İÇİNDEKİLER
Yılkı Atı - EDE YAYIMCILIK
25606
post-template-default,single,single-post,postid-25606,single-format-standard,stockholm-core-2.1.6,select-theme-ver-7.5,ajax_fade,page_not_loaded, vertical_menu_hidden,menu-animation-underline,side_area_uncovered,,qode_menu_,qode-mobile-logo-set,wpb-js-composer js-comp-ver-6.5.0,vc_responsive
Title Image

Yılkı Atı

Abbas Sayar
Abbas sayar

Yılkı Atı

Türk halk öykülerinin, dudaktan kulağa ve süzüle süzüle gönüllere ulaştığı dönemlerindeki gibi saf ve içten anlatımla yapıtlar veren Abbas Sayar 1923-1999 yılları arasında yaşadı.

 

İçinde bulunduğu toplumun gerçeklerini, sorumlu bir aydın bakışıyla yazıya aktardı.

 

Öyküleri, küresel egemenlerin istediği türden konuları temel almamasına karşın, basılabilme şansı buldu.

 

Yılkı Atı, zorlukları, güçlükleri üreten düzen içerisinde Türk halkının var olma çabasını, başka canlılarla paylaştığı doğal çevrede dayanma direncini, atlar üzerinden anlatan bir öykü.

 

TRT Kurumunca, 1974 yılında, yönetmen Avni Küpeli yorumuyla televizyon filmi biçiminde ve siyah beyaz çekilen Yılkı Atı, yayıncılığın henüz küresel sermaye çevrelerince bütünüyle ele geçirlemediği dönemlerde, ilgiyle izlenen bir yerli yapımdı.

 

Anılarda Yumak Yumak, Can Şenliği, Çelo, Dik Bayır, El Eli Yur, El De Yüzü, Noktalar, Şiirler, Yılkı Atı, Yorganımı Sıkı Sar, Yozgat Var, Yozgatlı Yok adlı kalıtları, Türk okuyucusu için bir dönem Türkiyesinin belgesi niteliğinde betikler olarak ilgiyle okunuyor.

 

Yılkı Atı'ndan

 

“Hıdır Emmi ve oğlu gün boyu ve gece yarısına dek kısrağı sık sık yokladılar. Kaynamış saman soğudukça değiştirdiler. Kepek kavurup çorba yaptılar. Leğenle önüne koydular. İçirtmeye çalıştılar. Doru içmedi. Kızarmış gözleri yarı yarıya açılıyor, sonra kapanıyordu. Kıpırdamayı canı istemiyordu.

Ertesi sabah Hıdır Emmi ahıra daldı. Kendi hayvanlarına göz atmadan Kısrak’ın yanına geldi. At, yine yatıyordu. Elindeki idare lambasını başına yaklaştırdı. Yüzünü aydınlattı. Soluk alışı biraz olsun canlanmıştı. Süreli buhar, nefes borularını kısmen olsun açmış, soluk alışı kolaylaşmıştı. Sevindi.
– Cansız yumurtaya can veren Rabbim, dedi. Senden umut kesen kafir.

Hastalık iki günde Doru’yu temelli deri kemik etmişti. Yanakları, göz kıyılarının derileri sıyrılmış, kırmızı kırmızı yaralar çıkmıştı ortaya…
-Bir iyi ol kadersiz, bir iyi ol… Bir haftada ceylana dönersin sen… Eskiler ne demiş? At yedi günde, it yediği günde…

Kuşluk vakti kepek çorbasını ısıtıp yeniden getirdiler. Atın başını kaldırdılar. Doru, çorbayı önce kokladı.Sonra yalar gibi dilini çorba içinde birkaç kere oynattı. Baba, oğul sevindiler.
– Doru paçasını ecelin elinden kurtardı, dediler. Her işin çıkarsız olanı güzeldir. Huzur ve haklı
mutluluk çıkarsızlıktan doğar. Hıdır Emmi’nin sevinci peşinden gelen mutluluk da bu yüzdendi.

Kısrak iki gün yattı. Her geçen saat iyileşme belirtileri artıyordu.
Üçüncü gün ön ayaklarını karnına doğru çekti. Oturma düzenine geçti. Başını kaldırdı. Birkaç kez kalkmaya çabaladı. Kalkamadı. Ama, önüne konan kepek çorbasını içti…
– Eeee, dedi, Hıdır Emmi. Bununla geçmiş olsun kadersiz yilkılık, zavallı Doru. Hıdır da sayende Allah indinde makbul bir iş yaptı. Gönlü ferahladı. Daha misafirliğin bitmedi haaa…. Dipdiri olsan da bu günlerde yine bırakmam seni… Görmüyor musun havayı? Yine poyraza döndü yel, yine gavur gibi ciğere işlemeğe başladı. Tipi ha geldim, ha geliyorum der. Bu havada yazı yaban senin işin değil. Bu iş, dağ gibi yılkılığın işi, sırtı pek atın işi…

Doru kısrak dördüncü günü önüne konan otu, arpa kırmasını yedi. Soluğu derinleşmiş, sıcaklaşmıştı. Gözlerindeki kızartı geçmiş, göz akı yeniden görünmüştü. Başı dikti. Gövdesindeki güçsüzlük sona ermişti.

Öğle üzeri birden silkindi.. Rahatlıkla ayağa kalktı. Tüylerine yapışan saman parçalarını temizlemek ister gibi üstüste silkindi. Başını musula uzattı. Yiyecek bir şeyler arıyordu. Hafiften debelendi. Sağındaki öküzlere, ineğe, merkebe bir göz attı. Yavaştan kişnedi.

İkindiye dek ahıra gelen olmadı. Dışarda yine kar atıştırmaya başlamıştı. Acı yel kapı altından ahıra girdi. Az sonra da kabadayı ıslıkları duyuldu.

Hıdır Emmi Doru’yu ayakta görünce yeniden çocuklar gibi sevindi. Başını okşadı. Eliyle gövdesini temizledi. Musula saman koydu., ılık su getirdi.
Kısrak, istekle suyu içti. Yeniden silkindi, başını musula soktu.
Hıdır Emmi, atın yiyişini seyretti.
– Ben sana tipi ha geldi, ha geliyor demedim mi? Bakma Emmi’nin bu perişan haline… Emmin de at gördü, meydan gördü… Emmi kendi hanesinde değil… Kuvay-ı Milliyede, harpte. Süvariydi Emmin. İyi ata biner, iyi silah kullanırdı. Bir al atı vardı beylik… Yavrusu gibi bakardı. Büyük Taaruz’da o atınan bindirdi Yunan’a…İzmir’e dek o atınan kovaladı Yunan’ı… Terhiste nasıl öptüm yavrumu, nasıl kucakladım al’ımı… Bak gözümün önüne geldi cümle olanlar… Sonra döndük köye. Ağam ölmüş, dam uçmuş. Bir gözü ağrıklı ana, bir karı, bir yedi sekizinde çocukla kaldım ortalarda… Aha, şu ahır sekisinde kışladık bu yıl… Derdin ne, ağrın ne diye soran olmadı. Çok çekti Hıdır Emmin kadersiz kısrak. Bir dünya yüzü görmedi. İstedim bir atım olsun. Olmadı. Kırk yıldır ucu ucuna denk getiremedim. Oğul, uşak çoğaldı. Bir karnımızınan başa çıkamadık. At almak nerde? Zabın öküzlere kul köle olduk. Eşşek koştuk dövene. Şu öküze bak şu öküze.. Şu deriye, şu kemiğe can gelecek de Hıdır bahar hergine çıkacak… Ee, Allahtan umut kesilmez. Baharı bulsun da gerisi kolay. Bıldır çektiğimizi bu yıl da çekeriz, olur biter. Tanrı ahiretimizi kara yazmasın.
Hıdır Emmi tımar eder gibi eliyle kısrağı sürekli okşadı. Kendi kendine bir zaman konuştu. Sonra hayvanların yemine baktı, altlarını temizledi.

Akşamla birlikte azgın fırtına köyü sardı. Dumanlar yine odalara dağıldı. Evlerin dirliği kaçtı. Er saatte ocaklarını söndürenler yorganlarını başlarına çektiler.

Yel sabaha dek ıslık çaldı, uludu. Karlar kuytu buldulkları sokak başlarına dağlar gibi yığıldılar.

Fırtına hızını kesmeden iki gün devam etti. Herkes sanki evinde hapis olmuştu. Su için zor bela dışarı çıkılıyordu.

Bu iki gün Kısrak’ın kendisine gelmesine yetti. Karnı doymuş çingene gibi gözü yoldaydı. Yabancı bir yerde olduğunun farkına vardı. Deşinmeye, kişnemeye başladı. Huysuzlaştı. Ahır kapısı açılır açılmaz kapıya bakıyor, kişniyor, yuları geriyordu.
– Kızım, yavrum, anladı Hıdır Emmin.. İyileştin.. Gayrik gözün yolda olur. Kişnemen, huysuzlaşman bu yüzden… Emme dışarılar senin bildiğin gibi değil… Kış, kıyamet… Her yönde yer gök bir oldu. Çakal uluyup durur. Allah bilir oyadaki yılkılıkların halını… Bir kurban vermedilerse iyi… Canavarlar azgın, canavarlar zalim… Hava açmadıkça yolun kapalı. Bir çuval inciri berbatlayamam, bunca emeğimi yele sele veremem. Sen keyfine bak. Bu hava böyle sürüp gidecek değil ya… Kara yelin de çalımı bozulur. Rüzgar döner, hava ılır… Bir bakarsın güllük gülüstanlık her bir yön… O vakit sen sağ, ben selamet… Rabbim sana da baharı buldurur. Merhametsiz sahibin seni arar. Yeniden dönersin köyüne. Gücün kadar işe sarılırsın. Seneye Allah kerim. Yine bu yanlara gelirsen Hıdır Emmini unutma…”

 

EDE YAYIMCILIK

bilgi@edekitap.com

Bizler hikaye anlatıcılarıyız. Bu bizim genlerimizde var. Görkemli öykü anlatımı ilgi çeker, yaşam tarzlarını tanıtır ve ortak ruh yaratır. Binlerce yıldır birike gelen öykülerimizi, yaygın iletişim alanları için yeniden tasarlarız. Özüne uygun geliştirir, etkileyenleri göz önünde bulundurarak güncelleriz. Biz, EDE’yiz. Değer üretiriz.

Okur Görüşlerine Açık Sayfa

Yorumlayınız

BİR ÇAY İÇİMİNDE TÜRKMENİSTAN