddüt etmeyerek “hak yok, vazife var” diye bağırıyordu!

 

Bir cemiyet üzerinde onun kadar tesirli insanlar azdır. Fakat cemiyet içinde, cemiyet için bu kadar mühim olan bu adamın, kendi ailesi için bir gölgeden farkı yoktu. “Evin içi” büyük Türk mütefekkir için bir meseleydi. Sakat bir kadın; ondan olmuş babalarına benzeyen kızlar! Mürşit üç çocuğun ve bir kadının arasında birinin kaprisinden diğerininkine koşmaktan bitap kaldığı zaman istirahat etmek için bir yer döşeğinde başka bir şey bulamıyordu. Bu döşek aynı zamanda yazılarını yazdığı, kitaplarını okuduğu yerdi.

 

Evin içinde bu gölge meleğin zaman zaman izahı çok güç hiddet buhranları da oluyordu. Bunlardan birisini hatırladıkça hâlâ hayretle gülmekten kendimi alamam: Ankara’da aynı yerde, Keçiören bağlarında oturuyorduk. Evlerimiz arasındaki mesafe üç yüz metre kadardı. Bir sabah bağın içinde feryatlar yükseldi. Gördüğümüz manzara şuydu:

 

Önde mütefekkirin uşağı, iri yarı esmer bir Urfalı, “yetişin, bey beni öldürüyor!” diye haykırarak koşuyor, arkasında mürşit, sırtında entari, ayakları çıplak, elindeki bastonu sallaya sallaya kovalıyor!

 

Mürşit’in karısı kendisinden birkaç sene sonra öldü. Ölümünden biraz evvel beni ve kardeşlerimi yanına çağırdı. Hepimize ayrı ayrı bakarak garip bir tarzda güldü. Bir aralık daldı. Sonra birden bire gözlerini açtı, kocasının ismini söyleyerek bağırdı: “Geldi. Beni çağırıyor. Hayır ben senin yanına gitmek istemiyorum!”

 

Malta’da beraber geçirdikleri uzun esaret hayatından, Mürşid’in ruhi sükûnetini anlatan sahifeler, babamın, bu senelere ait hatıralarının güzel parçalarından birini teşkil etmektedir:

 

Mütefekkir, hapishanenin bir köşesini tekke haline getirmişti. Her gün etrafında halka olan memlekette yüksek mevkiler işgal etmiş esirler, ondan sabır, sükunet, tevekkül, feragat dersi alıyorlardı. Mürşit derslerini verirken en ufak bir ses çıkmıyor, herkes vecd içinde dinliyordu. Sözleri bazen cezbe halinde dudaklarından dökülüyor, o zaman bu sözlerde mantık, insicam, fikir perişan bir hal alıyor, fakat buna rağmen her dersin sonunda onu dinleyenler, bu ağır esaret hayatına birkaç gün daha dayanabilmek için ruhlarında, kalplerinde imkan ve kuvvet buluyorlardı.

 

Devrin sahip olduğu kudrete rağmen en mütevazı yaşayan insanlardan birisiydi. Evi mahallenin içinde orta halli manzarasını hiçbir zaman kaybetmedi. Fakat mürşit içtimai ahlak sahasında, derslerinin dışına katiyen çıkmıyor, fırkasının bir kısım ikinci, üçüncü derece adamlarının gösterdiği şahsi menfaat ihtirasları karşısında, sessiz sedasız kalıyordu. Onun bu sükutu, devrinin asker, sivil diğer diktatörleri için de devam ediyordu. “Gözlerimi kaparım. Vazifemi yaparım.” vecizesini mutlak bir disiplin ve itaat emri halinde evvela kendisi tatbik ediyor, gözlerini kapıyor, kendisine düşen vazifeyi en ufak bir ihmal göstermeden yerine getiriyordu!

 

Bu satırlarım, hiçbir zaman, filozof mürşidi, Birinci Dünya Harbi içindeki tavrından dolayı tenkit değildir. Sadece hayatının bir devrindeki görünüşünü yazıyorum. O senelerden uzaklaştıkça hadiseler, hareketler, sözler, sahiplerinin maksatlarını tam ifade eden manalarını alıyorlar. Zaten insanın ferdi ve içtimai hayatında sebep, vesile veya şahit bulunduğu bütün oluşlar, aynı değişmez kanununa tabiidirler. Bunların hakiki değerleri meydana getirdikleri med ve cezirler, dalgalanmalar, dedikodular dindikten, silindikten, sükunete kavuştuktan, bir kelime ile zamanın temizleyici eli tesirini gösterdikten sonra belli olur.

 

Şimdi soruyorum: Şayet mürşit kendisine düşen vazifeyi gözlerini kapayarak yapmasaydı, etrafının doğru yanlış çeşitli rivayetleri, yolsuzlukları, fenalıkları ile meşgul olarak onları düzeltmeye çalışsaydı muvaffak olabilecek miydi? Hayır! Bu takdirde büyük menfaat ihtilaflarının ortasına atılmış olacak, mücadelede belki de en yakın arkadaşlarından bile hıyanet görecekti. O zaman da asıl vazifesini yapamayacaktı. O, Türk Milletini Garp medeniyetine götürmek için yollar arıyordu. Bu yollar bulunduktan sonra, gördüğü fenalıklar kendiliğinden yok olacaklardı.

 

Tarihi bir hakikati itiraf ve ifade etmek lazım gelir:

 

Belki de Mürşidin böyle düşünmesi, böyle hareket etmesi sayesindedir ki İttihat ve Terakki devri ilim, sanat, tefekkür itibarıyla mümtaz vasfına hak kazanmıştır. Ondan sonra gelen devirlerin hiçbiri ilme, sanata, tefekküre layık oldukları yeri vermemişlerdir. Fikir ve kanaatleri itibarıyla İttihat ve Terakki’nin düşmanı sayılan şairler, filozoflar, muharrirler, ressamlar, Mürşid’in başında bulunduğu “Yeni Mecuma” etrafında toplanabilmişler, yanında samimi, emin bir sığınma yeri bulabilmişlerdir. Genç istidatlar onun açtığı kapıdan şöhret dünyasına geçtiler. Şiirde, aruzdan heceye atlayış, sahnede, orta oyunundan hakiki tiyatroya geçiş, tarihte, Osmanlı’dan evvel Türk Milletinin varlığını kabul, dinde, Kur’an ‘ ın tercümesi, batıl itikatlarla mücadele, ıslahat hareketleri hep onun Rehberliği ile oldu. Devrinin en kibirli, en azametli siyasi şahsiyetleri Mürşid’i gördükleri zaman, küçük bir çocuk gibi ellerinden öpüyorlar, öptüklerini de herkese göstermeye çalışıyorlardı.

 

Yine belki de Mürşid’in öyle düşünmesi, böyle hareket etmesi sayesinde, İttihat ve Terakki zamanında yapılmış içtimai hamlelerin şerefini, siyaset adamları, kendilerine mal etmek cesaretini gösteremediler ve bunlar bir devrin, bir partinin eseri olarak kaldılar!

 

Malta’dan serbest bırakıldıktan sonra doğru Ankara’ya geldi. Ankara, İttihatçıları esaretten, milli haysiyet icabı olarak kurtarmıştı. Fakat onlara karşı çekingendi. Anadolu’ya geçen diğerleri gibi Mürşid’e de fazla iltifat etmedi, doğduğu yere, Diyarbakır’a gidip oturmasını tavsiye etti. Türk Milleti, Garp Dünyası, geri ve ileri cemiyet meselelerinin kafasında birer müphem, fakat çok cazip mefhumlar halinde ilk defa belirdiği bu orta çağ şehrinde, şimdi ismi bütün Türk dünyasınca tanınmış bir alim olarak dönüyordu. Bu avdet onun hayatında yeni bir merhalenin başlangıcıdır. Diyarbakır ve etrafı şeyhler, hocalar, derebeyler diyarıydı. O da bu şeyhler, hocalar, hatta derebeyler arasında hakiki bir şeyh gibi üstüne oturacağı postu atabilirdi. Onun postu ceylan derisi değil, bir mecmua olacaktı. Şehirde mevcut yegane taş basma matbaada basılacak el içi kadar, ismi boyuna uygun bir “Küçük Mecmua”! O bu mecmuada, yıkılmış Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine geçmesi mukadder yeni Türk Devletinin fikir rehberliğine cesaretle başlayacaktı. Bunda muvaffak olmak için de, yine aynı samimiyetle, vaktiyle İttihat ve Terakki Fırkasının şeflerine karşı aldığı tavrı, tekrar göstermekte tereddüt etmedi. Milli Mücadele’nin başlarını birer kahraman olarak kabul ve ilan ettikten sonra asıl vazifesine koyuldu.

 

Burada bir noktaya işaret etmek yerinde olur:

Mürşit, Türk Milletinin daima kahramanlara hayran olduğunu, onların etrafında ve arkasında cihanın fethine koştuğunu, bütün Türk Tarihinin hemen hemen bu şekilde geçtiğini düşünüyordu. Meşrutiyet İnkılâbından sonra imparatorluğu ancak bir kahraman kurtarabilirdi. O halde Enver bir kahraman olmalıydı. Onu tereddütsüz kahraman olarak terennüm etti. İmparatorluk yıkıldı. Şimdi Türk milleti yeni bir kahramana muhtaçtır. Bu da Mustafa Kemal olacaktı. Enver için yazdığı şiirleri Mustafa Kemal için de hemen hemen aynen tekrar etti. Kendisi de daha evvel olduğu gibi bu sefer de devlet, cemiyet, fert, vatandaş olarak Türk Milletini, Garp Medeniyeti seviyesine getirmek için tutulması lazım gelen yolları gösterecekti. Diyarbakır’da çıkarmaya başladığı taş basması küçük mecmuanın vazifesi işte buydu.

 

Mecmuayı tetkik ediniz, Latin harflerinden soyadlarına kadar, Devlet telakkisinden Türk Dilinin ıslahına kadar, sonraları Atatürk’ün birer birer gerçekleştirdiği içtimai inkılapların nazari izahlarını makaleler halinde orada bulacaksınız. Mürşit bu işi yaparken “İslam Ümmetinden, Türk Milletinden, Garp medeniyetinden olmak” düsturunun, “İslam Ümmetinden olmak” kısmını biraz ihmal etmiş, fikirleri Türk’ün İslamlıktan evvelki tarihine çevirmek suretiyle hilafetin artık Türk Milleti için ehemmiyetini, manasını gittikçe kaybeden bir müessese haline geldiği düşüncesini, müphem bir şekilde ortaya atmıştı.

 

O bütün telkinlerinde eski Türk Tarihini, tezlerinin milli mesnetlerini bulmak için icap ederse kısmen tefsir etmekten çekinmedi. Fakat bu asla ilmi bir kusur sayılamaz. Türk Milliyetçiliğini uyandırmak, Türk’ü bütün şartlarıyla hakiki bir millet halinde taazzuv ettirmek için, 18. asırda Napolyon istilalarına karşı Alman milli şuurunun uyanması hedefiyle, Cermen tarihini tahriften korkmayan Alman mütefekkirleri gibi hareket edebilirdi. Küçük Mecmua’nın yazıları Ankara ve İstanbul gazete ve mecmualarının bazılarında aynen tekrarlanıyor, makalelerin tesiri bu surette memleketin münevver muhitlerine yayılıyordu.

 

Milli mücadele kazanıldı. Artık İttihatçılardan çekinmek için sebep kalmamıştı. Bir çokları gibi Mürşit’i de Ankara’da vazifeye, Maarif Vekaletinde kurulan ve azaları arasında Ağaoğlu Ahmet, Samih Rıfat gibi eski arkadaşları bulunan talim ve terbiye heyeti Reisliğine davet ettiler. Kendisine Hakimiyeti Milliye gazetesinin sütunları da açıldı. Bu sütunlarda, Küçük Mecmua’da elde aldığı bahislere, biraz daha genişleterek devam etti. Şimdi “Türk Devletinin esasları ne olmalıdır?” meselesi üzerinde fikirlerini yazıyordu. Fakat garip tezat! Bu mevzuda yine aynı gazetenin sütunlarında ortaya attığı fikirlerin tam aksi Ahmet Ağaoğlu tarafından müdafaa ediliyordu. Mürşit’e göre yeni Devlet, her şeyin esası olmalıydı. Hukukun membaı dahi ancak devlettir. “Hak yok, vazife var.” vecizesini, ittihatçılar zamanında da ortaya sürmüştü. Amma bu sefer bunu büyük bir şiddetle benimsemiş gözüküyordu. Mürşit’e göre milli iktisadı da askerlik gibi “Tıp mektebi”, “Mülkiye mektebi”, gibi devlet yaratacaktır. Sistemin daha sonra anayasada resmen kabul edilecek ismini de, “Devletçilik” diye koymuş bulunuyordu.

 

Ağaoğlu Ahmet ise yeni devletin tamamen liberal prensiplere dayanması lazım geldiğini yazıyor. “Türk Milletinin Garp Medeniyetine erişmesinin tek çaresi, bu medeniyeti meydana getirmiş olan serbest teşebbüs prensibinin samimiyetle kabulünden ibarettir” diyordu. Ona göre de ferdin hakları devletten evvel mevcuttur. Devletin vazifesi, bu hakları muhafaza ve müdafaa etmektir.

 

Bu iki tez, bu iki dost Halk Partisi’nin programını ve yeni devletin anayasasını hazırlamak için Gazi’nin Reisliğinde toplanan ilim heyetinde de çarpıştılar. Orada da Mürşit’in tezi galip geldi. Tatbikat onun taraftarı bulunduğu prensibe göre fakat gittikçe dejenere olarak tecelli etti.

 

İkinci Büyük Millet Meclisi’ne Diyarbakır Mebusu seçilerek girdi. Fakat bu yeni siyasi hayatına hevessiz başlıyordu. Kendisinde garip, yaşı ile mütenasip olmayan maddi, manevi yorgunluklar hissediyor, bazen günlerce devam eden şiddetli baş ağrılarından göz açamıyordu. Her zaman hareketsizdi. Fakat bu sefer bitap gözüküyordu. Her zaman konuşmaya başlayıncaya kadar durmadan terlerdi. Kendisini bu halde görenler onun şu meşhur adam olduğuna asla inanmazlardı. Vakta ki söze başlardı, muhatapları, dudaklarından tatlı bir sesin içinde bir vaiz üslubuyla dökülen fikirlerin cazibesine kapılıp saatler ve saatler dinlemekten usanmazlardı. Ama bu sefer sesler boğuk çıkıyor, fikirlerini zaman zaman perişanlığa kadar giden bir dağınıklıkla ancak anlatabiliyordu. Atatürk, Mürşit’in şerefine verdiği bir çay ziyafetinden çıkarlarken “bütün o eserleri, o makaleleri yazan hakikaten bu adam mı?” diye sormuştu.

 

Ne oluyordu? Mürşit’in ruhunda, kafasında büyük bir değişiklik mi husule gelmişti? Daha henüz çok gençti. Koskoca bir memleketin fikir aleminde bir yarı peygamber tesiri yapmış olan bu adam, elli yaşına varmamıştı bile.

 

Etrafında olanlar, dostları, talebeleri ondaki değişikliğin sebeplerini araştırırken, Mürşit, gizli hakikati bütün çıplaklığıyla idrak ediyordu. Bazen gözlerini kapayarak ilk gençlik senelerinin bir gecesini hatırlıyordu. Diyarbakır’daki evlerinde, yatak odasında karyolasının ortasına, bağdaş kurarak oturmuştu. Önünde, yanında ve arkasında kitaplar, kağıtlar, kalemler vardı. Petrol lambasının hafif ışığıyla aydınlanmış yüzü sararmıştı. Derin bir yeis, bütün benliğini kavramış, onu ıstırapların en korkuncu, etrafında manevi hiç bir değerin kalmadığını görmekten doğanın ıstırap, pençeleri altına almıştı. Mensup olduğu büyük milleti haksız yere maruz kaldığı ihmallerden, yaşadığı geri hayattan, içinde bulunduğu cehaletten kurtarmak için, ilk ve en büyük şartın istipdadın yıkılması olduğuna inanmıştı. Fakat bunu başarabilecek kuvveti ne kendinde, ne etrafında buluyordu. Elini yavaş yasttığın altına soktu. Oradan çıkardığı tabancayı şakağına dayadı, tetiği çekti.

 

O zaman beynine girerek orada kalmış olan kurşun işte onu otuz sene sonra öldürüyordu. Sanki o intihar dakikasından şimdiki feci baş ağrılarına kadar geçen müddet ve bütün hayatı, tetik çektiği anda görmeye başladığı bir rüyadan ibaretti.

 

Mürşit, idrak ettiği bu hakikati bir kere olsun söylemedi. Doktorlar hastalığın mahiyetini anladıkları zaman da iş işten geçmişti. Bir sabah İstanbul’da Fransız hastanesinin küçük bir odasında, kim bilir belki de hayalinde Diyarbakır’daki o gece, gözlerini ebediyen kapadı.

 

İstanbul halkı, Şeyhülislam Yahya Efendi’den sonra hiç bir tabutun arkasından, onun cenaze gününde olduğu kadar azametli bir sessizlikle yürümemişti.

 

s. 12-16 

EDE YAYIMCILIK

bilgi@edekitap.com
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız

Yorumunuzu Ekleyiniz