Yaz Yağmuru
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Varlık Yayınlarınca ilk kez 1955 yılında yayımlanan yedi öykülük yapıtında, betiğe adını veren “Yaz Yağmuru” ile “Teslim”, “Acıbademdeki Köşk”, “Rüyalar”, “Ademle Havva”, “Bir Tren Yolculuğu”, “Yaz Gecesi” adlı öyküler yer alıyor.
YAZ YAĞMURU'ndan...
Azerbaycan Türkçesiyle “Yay Yağışı” adıyla yayımlanan betikteki altıncı öykü olan “Bir Tren Yolculuğu”, 1988 yılında Tuncar Yönder yorumuyla Yeşilçam kurmacası olarak görmüğe uyarlandı.
Bir Tren Yolculuğu
Hava yağmurluydu. Tren ara sıra şiddetli sağanakların arasından geçiyor, pencere camları, vagonların üstü, yanları dakikalarca kamçılanıyor, bazen su serpintilerinin içeriye girdiği bile oluyordu. Sonra bu şiddet duruyor, gök biraz yukarıya çekiliyor, yüksekte açık mavi, menevişli tek bir çiçek gibi tepemize asılıyor, o zaman manzara gülüyor, ışıkla karışan ıslaklık, içimize bir nevi tazeleşmiş dünya hissini yayıyor. Sonra o yine simsiyah bir bulutun ülkesine girerek yine kamçılanıyor, yine ince ağların içine hapsediliyor, bir tabiat ortasında seyahat ettiğimizi unutuyorduk.
Feyzipaşa istasyonuna geldiğimiz zaman yağmur şiddetini kaybetmişti. İsteksiz denebilecek şekilde, fakat yine yağıyordu. Trende sadece can sıkıntısı olan yağmur burada gerçek bir sefaletti. İstasyonun önü kalabalıktı. Eloğlu’ndan gelen küçük tren buraya bir yığın kalabalık bırakmıştı. Renkli mintanlı, beyaz bez donlu veya şalvarlı bir yığın köylü kimi saçak altlarına sığınmış, ellerinde birer tutam yufka, karşı taraftan gelecek treni bekleyerek karınlarını doyuruyorlardı. İçli bulgur köftesi, haşlanmış yumurta, gözleme ile kaygana arasında siyah undan yapılmış tatlı satan, “su” diye bağıran satıcılar, trenin pencerelerinden eş dost arayan, yiyecek sepeti uzatan bir yığın halk daha vardı. Hepsi iç içeydiler. Üçüncü mevki vagonlar, kapılarına kadar doluydu. Behemahal gitmek isteyen yolcular pencerelerden içeriye girmeye çalışıyorlardı. Bizim vagon birinci ve ikinci sınıf yolcularındı. Bu, banliyö hatlarında kullanılan şekilde tek bir salondu. Tekrar içeriye giren jandarma çavuşu bize “artistlerlerden başka binecek kimse yok” dedi.
Artistler dediği, iki hafta evvel bulunduğum kasabaya gelen, Belediyenin karşısındaki salaşımsı kahvede dört gece oyun verdikten sonra turnelerine devam eden trup olacaktı. Yanındaki “Neden binmiyorlar?” diye sordu. “Küçük bir muameleleri varmış… Ölen kız vardı ya… Onun için telgrafla bir şey soruyorlarmış. Jandarma kumandanı, cevabını vermeden bindirmem, diyor… şimdi neredeyse binerler.”.
Genç çavuşun bu beraberlikten memnun olduğu halinden belliydi. Pencereye yaklaşarak eliyle bize oldukları yeri gösterdi. Kapının yanında, hemen hemen yağmur altında üzüntülü ve sabırsız bekliyorlardı. Yanlarında üst üste yığılmış üç, dört bavul, manevra sandıklarına benzeyen küçük tahta bir çekmece, birkaç sepet ve bir yığın çanta vardı.
Erkeklerden biri, tam yağmurun altında, iki eli pardesüsünün cebinde, yalnız başının arka tarafında kalmış traşsız saçları, ihtiyar ve biçare çehresiyle ayakta duruyordu. Bu halinde, sefaletini fark etmeden taşıdığını göstermeye çalışan bir şey vardı. Yırtık gömleğinine, buruşuk boyun bağına, yüzünden akan ve temiz bir hamam, sıcak bir oda, yumuşak bir yatak, üç gün uyku isteyen yorgunluğuna rağmen, sanatkârca giyinmenin ve yaşamanın ihmal ve gevşekliğini, kaderle mücadelesinde muvaffak olmamış aydın adamın gururunu muhafazaya çalışıyordu. Yanında ondan daha genç, pehlivan yapılabilir erkek, yine ayakta bir şeyler yiyordu.
Kafilede üç kadın vardı. Birisi bir elinde dokuz yaşlarında bir kız çocuğunu, adeta çalınmasından korkar gibi, sıkı sıkıya tutuyor, öbürü ile de sadece eşya yığının en üstündeki sepete dayanıyordu. Diğer iki kadın daha geride duvara dayanmış küçük kızla konuşuyor, gelip geçen erkeklere bakıyor, zaman zaman başlarını çevirip arkalarında, yüzlerinin burnunun ortasından aşağısı bir yağlıkla örtülü, muhteşem heybelerinin üstüne oturmuş bekleyen iki yürük kadınını adeta çekinerek seyrediyorlar
Artist kadınların bacaklarında şehirlerde satılan cinsten fabrika işi uzun konçlu yün çoraplar vardı. Üçünde de yürük kadınlarının debdebeli sükunetinden eser yoktu. Telaşlı ve yorgundular. Hallerinden bu rutubetli havada ölesiye üşüdükleri anlaşılıyordu. İkide bir ellerini ağızlarına götürüp ısıtıyorlar, sonra sefaletlerini iyice hatırlamak içinmiş gibi başlarını eğip, topukları çarpılmış, boyasız eski iskarpinlerine bakıyorlardı. Bununla beraber istasyonu dolduran kalabalıkta yine herkesten ayrılıyorlardı. İnsanlar arasında çok hususi bir talihle gezdikleri ilk bakışta belli oluyordu. Çehrelerinde, ellerinde, konuşmak için ağız açışlarında, sükûtlarında, bir ideali değilse bile büyük bir ümidi eskiterek yaşadıkları, delik deşik olmuş bir şemsiye altında barınır gibi, çok güzel, çok parlak bir şeyin harabesine sığınmış oldukları görülüyordu.
Nihayet arkadaşları geldi. “Her şey oldu!” der gibi bir işaret yaptı ve o zaman erkekler en ağır eşyaları aldılar; kadınlar çanta ve paketleri kaldırdılar; tıpkı sahnedeymişler gibi, fakat sahnenin imkanlarından mahrum oldukları için hüznü daha belli bir tebessümle bizim kompartmana doğru yürüdüler. Onları himayesi altına almış görünen jandarma çavuşu binmelerini kolaylaştırdı. Kadınların haline acıyan iki yolcu onlara yer verdi. Hemen hepsi, son bir defa pencereden bir şeyi unutup unutmadıklarını anlamak için terk ettikleri yere baktılar. Hayır, hiçbir şey kalmamıştı. Tam zamanıydı. Kampana çaldı. Sonra telaşla, haykırışlar arasında tren, pencerelere, kapıları asılmış kalabalığı yavaş yavaş silkele, suya suya hareket etti.
Yeni gelenler o kadar yorgundular ki oldukları yerde uyuyacaklar sanmıştım. Fakat öyle olmadı. Kadınların en genci, moda romanlarından birini açıp okumaya başladı. Çocuklusu, vagondaki halkla rastgele konuşmaya koyuldu. Her sorulan suale uzun uzun cevap veriyor, konuşma kesilir kesilmez, öbür yanındakine dönerek küçük bir sualle yenisine başlıyordu. Büyük siyah gözlü, esmer, sırım gibi vücudu gerçekten güzel olan üçüncü kadınsa, daha şimdiden gözlerinin büyüsünü etrafta denemeye çalışıyordu. İki günlük yolculukta sarsıla sarsıla, denk haline gelmiş yolcuların hepsinde bu bakışlar tesirini derhal yapmıştı.
Jandarma çavuşu, sırtı oturduğum kanepenin kenarına dayalı, ayakta bıyıklarını burmaya başladı. Cins erkek vücudu, sessiz bir manyetizma içinde kadını davet ediyordu. Çıplak başlı, kalın bağa gözlüklü, orta yaşlı memur, sabahtan beri hepimize anlattığı iftira yüzünden bakanlık emrine alınma hikayesini oracıkta kesmiş, çocuklu kadınla meşgul oluyordu. Herkes imkan ve vaziyetlerine denk geleni derhal seçiyordu. Sanki bu karşılıklı vaziyetler tek başlarına bir tasnif yapıyor, ilerleyen yaş, dökülmüş saç, ihtiyarlamış vücut, başka türlü sevmeyi, daha alçakgönüllü, daha az titiz olmayı kendiliğinden kabul ettiriyordu.
Orta yaşlı memurun gayreti ile küçük kıza, başı annesinin dizinde olmak üzere uzanacak kadar yer bulundu. Adamcağızın daha ilk teşebbüsü üzerine nezaket ve merhamet kesilen bir delikanlı, ona sade yerini vermedi, dizlerine paltosunu da örttü. Ayrıca çantasından yiyecekler, meyve ve çerez çıkardı. Ahiretlik yapılı genç kız, en küçükleri, bizden, bir sıra ilerde, daldığı romana rağmen tam bir muhasara altında idi; iki tüccar, karşısına geçmiş ona ötede ikram ediyorlar, cigarasını yakıyorlar, sualler soruyorlar, velhasıl bu sıkıcı yolculukta yalnız kalmadığını, yalnız kalmak korkusu bulunmadığını ellerinden geldiği kadar açıkça anlatıyorlardı. Genç kız bu program dışı rağbetten memnun, ayak ayak üstünde, kendi repertuvarından ziyade seyrettiği filmlerin hatırında kalan büyük flört sahnelerindeki kadınları taklide çalışıyor, kâh kitabına dalıyor, kâh pencereden yağmurun bozduğu manzarayı seyrediyor, ara sıra onlara tek kelimeyle cevap veriyor, hulasa bu tesadüfü tam manasıyla tadıyordu.
***
İhtiyar aktör benim yanımdaydı. Birden bire ölen artisti hatırladım.” P… “‘deki küçük salaşın şanosunda ilk defa seyrettim bu kız, belki en istidatlılarıydı. Güzel bir İstanbul şivesi vardı. İstediği zaman bir nevi eda takınabiliyor, yine istediği zaman çok şehir çocuğu kalabildiği için hoşa giden bir kolaylıkla oynuyordu; fakat asıl dikkat edilecek tarafı zaman zaman rolünün içinde uyanmaları, etrafına garip denecek bakınmalarıydı. Sahne aralarını dolduran küçük varvetelerde de en çok muvaffak olan o idi. Bilhassa eski Anadolu kıyafetleriyle oynadığı bir çiftetelli hemen herkesin hoşuna gitmiş ve kaymakamın eşinden ilkokulun kadın hademesine varıncaya kadar kasabanın bütün kadınlarını kendisine düşman etmişti. Öyle ki, trup kasabadan ayrıldıktan iki hafta sonra bile bu dört günün dedikodusu bitmemişti; sonra birden bile ölüm haberi gelince bu dedikoduyu en fazla körükleyen kadınlar bile ona acımışlardı.
Yol arkadaşıma:
– Anlatsanıza dedim; Zeynep’e ne oldu böyle?
– Kaza, dedi. Ne olacak kaza… Güzel kızdı. Gösterişli, kanı sıcak bir tazeydi. Her gittiğimiz yerde o beğenilirdi. Erkeklerin hoşuna gitmesini bilirdi. Bu sefer de öyle oldu. “Z…” de, yakın köylerden birinden zengince bir adamın hoşuna gitmişti. Adam evlenmek teklif etti. O da rahat ederim diye kabul etti. Beraberce köye gittiler. Birkaç gün sonra kazaya nikah kağıtlarını yaptırmak için dönerken arabanın atları ürküyor, haydi uçuruma… Yalnız arabacı, o da bir tesadüfle, ilk sıçrayışın şiddeti kendisinin yerinden fırlattığı için bir çalıya takılarak kurtuluyor…
– Nasıl olur, dedim. Dizginler tutmuyor muydu? Dizginler elindeyken sürüklenemez miydi?
Çok uysal bir sesle:
– Elinden kurtulmuş olabilirler… Bana kalırsa, (sesini biraz daha yavaşlattı) arabacı da, içindekiler de sarhoştular… Bir kısım köylüler de kaza yerdi arabacının bulunduğu yer arasında çok mesafe var, arabacı sızıp yerinden düştü, diyorlar… Hasılı beyim, olan zavallı kıza oldu…
Ceplerini yokladı. Bir sürü resim çıkardı. Bunlar hep ölen kadının resimleriydi. Mayolu, kafkas kıyafetli, sahne kostümlü bir yığın soluk fotoğraf… Bir tanesi Şekspir’in, tulûat kumpanyasının eline düştükten sonra tanınmaz hale gelen bir komedisini oynarken çekilmişti. Altında “Mehmet Ağabeyime, yanlışlıklar komedisinden bir sahne” yazılıydı. Öbürü, galiba sekizincideki sarhoşluk sahnesinde, kadının hiddet halinde alınmıştı. Üçüncü sahneyi hiç tanımadım. Yalnız ihtiyar aktör, kocakarı rolünde, duvarda, dolap gibi bir yerden genç kadını korkutuyordu.
Fakat iki akşam üst üste sahnede seyrettiğim canlı ve güzel kadınla bu soluk fotoğrafların arasında hiçbir münasebet yoktu. İhtiyar artist onları büyük bir hüzünle elinde evirip çevirerek:
– Düşünün bir kere, daha yirmi yedi yaşındaydı… dedi
– Çok genç… Nereliydi?
– İstanbullu, Hekimoğlu Ali Paşa Camii’nin yanı başında bir evde doğmuş. Babası küçük bir memurmuş. Üvey anne elinde kaldığı için, çok hırpalanmış. Kadın evde bulunmadığı zamanlar komşu çocuklarını toplar, onlara üvey anasının taklidini yapar, güldürürmüş. Bilhassa babasıyla annesinin konuşmasını o kadar iyi taklit edermiş ki. Sonra sinema merakı, ağabeyisi iş bulup onu sık sık şuraya buraya götürünce tiyatro hevesi başlamış. Nihayet evde küçük piyesler oynamaya girişmiş. Abisi ile gittiği varyetelerin hepsini eve gelince tekrarlarmış. Zeynep’te raks şeytanı vardı; bu bacaklarımıza yerleşen bir şeytandır. Oradan vücudun öbür taraflarını idare eder. İki düzgün bacak ona, imkan olarak yetişir. Bir bakıma öbürlerinden çok iyi ve insaflı bir şeytandır. Ne muharebe düşünür, ne servet, sade kımıldanmak, sade ritmin peşinde koşmak.“Temizlik Revüsü“nü gördünüz mü? O Zeynep’in daha on üç yaşında kendi kendine icat ettiği bir oyundu. Üvey annesi her gün tahta sildirirmiş, o da şarkı söyleyerek silermiş. Sonra artist olunca bu hatıra “Temizlik Revüsü”ne inkılâp etmiş.
Revüyü hatırlıyorum. “P…” deki salaşta, hepimizin bildiğimiz marifetler bitince, ışıklar tekrar kısılmış, dört kadınla küçük kız, hep birden eteklerini bellerine iliştirip sözlerini kimin uydurduğu, kimlerin beslediği bilinmeyen -bunlar İstanbul’un meçhul taraflarıdır- modern dans havaları, eski İstanbul şarkıları söyleyerek gıcır gıcır tahta silmeye başlamışlardı. Fevkalade bir şey değildi bu; figürler ritmik olmaktan çok uzaktı. Hatta öbürleri kendi vücutlarının güzelliklerini bile göstermiyorlardı. Fakat Zeynep, belden aşağısına bir etek uydurduğu siyah mayosu içinde plastiğini buluyordu. Ne olursa olsun bir icattı.
– Tiyatroya nasıl geldi? Diye sordum
– Çoğu gibi, evlendikten sonra. Küçük evlendirmişler. Kocası o semtte bir kurduracakmış. İyi kazanıyormuş. Fakat çok hoyratmış. Ben sonra tanıdım. Her akşam içer, içtikçe susar, değişir, sonunda bir vesvese ifriti olurdu. Zeynep, öyle okumuş, yazmış kadınlardan değildi ama, içinde bir şeyler kaynaşıyordu. Kocası onu anlayamıyordu. Hep kavga ederlermiş. İşte o sıralarda ağabeyisinin arkadaşlarından ikisi Holivud’a kaçmaya karar verirler. Zeynep de onlarla gitmeye kalkışır. Gidecek, kendisini gösterecek, muvaffak olacak, biçare geçmiş çocukluğunun hıncını almak için meşhur ve zengin olarak İstanbul’a dönecek, bir balet heyeti kuracaktı. Bir mektup, küçük bir kağıt parçası, sonra küçük bir çanta… Yallah. Tabii polis, üçünü birden ailesine teslim etti. Delikanlıların ki kolay, bir parça azarla geçiştirilir. Sonra mahalle kahvesinde birkaç gün lafı edilir. Sevenler arasında bir nevi şöhret. Hatta birinin adı Holivud’un Zeki kaldı. Fakat Zeynep evli kadındı; daha poliste tekdir başlar, sonra kocası gelir, karakolda bağırır, çağırır. Evde dayak, silah çekmeler…
İşte o akşamdan itibaren Zeynep değişti. Hiçbir şey onu tutamazdı artık. “Temizlik Revüsü”nün sonundaki dayak sahnesi bu akşamın hatırasıdır, derdi. Nihayet ayrılırlar. Birkaç macera; sahne merakı, raks şeytanı, orada, kafasında ve bacaklarında çalışırken rahat yaşamak olur mu? Fakat şehir tiyatrosuna giremez, figüranlıktan başka bir şey vermezler. Halbuki Zeynep’in ihtirasları var. Küçük kumpanyalardan birine girer, sonra trup değiştirmeler başlar. Arada işsizlik zamanlarında barlarda çalışma…
Durdu nefes aldı, elleriyle ceplerini yokladı. Kendisine cigara ikram ettim. “İyi, siz de benimkinden içiyorsunuz…” diye memnun oldu.
– Dört sene evvel bir gece ona rastladım. Tabii bizim de bir piyasamız var. Birbirimizi tanırız. Zeynep’i hepimiz bilirdik. Küçük Parmakkapı’ya çıkan caddelerden bilde, bir barın önünde, sarhoş, perişan, üç kişiye laf anlatıyordu. Bar sahibi mütemadiyen “İçeriye gir!!…” diye bağırıyor, o da “Bir dakika, bunlar benim müşterilerim…” bağırmayın, ne olur bağırmayın diye yalvarıyordu. Sonunda isyan etti; ağlayarak kaçtı. Onu yolun biraz ilerisinde yakaladım. Bizim kampanyaya davet ettim. O yaz Beylerbeyi’nde iskele karşısında oynadık. Ne mevsimdi…
İyi günlerin eşiğine geldiği belliydi; adeta daha ötesine geçmekten korktuğu için susmuştu. Ben de bir şey sorma cesaret edemedim; daha ötesi bir yıl imkansızlık; olmayacağı bile bile kurulan hayaller, cılk çıkan ümitler, birbirini tutmayan hesaplar, farkında olmadan işlenen hatalar, tek çare gibi görünen budalalıklar olduğunu hangimiz bilmeyiz… insan hayatı sandığımız kadar değişik değildir. Şartların arasına, mühim anlarda, kendi tecrübenizi olduğu gibi nakledin, en başkta türlü hayatı doldurmuş olursunuz. İyi günler… Bu yağmurlu yolculukta, gökyüzünü tepemize mavi, büyük, kek bir çiçek gibi asan, telgraf tellerinin hemen alt çizgisinde, pencerelerin camlarında her yağmur damlasını bir elmas yapan kısa güneşli anlar gibi…
Yağmurun sık örgüsü yaralandı, sonra gökyüzü bir tarafından iyice delindi; bir çitin üstünden sarı bir inek başı bize doğru tıpkı bir eski vazo resmi gibi, tam bir tecvitle ve kısa hayalini suratın kasını tamamlayarak, uzandı. Sonra çit de, inek başı da, arkalarında bekleyen ve insana huzur vadeden küçük ev lambalarıyla geçmiş zamanımıza karıştılar. Zeynep, belki de bu yolda gidiş gelişlerinde, bu cinsten evlerden birinin davetini duyarak evlenmeye kalkmıştı.
– Bazı oyunlarda çok güzeldi; fakat daima piyesin dışında kalırdı.
– Nasıl? dedim.
Eliyle, kendisinden beklenmedik, bir araştırma hareketi yaptı.
– Anlatması güç, dedi. Sonra yavaşça devam etti: daha, hakiki korkunun, vücutta, gizli korkunun eseri yapılmadı. Yahut ben görmedim. İnsanın içine sinmiş, onun hareketlerini ikide bir kesen yahut değiştiren, onu aleminden ayırıp başka bir âleme götüren korku…
– Tekrar uzun parmaklarıyla, anlaşılmazın peşinde bir yığın işaret yaptı.
– Bize yapışmış, içimizde bizimle beraber her kımıldanışta dalları çatırlayan bir orman gibi büyümüş korku. Zeynep korkardı. Her şeyden, hayattan başka her şeyden korkardı. Hele yüksek perdede insan sesine hiç tahammül edemezdi. Bu çocukluğundan beri böyleydi. Üvey annesi onu korkutmak için evin şurasına, burasına gizlenir, sonra yerinden bağırarak fırlar, o ağlamaya başlayınca gülermiş. Bizim “Kaynana”piyesi oradan gelir, beraber yazdık. Ne sahnedir o!
“Kaynana” piyesi deminki fotoğraflarda yüklükten yaşlı aktörün koçakarı kıyafetiyle çıktığı sahneydi.
– Sahneye çıkmadan evvel bize yalvardı: ne olur fazla bağırmayın; piyesi bozuyorum, derdi. Tabii asıl sebebini söylemediği için, böyle derdi. Hakikatte korkardı. Sanki zar gibi ince, sırçadan bir dünyası vardı. Halbuki bu korkusu güzeldi, sahne birden bile canlanırdı. Onun için biz vaat eder, fakat sözümüzü tutmazdık…
Daha fazlasını dinlemedim; ihtiyar aktörün fotoğrafları tekrar çıkarmasına elimle mani oldum. Bu son cümleler bana Zeynep’in kaderini anlatmıştı. Bazı insanlar benzerlerinin, hatta en yakınlarının kurbanı olmak için doğuyorlardı. Zeynep bunlardan biriydi. İçim ihtiyar artiste hınç da doldu, gözlerimi kapadım.
***
Uyandığım zaman iyiden iyiye geçeydi. Adana’ya epeyce yaklaşmıştık. Jandarma çavuşu ile uzun boylu kadın pencerelerden biri önünde gülüşüyorlardı. Belli ki parlak çizmeler ve iyi sıkılmış bel tesirini yapmıştı. Çocuklu kadın, çok insanca bir nankörlükle ihtiyar memuru unutmuş, nazik delikanlının gözlerinin içine bakıp gülümsüyor, ayaklarını sabırsızlık içinde oynatıyordu. Ahiretlik yapılı genç kız, elindeki romanı ve oradaki otomobilli, kaloriferli, danslı, mükellef içkili hayatı, olması imkansız şeyler arasına atmış, deminden beri kendisine ikram ettiği çeşitli cigaralarla adeta zehirlemeye çalışan uzun boylu, pehlivan enseli tüccarı, sade kulak kesilmiş dinliyordu. Otuz beşlik Jön prömiyer, senelerdir sevdiği ve peşinden kasaba kasaba dolaştığı kadının başkasıyla flörtüne hiddetinden, dişlerinin arasında kâh mendilli, kâh elini kanatırcasına ısırıyordu.
İhtiyar aktör bütün bunlardan habersizdi. O, sürüsünü yaz öylesinin sükûnetine emanet etmiş bir kadim çoban gibi, her şeyin iyi gittiğinden, iyi gideceğinden emin, canı burnunda soluyan Jön piremiyeyi ceketinin düğmesinden yakalamış, ona sanat tecrübelerinden bahsediyor, kafi derecede çalışamadığını söylüyordu. “Aşksız sanat olmaz yavrum,” diyordu. “Bak bana, ihtiyar kadın rollerinde muvaffak olmak için daha otuz yaşındayken gık bile demeden ön dişlerimi söktürdüm. Niçin yaptım bunu? Çünkü sanat fedakarlık ister… Madem ki sanatkarım…”
Benim uyandığımı görünce cebinden çıkardığı bir kağıdı uzatarak: “Yarın akşam bilhassa unutmayın. Jul Sezar oynuyoruz, dedi. Ben, Jul Sezar’a çıkacağım, Ali de Brütüs olacak!…”
İçimde birden bire kabaran hüznü, yarın akşamın bu biçare Romalılarına göstermemek için pencereden baktım. İstasyona gelmiştik. Büyük okalüptüsler, yağmurlu ve karanlık gecenin bütün bir tarafını, şaşmaz bir keder gibi zapt etmişti. Yerde, istasyonun dağınık ışıklarının uzun ve titrek akislerle doldurduğu büyük su birikintileri vardı.
Kaynak: Bu öykü, Tahir Alangu’nun “Cumhuriyet’ten Sonra Hikaye ve Roman” adlı betiğinden alınmıştır.
b. 612-620
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız