İÇİNDEKİLER

Batıya Yolculuk

Süreyya Çetin
mediha yarımhoroz

Batıya Yolculuk

Aman kalkayım da Avrupa’nın şu şu yerine gideyim, göreyim diye hiçbir zaman hayallerim olmadı. Beni daha çok doğasının güzel olduğu yerler çekiyor, yani Batı Avrupa da fena demiyorum tabii ama sıcağı sevenlerdenim.
Neyse Avrupa’ya gitme girişimim bir grup arkadaşla birlikte davet edildiğimiz bir konferans içindi. Ben de gazeteci olarak davet edilmiştim. Gideceğimiz ülke İsviçre’ydi. Seneyi tam hatırlamıyorum ama 2000’li yılların ilk on yılının ortalarına doğru olduğunu tahmin ediyorum.

 

Arkadaşlarımdan biri bir BM programında çalışıyor, okumuş biri. Diğeri öğrenci ve davet edildiğimiz konferansı örgütleyen grubun Kosova temsilcisi. Bir öğrenci ve bir diğeri de aynı topluluğun bir başka üyesi. Kar kıştı, hatırlıyorum. İlk önce Priştine’deki elçiliğe gidip randevu almamız lazımdı, vizeye hangi gün başvurabiliriz, diye. Sabah erkenden gitmemiz lazımdı. Çünkü İsviçre’de işçi olarak çalışan çok sayıda Kosovalı vardı ve elçilik hep kalabalık olurmuş. Prizren’den arkadaşımızın para biriktirip alabildiği klimasız, ikinci el, eski bir Golf 2 marka arabasıyla sabah yola çıktık. Priştine’ye erken ulaşıp elçiliğe yakın bir yere arabayı park ettik. Ve elçilik önündeyiz, kuyruk oluşmuş bile. İyi ki çok kalın bir mont giymiştim. Ne kadar beklediğimizi hatırlamıyorum ama üşüyebilecek kadar uzun bir süreydi. Kordonlarla belirlenmiş labirent gibi kuyrukta dolana dolana kapıya kadar geldik. İçeri alındık ve sıra bize geldiğinde derdimizi anlatıp davetiyemizi gösterdik. Davetiye onlara ulaşmamışmış. Ama ne ise belgeleri verdiler. Bir hafta sonra belgeleri ve istenilen evrakları tamamladığımızda gelip başvurabilecektik yine. İşin en kestirme yolu, galiba, elçilik karşısında küçük barakalarda ekmek parası çıkarmaya çalışan form dolduran ve tercüme işlerine bakan kişilerdi. Öyle de yaptık. Dolduruldu belgelerimiz, istenilen evraklar bize anlatıldı ve Prizren’e geri döndük. İstenilen belgeleri tek tek yazamam her halde, unutmuşum, ama büyükçe bir dosya oluşturdu. Gazeteci olarak kurumumdan birkaç yazı almalıydım: izin yazım, sonra sözleşmem, neden gittiğime dair belge falan. Bunun dışında belediyeden doğum belgem, kimlerle beraber ikamet ediyorsam onu teyit edecek bir belge, tabii onu alabilmek için evdeki herkesin doğum belgesini de çıkartmak gerekiyordu, sonra sicil kayıdı da istendi galiba, sağlık sigortası yapmamız gerekiyordu, bankadan altı aylık hesap durumumuz…

 

Bir hafta sonra yola koyulduk, gittik. Yine aynı sıra falan, içeri bir girdik meğer vergi dairesinden vergilerimizi ödediğimize dair belgeyi almamışız. Barakadakilerin suçuu… Söylemediler ki… Hay Allah… Elçilikteki memur öğlene kadar vaktiniz var deyip bizi gönderdi. Uhh, Priştine’deki koşturmacamız başladı. Ben işe gittim, sözleşmemin kopyasını aldım sonra vergi dairesinin nerede olduğunu öğrendim oraya koştum. Gittim gerekli belgeleri doldurdum, teslim ettim vergi dairesine, bir de durumun acil olduğunu belirterek… Memure kadın baktı ki ne görsün: iş yerinden aldığım sözleşmemde müdürün imzası yok. Yalvar yakar, kadın tamam, dedi fakat faksla göndermem gerekecekti. Tamam dedim ve hemen arkadaşları bulmaya gittim onlar da kendilerinin vergi dairelerini bulmaya çalışıyorlardı. On ikiye doğru hallettik, gittik, teslim ettik. İki hafta sonra sonuç belli olacaktı. Priştine’de çalışan arkadaşımız almaya gidecekti pasaportları.

 

Gün geldi çattı, telefon geldi: vermemişler. Hatta pasaportumuza vizenin iptal edildiğine dair bir siyah mühür de eklemişler. Neden diye sordum? Hepimiz gençmişiz ve Avrupa’ya iltica edebilirmişiz!.. İşte o gün, ben bir daha hayatta Avrupa’ya gitmem demiştim…
Ne yazık ki gittim.
Hem de ne gidiş. 2009 yılının sonuna doğu Almanya’ya gidecektim. Nişanlımdan davetiye mektubum gelmişti. Gerekli olan formları çıkarttım internetten, doldurdum, tüm gerekli belgeleri hazırladım. Yineee kocaman bir dosya oldu. Bir tek annemle babamın nikâhını sormamışlardı, biz öyle deriz. Hakkımdaki her türlü bilgiye sahiplerdi. Kasımdı, aldım belgelerimi elime, otobüsle Priştine’ye gittim. Priştine içinde elçiliklerin olduğu semte giden toplu taşıma aracı yoktu. Taksiciler de elçiliklere gidenleri iyice soyuyordu. Bir kişiyle ortak bindiğimiz taksici kişi başı 5 Avro istedi. Oysa Prizren-Priştine arası 70 km yolu, üç Avroya gelmiştim. Ne yapalım, taksiye bindim, gittim.

 

Elçiliğin bulunduğu sokak çok geniş değil. Elçilik binası yüksekçe bir yapıydı. Binanın ön tarafına ek bir bina yapılmış tek katlı, işlemler orada yapılıyor. Bu tek katlı bina da yolun tam yaya geçidine kadar geliyor. İçeri girebilmek için yolun karşı tarafında beklemek lazım, aradan arabalar geçiyor falan, bir de tabii, içerden çıkıp isimleri çağıran memurdan adınızı söyleyip söylemediğini duymanız lazım. Bekledim, bekledim, içerden çıkan yok. Bir zaman sonra içerden çalışanlardan biri çıktı, bu kişiler insanları düzene sokmak, isimleri çağırmak falan gibi işlerle görevliler. Vize işlemlerine genelde Kosovalılar, yerel çalışanlar bakıyor. Bu kişiler de bekçi ya da polislerin giyindiği gibi, gri pantolonlu, lacivert kazaklı ve kendi aralarında, bak biz ne kadar Almanız havaları ve edasıyla Almanca konuşuyorlar, sırada bekleyen biz kuzulara da hava atıyorlardı. Bir yolunu bulup, görevlilerden birine belgelerimin olduğunu ve teslim etmek istediğimi sordum. Ah meğer ben randevu almalıymışım önce! Öyle mi… nasıl? Bir kaç adım ötede binanın diğer ucunda bir camı gösterdi. Yanında bir düğme vardı. Zili çalıyorsunuz ve konuşmanızı yaptığınızda içerdeki sizi duysun diye delikli bir bölme vardı. Bastım düğmeye, derdimin ne olduğunu söyledim. Hoooop, önüme bir çekmece açıldı. Yüzünü görmediğim ve sesini de uzaktan duyduğum canlı olup olmadığından şüphe ettiğim içerdeki kişi açmıştı çekmeceyi. “Belgelerini buraya koy” dedi. Belgeleri çekmeceye yerleştirdim. Çekmece yine içeri elçilik binasına doğu girdi. Bekledim. Çekmece yine açıldı, iki hafta sonra başvurabilirsiniz diyen bir ses, bir kâğıdın konulduğu çekmeceyi bana gönderdi; üzerinde tarih yazılıydı. Belgelerim olsa da veremezdim, iki hafta sonra gelmeliydim.

 

Şaşırdım ama neyse demek böyle olmalıymış dedim ve iki hafta sonra başvurmak üzere yine geldim. Belgelerim hazırdı. Hazırlanan belgeler aşağı yukarı yüz Avro tutuyordu ve bir de elçilikte otuz beş Avro vize parası ödemem lazımdı. Toplam yüz otuz beş Avro. Buna bir de yol masraflarını katınca biraz daha yükseliyor. Kosova’da o dönemde doktorlar aşağı yukarı 250, öğretmenlerse 200 Avro maaş alıyordu.

 

İki hafta sonra, soğuk bir kış günü, abartmıyorum ama yüz kişinin beklediği caddenin karşı tarafında, elimde belgelerimle beklemeye başladım. Kapı her açıldığında içerden çıkan memura yanaşan herkes gibi ben de belgelerimin ve randevumun olduğunu söyledim. Aldı, baktı: evet, listedeydim. “Tamam, bekle,” dedi. Sıraya girdim, bekledim. Bir tek ben genç sayılırdım kuyrukta. Genelde Almanya’da çalışan ya da yaşayan evlatlarını ziyaret etmek isteyen yaşlı teyze ve amcalar vardı.
İsmim çağırıldı nihayetinde. İçeri girer girmez kontrol başlıyor: önce çanta bir tarafa sen bir tarafa. Kontrol cihazından geçmen lazım, metal bir şey olmamalı üstünde. Telefonu da kapatmak lazım. Sonra bir baktım, salon kocaman, iki ayrı sıraya dörder sandalye yerleştirilmiş. Turist vizesi mi alacaksınız, şuraya oturun, diyor, bekçi kılığındaki yüksek mevkide olduğu kompleksine kapılmış olan zavallı çalışanlardan biri. Yok eğer iş adamıysanız başka sıra, eşinizi ziyarete gidecekseniz başka sıra.

 

Son sıraya oturdum, yanıma da başka üç kişi oturdu. Arka arkaya, dörder dörder sıralanmış kaç sıra olduğunu bilmiyorum ama öndeki, vizesi için gerekli olan belgeleri teslim etmeye kalktığında tüm sıralardaki herkesin yerinden kalkıp bir sonraki sandalyeye oturması gerekiyordu. Şaşırdım kaldım. Aşağılanıyorduk. En kötüsü de, bunu yapan tüm çalışanların kendi vatandaşlarımız olmasıydı ki, çok acı vericiydi. Kendileri belli ki bir dönem işçi ya da kaçak olarak Almanya’da bulunmuşlar. Kosova’ya dönünce de elçilikte iş bulmuşlardı ve kendilerini, vize almak isteyen bu zavallı dil bilmez bizlerden üstün tutan bir havaları vardı. Soru sormak nerede ise mümkün değil. Neyse, kalka otura ilk sıraya geldim. Camekânın ardında kulaklık takmış kadının talimatını anlayabilmem için duvarda asılı duran ahizeyi kulağıma dayamam gerekiyordu. Holivut filmlerindeki gibi. Dokunulmazlar ve biz. Elimdeki belgeleri çekmece yardımıyla diğere tarafa gönderdim. Ardı arkasına sorular soruldu ve tam olarak hatırlamıyorum ama sanırım bir hafta sonrasına randevu verildi. Vizenin verilip verilmediğini o gün anlayacaktım.

 

Aradan zaman geçti ve randevu tarihinde, yine soğuk bir kasım gününde elçilik binasının karşısında bekleyen yüz kişilik kalabalığa katılıp, vizemi beklemeye başladım. Emindim, vize verilecekti. İstenilen her belgeyi teslim ettim ve davet eden de bir Alman’dı. Elçilikten elinde bir kâğıtla çıkan görevli, sırayla birkaç ismi çağırdı. Çağırılan kişiler elçilik binasının olduğu cadde tarafına geçebiliyor ve sıraya giriyordu. Sokağa doğru açılan çekmeceden pasaportları veriliyor, ondan önce de isimleri okuyan görevli müjdeyi veriyordu. Bir saati aşkın bekleme sonrasında sıra bana gelmişti. Görevli, vize talebimin reddedildiğini söyledi. Önce şaşırdım. Pasaportumu aldım. Yürümeye başladım. Yeniden incinmiştim. Hemen nişanlımı arayıp ağlamaklı bir sesle anlatmaya çalıştım. Verilmeme sebebi belirtilmemişti…

 

Nişanlım da hemen elçiliğe bir şikâyet mektubu gönderdi ve izah edilmesini istedi… Resmi bir açıklama gelmedi fakat elçilikte çalışan biri, iş sözleşmemin bir yıllık olmasının sebep olduğunu söyledi.

 

Aradan iki ay geçti, elçilikten telefon geldi, vize için gelebilir misiniz diye. Gittim ama aklımda yeniden aynı işlemlerin ve davranışların tekrarlanma korkusu vardı… Neyse ki elimdeki aynı belgeleri teslim etmem yeterliymiş. Belgeleri verdim ve bir saat sonra pasaportumu geri iade ettiler, içerisinde bir aylık vize mevcuttu…

 

Merak ediyordum, nasıl oluyor da aynı ben, aynı belgelerle vizeyi alabilmiştim. Meğer nişanlım, yazdığı şikâyet mektubunda ayrımcılık yapıldığına dair ağır ithamlarda bulunmuş, yapılanların Alman anayasasına aykırı olduğunu ve konuyu medyayla paylaşacağını ileri sürmüş…
Tehdit işlemişti…
Ama bu seferlik…
Bir sonraki başvurumda, elçiliğin yerel çalışanları beni sorun çıkaran kişi olarak adlandırmış ve yeniden vize talebime zorluk çıkarılmıştı: Almanya’dan geri döndüğümde elçiliğe gelip, döndüğümü ispatlamalıydım…
Damgalanmıştım…

Mediha Yarımhoroz

mediha.yarimhoroz@edekitap.com
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız

Yorumunuzu Ekleyiniz