Almanca Öğrenmek
Bir dili öğrenmek bu kadar mı zor olur yahut ben mi yaşlandım? Düşünüyorum da bildiğim diğer dilleri nasıl öğrendim? Ben Sırpça ve Arnavutçayı Prizren’de, sokakta öğrendim, oynarken. Çok uluslu bir ortamda doğar ve büyürseniz birkaç dille büyüme şansına sahipsiniz. E nasıl öğrendiğinizi de bilmezsiniz diye yazacaktım fakat aklıma yeni nesiller geldi. Neden mi?
Düşündüm de şimdi sokakta oynayan çocuk yok. Tüme varım bir düşünce ile hareket edersek eğer, yeni nesillerin çok uluslu ortamda doğsa bile aynı yerde yaşadığı, farklı dili konuşan komşusunun dilini öğrenmesi zor. Öğreneceği dil, internet dünyasında yer alan, kısaltmalarla dolu İngilizce olabilir bir tek. Benim de böyle bir dille konuşurken belli bir kronolojide gitmeyen sohbetlerim oluyor. Nerden başlayıp sohbeti nereye getirdiğime ben de hayret ediyorum bazen.
Konu benim Almanca öğrenmemdi. Yıllar önce, 2003 yılında, bir kaç ay çok da düzenli katılmadığım bir kursla başladım, Almanca öğrenmeye. Dili sevdiğimden ve merakımdan değil. Eşimle tanışmıştım ve dilini öğrenmek istedim. Her ikimiz de konuşurken üçüncü dili, İngilizceyi kullanıyorduk çünkü. Bu arada ben İngilizce de biliyorum. Evet, okulda okuduk fakat İngilizceyi ben, televizyondan öğrendim. Yugoslavya’da neredeyse tüm yabancı yapımlar alt yazılı verilirdi. İngilizceyi de sokakta öğrenir gibi öğrenmiştim. Çünkü ben televizyon çocuklarından biriydim. Günde kaç saat televizyon karşısında dikilirdim, bilmiyorum. Hep, eskiden televizyonsuz ne yaparlardı diye düşünürdüm. Savaş bunun da cevabını verdi, kendi şartlarıyla. Savaştan sonra elektriksiz yaşamayı öğrendiğimde, televizyonsuz hayatın nasıl olduğunu da öğrendim.
Eh, işte o İngilizceyle değil de eşimin diliyle konuşabilmek için öğrenmeye başladım, Almancayı. Türkçedeki “Ali topu tut” misali cümleleri, çok konuşamasam da anlar olmuştum. Sonra kendi başıma da okudum, çalıştım. Azıcık daha öğrendim. Gel gelelim, Almanya’ya taşınmam gerektiğinde, üçüncü dünya ülkesi vatandaşı olarak tanımlandığımdan, ortama daha kolay alışabilmem ve medeni dünyayi anlayabilmem için Almanca öğrenip, Goethe Enstitüsü’nden belge almalıydım! Ben önce hayır, öğrenci olarak gideyim, ne de olsa İngilizce biliyordum, boyun eğmeyeyim demiştim ki İngilizceden de Toefel lazımdı, öğrenci olabilmek için. Bu da başka bir sınav demekti. Durum böyle olunca ben de paşa paşa kursa hazırlanmaya karar verdim. On günlük, hızlandırılmış bir sınava hazırlık kursu aldım. Kurs almak istediğimde, birkaç yere sordum. Böyle bir işte bile nasıl büyük oyunlar oynandığına bir kez daha şahit oldum. Anlatayım…
Bir gün amcamın oğlu geldi ve mahallelerinde kurs veren birileri olduğundan bahsetti. Hatta mahalleye yeni taşındıklarını ve kısa zamanda mahallede dört evi satın aldıklarını eğer istersem kursa başlamam için konuşacağını söyledi. Tamam dedim ve kararlaştırdığımız bir gün, ben amcamlara gittim. Komşuya geçtik, kursla ilgili bilgi alacaktık. Kurs hakkında bilgi veren kişi, “Biz aslında kurs vermiyoruz, sınava hazırlıyoruz. İki haftanın sonunda sınavı geçeceğinize garanti veriyoruz. Vizeyi de alacaksınız. Elçilikte tanıdığımız var. İki hafta için iki bin ücret ödeyeceksiniz, fakat komşu olduğunuz için bir şeyler yaparız” dedi.
Benim de araştırmacı gazetecilik duygularım kabardı, kartlarını aldım ve gidip hemen, o zaman komiser olan nişanlıma gönderdim. Elçilikte onlarla çalışan kimdi, acaba? Araştırılırdı, belki? Sonra elçilikte çalışan bir tanıdığımıza da o kursun kartını verdim. Ben şimdi Almanya’dayım fakat henüz bir gelişme olduğunu duymadım. Aynı tas, aynı hamam işler devam ediyor. Birileri kısa sürede kişi başına iki bin avro almaya hâlâ devam ediyor.
Neyse, ben size sınavı anlatayım. Sınav da, ne sınav! Ben Haziran için randevu aldım. Gidip kaydımı yaptırdım, ardından da bankaya para yatırdım. Sanırım elli beş avroydu. Sınavın yapılacağı gün işten çıkıp, koşa koşa Priştine’deki binanın önüne geldim ve beklemeye başladım. Sınav salonuna adlarımızın okumasıyla alındık. Sınava girenler, birçok kez katılmış, bu konuda uzmanlaşmış ama bir türlü sınavı veremeyen; Almanya’da işçi olarak çalışan eşlerinin yanına gitmek isteyen ve çoğunlukla yüksek eğitimi olmayan hanımlardı. Çoğu katıldıkları kurs arkadaşlarıyla, topluluk olarak Priştine’ye gelmişti. Ve yanlarında hiçbir şey yoktu, pasaportları dışında. Ben ise Prizren’den işyerimin olduğu Priştine’ye sabah gelmiştim, yağmur yağabilir diye çantamda şemsiye, okuduğum kitap, almanca ders notları, cüzdan, hırka falan kocaman bir çantayla. Neyse binanın içine alındık.
Goethe Enstitüsünün Selanik şubesinden gelen bir Alman, kuralları, şartları, anlattı; çevirmenler de çeviri yaptı. Saklambaç oynar gibi olacaktık, önüm arkam sobe falan. Bir yana dönmeyecektik, kimseyle konuşmayacaktık. Telefonlarımızın pilini çıkartmamız gerekiyordu; masa üstüne koyacaktık, bir tarafta telefon diğer tarafta pil duracaktı. Telefonlar tek tek bir çantaya toplandı ve dışarı alındı. Sonunda sınav “dinlemeyle” başladı. Yüze yakın kişiydik, sınavda. Dört gözlemci vardı. Dinleme bitince, yazılı sınava geçtik. O da bitti. Sınav benim için zor geçmemişti. Sınav sonunda erkekler başka bir salona alındı. Kontrol yapılacaktı.
Geç olmuştu ve Priştine’den Prizren’e dönmek için otobüs yoktu. Sınavda başı örtülü iki genç kadın görmüştüm. Sınav sonunda erkekler dışarı alınınca hemen yanlarına gittim ve Mamuşa’dan mı geldiniz, diye sordum. Mamuşa, yaşadığım Prizren kentine yakın, Türklerin yaşadığı küçük bir yerleşim yeriydi. Evet, Mamuşa’dan gelmişlerdi ve onlarla birlikte Prizren’e dönebilecektim. Derken, sınavdaki gözlemciler yerlerimize oturmamızı istediler. Baktım, sınavda oturduğum yere başka biri oturmuş. Ben de en öndeki sandalyeye oturdum, kontrol bitince hemen dışarı çıkarım, diye.
Gözlemciler kontrole hazırlanmaya başladı. O da ne? Eldiven takıyorlardı! Neyin nesi diye sordum. Vücudumuz aranacaktı! Bu bizleri aşağılama değil mi? Ve o andaki duygularımı kelimelere dökmem mümkün değil. Tabii çantası olan ben, her şeyi boşaltmalıydım. Sonra vücudum arandı… Bir şey yoktu, temizdim!… Fakat herkes kontrol edilmeden çıkamazdım. Off!… Tüm aksilikler de sanki beni bulmak zorunda! Odada bir kadın kontrol edilirken yere bir verici düşmez mi! Kalın, kalem gibi bir şey. Gözlemci, o kalemin o bayandan düştüğünü görmediğini iddia edip, kimin olduğunu sormaya başladı. Cevap yok. Cevap verene kadar buradasınız diye, tehdit etmeye başladılar. Sonra da gidip, Alman sorumluyu çağırdılar. O da sordu, tehditler savurdu ama çıt yok. Sonra sandalyelere falan baktılar ve benim ilk oturduğum yere yakın, kalorifer peteğinden ikinci bir verici çıktı. Ay, nasıl fena oldum… Ama yine cevap veren olmadı, kime ait olduğuna ilişkin.
Dakikalar, saatler geçti. Tek tek dışarı çıkıp, acaba kimden şüphelendiğimizi Alman Beye anlatmalıydık! Kimden şüpheleneyim? Kimseyi tanımıyordum ki! Ve iki saat sonra gidebilirisiniz, dediler. Bir saat sürmesi gereken sınavda biz üç saate yakın kaldık ve ancak gece on birde eve varabildim.
İki gün sonra sözlü sınav vardı ve yine vücut kontrolü falan gibi anlaşılmaz uygulamalara maruz kalmıştık. Neyse ki sınav iyi geçti. Fakat ilk sınav iptal olmuştu ve yeni sınav için başka bir gün gelmeliydik. Bir sonraki sınava elçilikte görevli Alman polisi de katıldı. Suçlu kimdi, bilemiyorum ama benim olmadığımı biliyordum. Hadiseli geçen sınavdan aldığım puan yüz üzerinden doksan sekiz. Tüh! İki hatam olmuştu ama bir daha o ortama girmeye asla tahammül edemezdim. Sadece altmış alıp şu vizeyi almak istiyordum, o kadar.
Almancaya başladığım andan itibaren savaştığım ve az çok bu dili tanıyanların bildiği belirli tamlamalar ile halen savaşmaktayım. Der, Die, Das! Her nesnenin cinsiyeti oluyor, Almancada. Çok ta belirli bir kuralı yok, belki de ben öğrenemedim henüz, hangi nesnenin hangi cinsiyete ait olduğunu. İşte bunları bilmiyorsanız, cümleyi doğru düzgün kuramıyorsunuz. Allah’ım! İsmin hallerini doğru düzgün kullanamıyorsunuz ve sizin aslında “yabancı” olduğunuz hemen belli oluyor.
Almanya’da yaşayan Türk komedyen Bülent Ceylan, tüm belirli tamlamaların D olmasını önermişti, bir gösterisinde. Ah, keşke olsa… Aslında uzak değildim, nesnelerin cinsiyetinin olmasına. Sırpçada da aynı kural var ve çocukken öğrendiğimizde nasıl oluyor bilmiyorum, her şey yerli yerinde oluyor. Şimdi aklıma ilkokulda, Sırpça dersinde, nesnelerin cinsiyetini karıştıran, dili bilmeyen arkadaşlarım geliyor. Tuhafıma giderdi, nasıl oluyor da bilmiyorlar, diye. Ya mahallelerinde Sırp yoktu ondan ya da benim gibi çok televizyon izlemiyorlardı. O zamanlar televizyonun dili Sırpçaydı ağırlıklı olarak. İşte şu an ben onların durumundayım ve onları daha iyi anlıyorum.
Almanca çok zor… Hem sevdiğim bir dil de değil… Kaba aslında… Sonra cümle yapısı da dilime çok ters geliyor; hep yüklemle öznenin yerini değiştiriyorum. Benim cümlem daha anlamlı geliyor kulağıma. “Ben, kendim, kendimi, arkadaşlarımla buluşturuyorum” o cümlelerden biri! Henüz altı hafta oluyor kursa başlayalı.
Alman Devleti, Almanya’da yaşamak isteyen yabancılara “entegrasyon” kursu veriyor. Dil, bir de yanında Almanya’da hayat, tarih gibi dersler veriliyor. Bazı günler kendimi okulda başarılı olmayan ilkokul çocuğunun eve dönüşünün aynısında buluyorum, ben bir şey bilmiyorum! Bazen de az çok bir şey bilmenin bende yaşattığı mutlulukla, oh be!, diyebiliyorum… Eğer Der, Die, Das’ı çözersem bir gün, belki, Almancayı öğreneceğim…
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız