Üç Anadolu Efsanesi, Ulusun mu Toprağın mı?
Yaşar Kemal, “Köroğlu’nun Meydana Çıkışı”, “Karacaoğlan”, “Alageyik” söylencelerini bir betik olarak 1967 yılında yazdı. Aynı yıl, Yaşar Kemal’in “Bâbıâli’de benim sayemde yer ettikten sonra ilk kazığı bana attı.” sözleriyle değerlendirdiği yeğeni Ramazan Yaşar tarafından kurulan Ararat Yayınevi, “Üç Anadolu Efsanesinin” ilk baskısını yaptı. Ant, Cem, Toros, Adam, Yapı Kredi, betiği aynı adla yayımlayan öteki kuruluşlar.
Asıl Adı Kemal Sadık Göceli olan yazar, yapıtında üç halk söylencesini öykülemiş; arı duru Türkçesiyle betimlediği, yüzlerce yıldır halkın sözünde, sazında varlığını sürdüren “Köroğlu”, “Karacaoğlan”, “Alageyik”, onun güçlü yorumuyla yazıya aktarılmış.
Betiğin ilk baskısından beri, söylencelerin kök bağını geriye iten, yerellik çağrıştıran, yalnızca bir bölgeye özgüymüş gibi algılatan bir adı var. Yazarın, kaynağı Türklerin yaşadığı yurtlarda olan bu üç söylenceyi, Türkiye’de bilinen kollarından derleyerek yazması; yayınevi yöneticilerinin de “Türk” yerine “Anadolu” adını öne çıkarması nedeniyle yapıtın adı, “Üç Anadolu Efsanesi” olarak yerleşmiş.
Okurların büyük ilgisini gören öbür Yaşar Kemal yapıtları gibi, bu betik de, sürekli yinelenen baskılarıyla, yayıncıların amaçlı yanlışla adlandırmalarına karşın, Türk söylencelerinin etkisini, yazarın yalın diliyle yaymayı sürdürüyor.
İlk söylence, Köroğlu ile ilgili
Köroğlu’nun Türkiye sürümünde, “Bolu Beyi”, “Çamlıbel” adları, olayın geçtiği yerin Türkiye, kişilerin de Türk olduğunu gösteriyor; Yaşar Kemal’in anlatımında da bu temel alınıyor.
Köroğlu söylencesi Türklerin yaşadığı geniş alanda, pek çok yerde benimsenmesine, söylenmesine karşın, kaynağı Oğuzlara, Türkmenlere dayandırılan bir öykü.
Prof. Dr. Fuzuli Bayat, “Bu destanının Azerbaycan, Türkmen, Anadolu, Özbek, Tacik, Kazak, Karakalpak, Kalmık sürümlerinde Köroğlu Türkmen’dir” demekle kalmıyor, Köroğlu’nun kaynağını bir tümceyle açıklıyor; “Azerbaycan sürümlerinin hepsinde hem Köroğlu, hem de Ayvaz kendilerini Teke Türkmen diye adlandırırlar”
Köroğlu ile ilgili bir diğer önemli araştırmacı Pertev Naili Boratav, “Bugünkü şekliyle Köroğlu destanı aslı itibariyle Türkmen kaynağından görünüyor.” diye, söylencenin yayılma kaynağını vurguluyor. Köroğlu’nun, Türkçe’de, sin, gömüt karşılığı olan gör/gor sözüne dayalı, onun sinden çıktığı söylentisi ve bununla ilgili anlatıları da var.
İkinci Söylence, Karacaoğlan ile İlgili
Karacaoğlan, Halep’ten Ahır Dağlarına uzanan, içine Amik’i, Çukurova’yı, Torosların yaylalarını alan geniş alanda etkisi görülen bir halk ozanıdır. “Türkmen”, “Yörük”, “Barak”, “Avşar” gibi sıfatlanan Türk boylarının, oymaklarının arasında yaşayan öbür ozanlar gibi, gezdiği, dolaştığı yerlerde benimsenmiş, ilgi görmüştür.
Yaşar Kemal, yapıtında kendi gördüklerinden, duyduklarından yola çıkarak Karacaoğlan’ın ovaynan, oba arasındaki izlerini derlemiş; ulu destancı, görkemli Manasçı tavrıyla, halkının dilinin akıcılığından yararlanmış; temiz, pak bir Türkçeyle yazıya geçirmiştir.
Üçüncü Söylence, Alageyik ile İlgili
Yaşar Kemal, Türkçenin doruk yazarı, Çukurova’nın düzlüğünün bittiği, koyak koyak Türkmen obalarının sıralandığı Toroslarda geçen Alageyik söylencesini öykülüyor, yapıtında.
Türk halk söylencelerinde çok yaygın olarak görülen “Alageyik”, tüylerinin arasına beyaz benekler karışmış bir geyik türüdür. Söylenceye göre, Cengiz Han’ın ana-atası olan “Maral” da bir alageyik idi. Daha sonraki Türk masallarında da, “geyik soyundan gelen han ve vezirler”, görülür. Orta Asya Türk halk edebiyatında böyle benekli geyiklerin, çok daha mitolojik türlerini de rastlanır: “avlar da, başı altın ve ayağı ise gümüş olan bazı geyikler görünür ve sonra da kaybolurlar.”
Ali Rıza Yalgın’ın, “Güneyde Türkmen Oymakları” adlı yapıtında aktardığı, Kahramanmaraş, Nurhak’ta, Binboğa Türkmenlerinden derlediği; geyik avına çıkan Nurhaklı gence, geyikleri vurma diye uyaran “koca” donlu alageyik söylentisinden farklı bir anlatısı var Yaşar Kemal’in. Buna karşın geyiğin kutsal sayılması, “geyik avının” kötülük getireceği temeli değişmiyor.
Bu temeli koruyan Kırgız Türklerinin “Kocacaş” söylencesi, hem “Kahramanmaraş, Binboğa” sürümüyle hem de Yaşar Kemal’in “Alageyik” söylencesiyle örtüşen benzer örgeler taşıyor. Kırgız anlatısında, “Sur Keçi” diye adlandırılan dağ keçisi, “Alabaş”ın canına kıymaması için Kocacaş’a yalvarır. Ancak Kocacaş adlı yiğit, kutsal dağ keçisini dinlemeyince, sonu ölüm olur. Türk söylencelerinin Tanrı dağlarına komşu yurtlarındaki bu verimi “Ak İlbarsın Soyu” adıyla, Tölömüş Okayev yorumuynan Kırgız sinemasına da taşındı.
Yaşar Kemal’in, üç Türk söylencesinin bölgesel anlatısı denebilecek ölümsüz yapıtı, sürükleyici diliyle, Türk halkının yabancısı olmadığı evrensel konusuyla, 1967 yılından beri, Türk ekinini gelecek kuşaklara aktaran bir anıt betik olma özelliğini koruyor. Betikte geçen üç söylence; Karacaoğlan’ın Kara Sevdası, Köroğlu, Alageyik, adlarıyla ayrı ayrı Yeşilçam kurmacası olarak, Türk sinemasında yer aldı.
KÖROĞLU'ndan...
…
Sabah açıldı, hayırlı sabahlar cümlemizin üstüne açılsın. Güneş yüce dağlardan baş gösterdi. Dağlar elvan donlarını giydi. Cümle kuşlar öz dillerince sevgililerini çağırdılar. Köroğlu da sıçradı yataktan kalktı. Gece uyumamış, suratından düşen bin parça oluyor. Köroğlu yataktan kalkar kalkmaz, sarayın seyisleri hemen yanına koşuştular.
«Aşık ağamız bu senin at deli mi ne?… Yanına kimseyi yaklaştırmıyor. Arkadan geleni tepiyor, önden geleni kapıyor. Bir at ki bin canavar gibi. Kusura kalma ne yemek verebildik, ne de su. Öteki atların hepsini suladık, tımar ettik. Bu bizi yanına yaklaştırmadı. Bizi değil, seyis Yusuf gelse onu da yaklaştırmaz bu senin küheylan… Bir eşek kadar da küçücük. Ne biçim iş bu?»
Köroğlu onlara hiç bir şey demedi. Bu seyislerin hepsini tanıyordu. Hepsi de kıratı tanıyorlardı. Kıratı tanımadıklarına göre demek kırat bir değişmiş, bir değişmiş, bambaşka olmuştu. Kıratın yanına vardı. Gerçekten de kırat çok değişmiş, küçülüp bir keçi kadar olmuş. Köroğlu kıratın bu halinden ürktü. Aklından kötü düşünceler geçti. Acaba kıratı alıp da bu kötü keçiyi mi koymuşlardı yerine? Acaba Bolu Beyi onu tanımış da bir oyuna mı hazırlanıyordu? Böyle ikircikli kıratın yanına vardı. Kıratın sağ kulağının arkasında bir mavi boncuk büyüklüğünde, aynen bir mavi boncuk ışıltısında mavi bir benek vardı. Beneği görünce kırat olduğunu anladı. Vardı kıratı iki kara gözlerinden saygıyla öptü. Yemini suyunu verdi. Kırat yanına Köroğlundan başka kimseyi komazdı. Kimseye güvenmezdi.
Daha önce de söyledikti ya. Gene de söyleyelim. Bu destanda Köroğlu kadar kıratı da bilmek gerek. Kıratsız Köroğlu elsiz ayaksız fıkara bir oğlancıktır. Kıratın kanatları vardır. Sırtında bir çift kanat… Kanat vaktinde kıvrılır tüylerin altında yatar, yola çıktı mı açılır, çadır gibi etrafı tutardı. Bu kanadı insanoğlu görürse sihir bozulur. Kırat koşmaz olurdu. İşte ol sebeptendir ki kırat kimseyi yanına yaklaştırmazdı. Tüylerini kimse görmesin diye, kanadını kimse sezmesin diye. Neyse sözü uzatmayalım. Düğün alayı başladı.
Herkes atına binmiş meydan ediyordu. Köroğlu da kırata bir işaret çaktı… Kırat hemen o uyuz eşek donından sıyrılıp eski kırat oldu. Atı dağlara doğru sürdü. Dağda attan inip kendi giyitlerini giyindi. Hem de eskisinden çok güzel giyindi. Çoban giyitlerini de gerisin geri heybenin gözüne koydu, atı yeniden meydana sürdü. Çoban kılığındaki, uyuz beygirli aşığı koydunsa bul. Köroğlu böyle bir şah yiğitti ki gözler kamaştıra.
Meydana girer girmez başlar ona çevrildi. Hayran kaldılar karşısında… Gerçekten Köroğlu bir şıvgacık bahar dalına benziyordu. Bütün güzelliği, yiğitliği üstünde. Bazıları bu şah yiğidin kim olduğunu hemen bildi. Çocuğun başına bir iş gelecek diye ödleri koptu. Gerçekten Bolu Beyi onu tanısaydı onu öldürmek için elinden geleni geriye koymazdı. Elinden gelse, şu düğün gününde onu yakalatır da şu meydanın ortasında parça parça ettirirdi. Bereket ki bu delikanlının Kör Yusufun oğlu olacağı onun aklına bile gelmiyordu.
Gelinin arabası, tel duvak içinde, çiçekler içinde önde gidiyor. Etrafını da yüzlerce atlı almış. Atlıların başında da Kel Vezirin oğlu. Kel Vezirin değnek oğlu atın üstünde durmağa bile korkuyor. Dokunsan düşecek. Ulan itoğlu, Telli Nigâr gibi gelin senin neyine. Telli Nigârın ışığının parlaklığı senin o çipil gözlerini kör eyler. Sen onun gibi bir kızın dengi misin behey yürekten yoksun, behey surattan, elden ayaktan yoksun. Behey sümüklü uyuz… Behey ki behey… Hay dünya sen yerin dibine batasın, batasın da Allahın kahr-ı gazabına uğrayasın. Şu oğlan bir Vezir oğlu olmasaydı Telli Nigârın yanına yaklaşabilir miydi? Elini tutabilir miydi? Köroğlu gibi bir şah yiğidin nişanlısına şöyle göz ucuyla bakabilir miydi? Köroğlu atını yavaş yavaş gelin alayının içine sürdü. Bolu Beyi gelin alayının ortasında gidiyordu. Yanına yaklaştı.
«Bolu Beyi, Bolu Beyi beni tanıdın mı? Ben Kör Yusufun oğluyum. Beni tanıdın mı? Şu gelin giden de benim beşikkertme nişanlım Telli Nigârdır. Sonra da can bir sevdiğimdir. Aklında mı? Sen benim beşikkertme nişanlımı Allahtan korkmadan, Peygamberden utanmadan Kel Vezirin oğluna, şu adama benzemeze nasıl verirsin? İşte geldim nişanlımı almağa. Hiç maraza çıkarmadan ver benim sevdiğimi de gideyim. Ver benim nişanlımı da gideyim. Böyle bir günümde, sevdiğime kavuşmuşken kan dökülmesini istemem.»
Bolu Beyi bu işe çok şaştı. Şöyle bir alıcı gözle baktı ki, ne görsün, gerçekten de bu delikanlı Yusufun oğlu Ruşen Aliydi… Kızkardeşinin de nişanlısı… Bir gün bir coşkunluk anında Seyis Yusufa, kendisine dünyanın en güzel atlarını kazandıran Seyis Yusufa şu benim kızkardeşim senin oğlunun olsun, demiş, büyük bir törenle kızı Ruşen Aliye nişanlamışlardı. Birden gözleri doldu. Ama kendisini çabuk toparladı. Bir karış çocuk ne hakla geliyordu da tam düğün alayının ortasında Osmanlı Vezirinin oğluna giden kızı istiyordu! Öfkesi başına sıçradı:
«Haydi ulan baldırı çıplak. Bir kız deve değildir ki iki yerinden boğazlana. Haydi oradan utanmaz. Tutun uşaklar şu terbiyesizi. Tutun da hemen burada başını vurun. Haydi çabuk. Tutun şunu.»
Bu arada Köroğlu eğildi. Kıratın kulağına birşeyler söyledi. At bir dikildi iki ayağının üstüne. Ok gibi yerinden fırladı. Bir sağa sıçradı, bir sola… Arabanın yanındakilerden kimine çarptı yıktı… Kimi atın yelinden yıkıldı. Kimi de atın narasından korkup kaçtı. Kırat kalabalığın içine düşmüş kimini dişiyle alıp on metre öteye fırlatıyor, kimini tekmeleyip yere seriyor… Demem o ki ardına geleni tepiyor, önüne geleni kapıyor, yanına geleni yıkıyor… Aman Allah ortalık bir alaboz duman olmuş ki Allah esirgeye göz gözü görmüyor. Bir anda ortalık savaş alanına döndü, ki, kırılmış kolun bacağın hesabı yok… Meydanda iniltiden geçilmiyor. At kişnemeleri, yere düşen atların, insanların kütürtüleri, kırılan kılıçlar, mızrakların şakırtıları dünyayı almış… Nigâr Hatun da arabasının içinde mavi bir yıldız gibi balkıyarak sevincinden deli olarak Köroğlunun düğün alayını perişan edişini seyreyliyor. Köroğludur, Kel Vezirin oğluna baktı ki, Kel Vezirin oğlu:
«Ula içinizde hiç erkek yok mu? Şu deli Aşığı vurun ha, öldürün ha…» deyip duruyor.
Köroğlu elele vurup kıs kıs güldü.
«Boynun altında kalsın ula Kel Vezirin oğlu. Boynun altında kalsın ula senin. Ula sen erkek değil misin?»
Arabaya yanaştı. Telli Nigârı arabadan çekti aldı attı kıratın terkisine.
«Gel Nigâr seni bir koca karıya vermişler, erkeğe değil,» deyip güldü.
Al Allah delini, zapteyle Köroğlu kulunu. Kırata zehir gibi bir dizgin, bir üzengi vurdu, atın anasından emdiği fitil fitil burnundan geldi. Geride kalanlar:
«Aldı ha, kaçtı ha… Aldı ha, kaçtı…»
Demeye kalmadan, kırat kantarmasını gerdi, kanatlarını çıkarıp gözden kayboldu gitti. Beyin atlıları orada, öylece lal-ü ebkem, hayvanlar gibi bakıştılar kaldılar. Kel Vezirin oğlu ortalığa düşmüş hâlâ söyleniyor:
«Ula aldı da gitti. Ula aldı da gitti. İçinizde hiç erkek yok mu? Ula bir deli Aşık geldi, bin atlının arasından gelinimi aldı da gitti… Ula ne durursunuz, düşün şunun arkasına… Ula sizde hiç erkek kanı yok mu? Ne durursunuz böyle? Ha yürüyün ha, ha yürüyün ha… Ula valla kaçıyor… İşte gözden kayboldu da gitti. Elinizi çabuk tutun, sonra hiç ulaşamazsınız.. Çabuk çabuk…»
Şaşkın atlıların, şaşkın Bolu Beyinin başları dönmüş olan bitenden. Yerlerinden bile kıpırdıyamıyorlar. Köroğlu dağa çıkınca aşağıya, ovaya döndü baktı ki, düğün alayı olduğu yerde yığılaşmış duruyor. Oradan bir de hayuhuy geliyor ki, bütün ovayı doldurmuş. Köroğlunun babasının vasiyeti vardı. Çamlıbelden başka yerde yurt yuva kurmamasıya… Onun için Köroğlu atın başını Çamlıbele çevirdi. Nigâr Hatunu sırtına almış ki kırata yol mu dayanır? Kat kat oldu yollar katlandı. Az gitti uz gitti. Azını çoğunu mevla bilir. Bir sabah uzaktan, ak yamacı, cennet ormanları, mor menekşeli pınarlarıyla Çamlıbel gözüktü. Akşam oluyordu. Soğuk sulu, nane, yarpuz kokulu bir pınarın başına varıp durdular. Köroğlu:
«Hele bu gece bu pınarın başında yatalım, yarına Allah kerim. Çamlıbeli yurt tutar, babamızın öcünü tekmil beylerden alırız.»
Köroğlu kıratı ötedeki bir ağaca bağladı, tımar etti, yem verdi suladı. Köroğluna babası vasiyet etmişti. İki eli kandaysa da, savaşta, döğüşte, aşkta, sevda içinde, başı bin türlü beladaysa da önce kıratın rahatını görecek, sonra da kendi rahatına bakacak. Telli Nigâr, Köroğlu ata bakarken orada, pınarın başında tek başına kalmış başına gelenleri düşünüyordu. Şimdi Vezir sarayında olacakken, bir dağ başında bir pınar yanındaydı. Üstelik de canından çok sevdiği nişanlısı yüzüne bile bakmıyor, gitmiş orada atıyla uğraşıyordu. En sonunda işini bitirip geldi:
«Ne o Bey kızı yüzünü eğmişsin… Gönlünü kıracak bir şey mi yaptık?»
Telli Nigâr:
«Yok, bir şey olmadı,» diye gönülsüz gönülsüz konuştu.
«Nasıl olmadı? Bak yüzünden düşen bin parça oluyor.»
«Ben açık konuşurum Köroğlu. Açıkça da gönlümü söylerim. Senin şimdiki yaptığını hiç beğenmedim ve de sana yakıştıramadım. Biz yıllar yılı birbirimize hasret olalım da sonra şu dağ başına gelelim de, sen de beni bu pınarın başına koyasın da gidesin atınla uğraşasın. İki dakka otursan da hoş beş etsek de öyle atına baksan olmaz mıydı? Kalbimi çok kırdın Köroğlu. Bunu senden beklemezdim. Yiğit olan yiğide, sevdiğine yoluyla yordamıyla davranmak düşer. İnsan olmadıktan sonra güzel göz, güzel kaş, sırım gibi boy herkeste var. İnsan dediğin yüreğiyle, inceliğiyle insan olmalı. Sen eskiden böyle değildin. Bu dağlar seni yabancılaştırmış. Korkarım ki yakında yabanıl kurtlara döneceksin.»
«Haksız konuşursun Bey kızı. Haksız konuşursun Telli Nigâr, Sebebini sormadan etmeden ağır sözler edersin Telli Nigâr. Babamdan vasiyettir ki, demiştir ki bana, iki elin kanda da olsa, hasta, ölüm yatağında da olsan önce kırata bakacak, onun rahatına bakacak, sonra da kendi işlerini göreceksin. Gönüllenme Telli Nigâr. Ben sana karşı kusur işlemem. Elimden geldikçe, yapabildiğim kadar senin gönlünü yüce tutarım. Seni başım üstünde tutarım. Sen benim gözümün ışığısın… Sensiz edemem.»
Telli Nigâr işi anlayınca sevindi. Demek ki Köroğlu kendisini ihmal etmemiş baba öğüdünü yerine getirmişti. Ona gülümsedi. Köroğlu iki sözde onun gönlünü almıştı. Bundan dolayı da kıvanç duydu. Ay ışığı vardı. Pınar çağıldıyor, yer gök çiçek kokularıyla kokuyordu. Ayışığında Telli Nigâr’ın mavi renkli giyiti, kırmızı saçları daha balkıyor, yanıp sönüyordu. Pınar başına uzandılar. Köroğlu kılıcını kınından sıyırıp aralarına uzattı. Eskiden, Köroğlunun yaşadığı çağda gelenek böyleydi. Bir yiğit bir kızı kaçırırsa evleninceye kadar ona el sürmez, uyurlarken de kılıcını araya koyar öyle uyurlardı. Bu, yiğidin kıza, sana dokunmayacağım demesiydi. Yorulmuşlardı, hemen uyudular. Öyle bir uyudular ki kütük gibi.
Uyandıklarında üstlerine gün ışığı düşmüştü. Bir de acıkmışlardı ki… Eeeee, ne yiyeceklerdi? Ne Telli Nigâr bunu Köroğluna söylüyor, ne de Köroğlu ona açlıktan söz açıyordu. Birbirlerinin gözlerine bile bakamıyorlardı… Bu işe Köroğlu içinden gülümsüyordu. Dur bakalım açlığını söylemeden şu Bey kızı ne kadar dayanacak? İki gün oldu ki ağzına bir lokma koymadı. Telli Nigâr’dır dayanır. Acından ölse de ben acımdan ölüyorum, demezdi. İşte Köroğlu bunu bilmiyordu. Bu Beylerde bir gelenek vardı. Köroğlu işte bu geleneği bilmiyordu. Köroğlunun bilmediği gelenek şuydu: Kol kırılır yen içinde geleneğiydi. Bu Beyler kendi içlerinde ne olup biterse bitsin hiç dışarıya vurmazlar. Kelleleri gider de sırlarını kimseye açmazlar. İşte Köroğlu Telli Nigâr’ın bu yanını bilmiyordu.
«Sen beni burada azıcık bekle Telli Nigâr,» dedi.
«Az sonra gelirim. Uzaklara gitmiyeceğim.»
Dediğini tuttu da. Aradan çok az bir zaman geçmişti ki Köroğlu elinde bir sürü üveyikle döndü. Üveyik dünyanın en lezzetli kuşudur. Yeşilimsi olur rengi ve bir bıldırcın büyüklüğündedir. Kurnaz kuştur, çok da zor avlanır. Üveyikleri gören Telli Nigâr onun nereye gittiğini anladı. Köroğlunun elinden kuşları alıp pınarın ayak ucuna, akıntısına gitti, yolmağa başladı, yoldu, temizledi, yıkadı. Bu sırada Köroğlu ateş yakmış, ateşten köz biriktiriyordu.
«Benli Nigâr tuzum da var. Bir de ekmeğimiz olsaydı.»
Üveyikleri ateşe vurup pişirdiler. Yağlı üveyikten çıkan duman bulut gibi göğe yağıyordu. Ekmekleri yoksa da üveyikleri büyük bir iştahla yiyip doydular.
Bu Çamlıbel dedikleri yer Köse Kenanın yurduydu. Köse Kenan burada eşkiyalık ederdi. Kısa boylu, kütemez enli bir köse idi. Çenesinin çukurunda yalnız bir tek tüy vardı. Kalın, sağlam, urgan gibi bir tüy. Hoş zamanında bu tüy çenesinin çukurunda kıvrılır yatar, hırslanınca da kalkar dikilir, yere saplanırdı. Kılıç gibi bir tüy olurdu. Köse o vakit bir adım atamazdı. Dünya yüzüne Köse gibi öfkeli bir adam daha gelmemişti. Eğer o tüy yere saplanmasaydı, öfkesini yenemeyen Köse çok hanlar hanumanlar dağıtır, çok ocaklar söndürürdü. Bereket ki bu kıl onun önüne geçiyor, yere saplanıyor, onu olduğu yerden kıpırdatmıyordu. Köse kılın elinden bir kurtulsa alimallah dağlar devirecek. Kılla uğraşayım derken, kılı saplandığı yerden çıkarayım derken, bu arada da öfkesi geçiveriyordu. Köse ne kadar öfkeli olsa da yüreği temiz bir adamdı. Hem yüreği temiz, hem de çok akıldane idi. Kösenin aklı üstüne akıl, kurnazlığı üstüne kurnazlık bu yeryüzüne hiç gelmemişti. Bütün tilkilerin kurnazlığı gelmiş de onun başına birikmişti. İşte bu Köse kendini bildi bileli Çamlıbeli tutmuş, burada yol kesiyor, kervan soyuyor, obalar donatıyordu.
Köse Kenanın yüreği demircilerin örsü gibiydi. Ve bu yürek yalnız fakir tıkara için çarpıyordu. O olmasaydı, o Çamlıbeli tutmasaydı, fakir fıkaranın hali dumandı. Yaşı da gelmiş geçiyordu. Biliyordu ki o bu Çamlıbeli tutmasa, bir ölüverse, keleşleri o gün hemen dağılıverirler. Fakir tıkara da öyle perperişan kalır. Kurnaz Köse ne yapacağını düşüne dursun, aşağıda ormanlıkta bir duman ilişti gözüne. Duman ki ne duman, orman yangını gibi bir şey. Sanki bir ordu girmiş de karavana ateşi yakmışlar. Köse Kenan:
«Varın bakın bakalım, şu aşağıda ne var? Bu ateş ne ateşi? Hangi herif Çamlıbele girmiş de orada ateş yakmış? Bir kervansa kesin… Bir adamsa alın getirin. Karşı koyarsa gerisini siz bilirsiniz. Bir yiğitse döğüşün. Yakalayamazsanız kellesini isterim.»
Üç silahlı adam koşarak kaleden aşağı indiler. Kimsin, necisin demeden Köroğlunun üstüne atıldılar. Köroğlu neye uğradığını şaşırdı ama, kendisini de çabuk toparladı. Üç adamı bir an içinde, göz açıp kapayıncaya kadar yere yıktı, üstüste yığdı, sonra da ellerini bağladı, şuraya koydu.
Köse Kenan bir bekledi, iki bekledi, öfkelenmeye başladı. Ne olmuştu bu adamlara? Yoksa bu beceriksizlerin başına işler mi gelmişti? Köse Kenan bağırdı:
«Heey şahbazlarım varın da bakın şu duman tüten yere, varın ki neler gelmiş başlarına?»
«Başüstüne Ağamız,» dediler.
Koşarak kaleden aşağı indiler. İndiler gördüler ki arkadaşları iki büklüm olmuş, elleri de bağlı, her biri bir ağacın altında yatıyor.
«Ula çocuk sen mi yaptın bu işi?»
Köroğlu gülümsedi.
«Ula çocuk sen bilmez misin ki burası Köse Kenan’ın yurdu. O Köse Kenan ki kellelerden kala yücelmiştir. Nasıl cesaret ettin de? Çocuksun da aklın ermiyor. Düş önümüze.»
Köroğlu gene aldırmadı. Hep gülümsüyordu. Üç adamın üçü de üç yerden çocuğa saldırdılar. Köroğlu o anda üçünü de üstüste yığdı. Sonra onların da ellerini bağlayıp her birisini bir ağacın altına yatırdı. Artık boyuna Çamlıbel kalasından adamlar geliyor. Boyuna da Köroğlu onların kolunu bağlayıp ağaçların altına yatırıyordu. Köse Kenan baktı ki giden gelmiyor, giden gelmiyor, acaba nedendir, derken son gönderdiği on kişi de gelmedi. Neredeyse ikindi oluyor. Yanına yönüne bakındı baktı ki kel seyisten başka kimse kalmamış kalada. Acaba gitse mi oraya? Gitmese hem adamlarının gözünde beş paralık olacak, hem de o adamlar kimse onların gözünde beş paralık olacaktı.
O da giyindi kuşandı, silahlarını taktı takıştırdı, koşarak aşağı indi, geldi ki ne görsün, her ağacın dibinde kolu bağlı bir adamı yatıyor, ötede de daha bıyıkları terlememiş bir delikanlıyla, güzeller güzeli bir kız. Köse Kenanın öfkesi başına sıçramış, çenesinin çukurundaki tek tüy dikilip yere saplanmıştı. Köse Kenan bu delikanlıyı görünce içine bir sevgi düştü ve öfkesi birden indi, tüy de yerden çıkıp çukuruna kıvrıldı.
«Gel bakalım bu yana, bana doğru çocuk. Bu işleri sen mi yaptın? Bunların hepsinin kollarını böyle bağlayıp sen mi yatırdın?»
Köroğlu boynunu büktü, utangaç:
«Bana hücum ettiler emmi, ben onlara bir şey yapmamıştım ki, onlara bir zavalım dokunmamıştı ki… Sen olsan, bu kadar adam üstüne gelse ne yapardın? Öyle değil mi emmi?»
«Ben mi ne yapardım? Hiiiç, senin yaptığını yapardım. Gel buraya…»
«Bak emmi gelirim yanına ama, sen ters bir adama benzersin… Kurnaz bir yüzün var. Ben senden korkarım. Yiğitsen gel seninle de döğüşelim de, arkanda başka adam yoksa, bu iş de burada bitsin. Önce adını bağışla sen kimsin?»
«Adıma Köse Kenan derler. Ben bu Çamlıbelin sahibiyim.»
«Neeee? Sahibi misin? Sahi mi söylüyorsun emmi? Köse Kenan sen misin? Eeeeeee? Sen ne iş görürsün burada? Çiftliğin mi var?»
«Çiftliğim yok yavrum. Şu aşağı yoldan kervanlar geçer. İşte ben de kervanları keserim. Başka işim gücüm yok. Tam kırk yıldır burada kervan keserim. Anladın mı?»
«Onu anladım emmi ama, bir şeyi anlamadım. Kusura kalmazsan soracağım. Sen bu adamlarla mı kervan kesersin? Yoksa yedekte başka yiğit adamların var mı?»
«Bunlarla keserdim ama çocuk… Demek ki bu dünyada elden üstün el varmış. Ben de senin gibi birini arıyordum.»
«Benim gelip de Çamlıbel’de oturacağımı ne bildin?»
«Bilirim çocuğum… Tam otuz yıldır buraya şeytan bile giremez. Çamlıbel’i herkes bilir. Çamlıbel kalasında kim oturur, Çamlıbel yolunda kim baç alır, herkes bilir bunu çocuğum, sen nasıl bilemedin? Haydi gel kalaya da konuşalım. Seni gözüm tuttu. Ölünce gözüm arkamda kalacaktı. Çamlıbelin ıssız kalmasından korkuyordum. İyi ki sen çıktın karşıma. Var olasın, sağolasın çocuğum. Artık ölürsem gözüm açık gitmeyecek. Çamlıbeli şeneltecekse senin gibi birisi şeneltecektir.»
«Emmiii.»
«Söyle çocuğum.»
«Kalana geliyorum ama, sen yiğit bir adamsın değil mi? Arkamdan bana bir kötülük yapmazsın, bir hile düşünmezsin benim için değil mi? Beni bir tuzağa düşürüp öldürmezsin değil mi?»
«Öldürmem.»
«Emmiii, sen yiğit bir adamsın değil mi? Hiç kimseye de tuzak kurmazsın değil mi?»
«Herkese tuzak kurarım yavrum. Bir adamda akıl ve de feraset olmazsa o adam bir hiçtir. Ne kadar güçlü olursa olsun bir adam, aklı işe karışmazsa her zaman, her zaman yenilir. Bak, ben tam otuz yıldır bu yolu tutarım. Baksana bir avuç da adamım. Hiç aklım olmasa, tuzağım olmasa bugüne gelir de bu kalayı yapabilir miydim? Gel benimle, sana bir kötülük düşünemem. Haydi şu adamların ellerini çöz… Birisinin elini çöz. O da ötekilerin elini çözsün. Haydi gidelim.»
Köse Kenan önde, Telli Nigârla Köroğlu arkada yola düşüp Çamlıbel kalasına geldiler. Köroğlu baktı ki kalenin içinde güzel, bakımlı bir saray. Hem de kocaman bir saray. Köroğlu bir saraya baktı, bir de Köseye.
«Emmi be… Köse Emmi bu sarayı sen mi yaptırdın, babandan mı kaldı?»
Köse güldü:
«Bre çocuk bakıyorum ki beni bir şeye benzetemedin. Babamdan bana hiç bir şey kalmadı. Senin babandan kalan kadar bile kalmadı. Hiç olmazsa senin babandan şu altındaki at kaldı, belindeki kılıç kaldı. Benim babamdan bir çöp b!le kalmadı »
Saraya çıktılar. Köse Kenan bu delikanlıyı merak ediyordu. Acaba kimdi nenin nesiydi.
«Söyle bakalım çocuk, nereden gelip nereye gidiyorsun. Anan kim baban kim? Düşmüşsün bu dağ başına. Düşmüşsün Köse Kenanın alıcı kurtlarının ağzına ki seni paralayalar!»
Bu sözlere hepsi birden güldüler. Köroğlu işi baştan sona anlatmağa başladı. Babasını, babasının gözlerinin oyuluşunu, her şeyi, her şeyi anlattı. Kaçışları, Reyhan Arap meselesini, her şeyi, her şeyi anlattı. Yalnız kıratın macerasını, nasıl bir at olduğunu, üç köpüğü anlatmadı. Kıyamete kadar da kimseye anlatmayacaktı. Bu Köroğlunun bir büyük sırrıydı ki kendisiyle bile olacak, kimse bilemeyecekti. Köse Kenan Bolu Beyini, Köroğlunun babasını, Telli Nigârı, herkesi herşeyi bir bir biliyordu. Köse Kenan gülerek:
«Demek senin başından bu işler geçti yavru? Demek senin babandı Seyis Yusuf? Kadir kıymet bilmez Bolu Beyi. İnsan Seyis Yusuf gibi bir adama, bir ermişe böyle davranır mı? Benim elimde Seyis Yusuf gibi birisi olsaydı onu başıma taç eyler de oturturdum. Şimdi sana bir çift sözüm var oğlum. Mademki, benim burada olduğumu söylemeden Çamlıbeli sana vasiyet etmiş Seyis Yusuf, demek ki bir bildiği vardı. Yoksa Çamlıbeli benim tuttuğumu o bilirdi. Demek ki bir bildiği var Seyis Yusufun. İşte ben de Çamlıbeli sana veriyorum. Bugünden sonra da senin emrine giriyorum. Seyis Yusuf sağ olsaydı, sana nasıl davranırdı? Bundan sonra da Çamlıbelde ben sana öyle davranacağım. Sen benim öz bir oğlumsun. ÇamIıbelde beğendiğin adamları tutar, beğenmediğini tutmazsın. Bu Çamlıbelin bundan böyle başı da sensin, kıralı da sensin.»
…
s.45-51
KARACAOĞLAN'dan...
…
Gecedir. Çadırda kalan Karaca düşünüyor. Dışarda büyük yalımlarla obanın ateşi yanıyor. Ötelerden, gecenin sessizliğinden bir kaval sesi geliyor. Karaca, çadırın ağzında bir ses duydu. Birden başını kaldırdı ki, karşısında Deli Hüseyin.
Deli Hüseyin ona: «Gel,» dedi, «seninle kan kardeş olalım. Kimim kimsem yok benim. Senin sesin dağı taşı eritir »
Belinden hançerini çıkardı. Karacaya: «Ver elini,» dedi. Eli aldı. Azıcık kanattı. Kanı yaladı. Sonra kendi parmağını da kesti. Onu da Karacaya yalattı. «Senin gibi kardaşım olduktan sonra, bu dünya bana vız gelir,» dedi… «Şaha Sultana eyvallah demem. Sözün Sultanı, sazın Sultanı…»
Şafak ışırken göç yüklendi. Obanın bir yanı yola düzüldü. Karaca gençtir, çeviktir. Kendi yüklerini hemencecik yükledi. Herkesten önce yola düştüler. Hüseyin kan kardeşinin bu ataklığını sevinçle, gözleri yaşararak seyreyledi. Göç kalktı. Göç yola düzüldü ama, bir yerde bir kaynaşma oldu. Birşeyler olmuştu. Belli. Hüseyin başını kaldırınca, bir devenin kalkmadığını gördü.
Kaynaşmaya doğru atını sürdü. Devenin yanına geldi. Deve çökmüş kalkmıyordu. Birkaç kişi kaldırmak için habire uğraşıyor, o inat ediyordu. Devenin başında da güzel bir kız dönüp duruyordu. Bu oba beyinin kızıydı. Deve de kızındı. Kızın kirpikleri top top olmuştu yaş ile. Bu sırada ortaya bir yaşlı adam atıldı. Bu, Veli emmiydi. Veli Emmi kurdun kuşun, hayvanın dilinden bilirdi. Dedi ki: «Uğraşmayın. Boşuna uğraşmayın.»
Dedi ki: «Deve inadıdır bu! Başa çıkılmaz. Bir inat etmesin, ölünceye kadar yerinden kımıldamaz. Gelecek yıl gelin, burada kemiklerini bulursunuz. Kes, öldür kımıldamaz. Burada böylece acından ölür.»
Bey atın üstünde olanı biteni seyrediyordu. Susuyordu. Birden, hışımla atından indi. Kızının yanına geldi. Yaklaştı. Saçlarını okşadı. Sonra emir verdi:
«Haydi dağılın.» Dağıldılar. Kızına: «Kızım,» dedi, «sen benim uslu kızımsın, Koca Veli doğru söyledi. Bu ölünceye kadar burada kalır. Kalkmaz. Sana istediğin deveyi alırım. Çare yok kızım.»
Kız ağlıyarak deveyi orada bıraktı. Kalktı atına bindi. Bir zaman sonra Deli Hüseyin doludizgin geldi, devenin yanında attan indi. Devenin yanına geldi. Konuştu:
«Demek burada çürür, çürür gider de yerinden kalkmaz ha? Neye içerlemiş, neye kızmış acep?» Devenin başında dolandı. Sağına soluna baktı. Başını okşadı.
«Şu deve milleti de ne acaip mahluk,» dedi.
«Ne tuhaf… Şaştım işine şunun. Zoru ne acep? Bile bile, göz göre göre, çürür de kalır mı adam?» Dertlendi. Bir türlü devenin yanından ayrılamadı. Karacaoğlanın göçü, göçün önündeydi. İlerliyordu. Bir zaman gitti böylece. Sonra Hüseyini düşündü. Hüseyin neredeydi? Kalabalığa girmişti. Bu zamana kadar ne iş yapıyordu? Kalabalık çoktan dağılmış, yola düşmüştü. Merakı gittikçe büyüyordu. Bir iki kişiye sordu. Doğru dürüst bir cevap alamadı. Göçü Hüseyinin karısına teslim etti, geriye döndü.
Hüseyinin yanına geldi. Hüseyin devenin başında dönüp duruyor. Böylece gördü onu. Şaştı. Hüseyin, Karacayı görünce kendine geldi.
«Biliyor musun Karaca?»
Karacaoğlan: «Biliyorum,» dedi.
Deli Hüseyin:
«Bu burada çürüyünceye kadar kalacak. Yerinden kalkmıyacak.» Karacaoğlan şaşkınlıkla, «nee!» dedi.
Deli Hüseyin usul usul: «Deve inadı. Deve, inadı tutup da çökünce, bir daha, ölünceye kadar kalkmaz yerinden… İşte, bu da yerinden kalkmıyacak. Zayıf düşecek. Ölecek. Kurtlar kuşlar pay edecek onu. Kaldıralım şunu.»
Karacaoğlan: «Kalkmaz diyen sensin ya…»
Deli Hüseyin: «Belki kalkar…» Sonra kızdı, deveye sarıldı, kaldırmağa çalıştı. Kaldıramadı, terledi, tepindi. «Öleceğini bilse burada, böylece yatar kalır mı? Söyle Karaca! Yatar kalır mıydı? Bey kızı türkü söyledi. Başına oturdu da devenin, ağıt yaktı. Gene kalkmadı inatçı deve.»
Birden aklına düştü. «Senin sesin dağa taşa cümle mahlukata kâr eyler. Söylesene bir türkü. Haydi gözünü seveyim söyle.»
Karacaoğlan gülümsedi: «Türküylen deve mi kalkar? Canı ölmek istemiş. Ölecek,»
Hüseyin: «Benim hatırım için… Benim hatırım için bir türkü söylemez misin? Senin sesin toprağa geçer. Taşı dile getirir.»
Karacaoğlan düşündü. Gözleri çakmak çakmak oldu. Yüzü, bütün bedeni korkunçlaştı. Bu Karacaoğlan artık eski Karacaoğlan değildi. Kalktı usulcacık gitti, atın terkisindeki sazını aldı. Devenin karşı sağına, bir taşın üstüne oturdu. Rüzgâr gibi, kasırga gibi, sonra seher yeli gibi ılıktan çalıp söylemeğe başladı.
Yaz gelir de yazı yaban yurdolur
Her derede bir alıcı kurdolur
On beşinde kızlar gonca gül olur
Vakti gelen güller ağlamasın mı?
Der Karacaoğlan bahar erişti
Meyvasın dermeden gazeli düştü
Yüklendi barhanem, kervanım göçtü
Tozu kalkan yollar ağlamasın mı?
Aşık der ki, sazın hikmetinden sual olunmaz. Deve ağır ağır ayağa kalkıyordu. Ama Karacaoğlan bunu görmüyordu. Sazına yumulmuş, dünyasından geçmiş veryansın ediyordu. Uğulduyordu dünya. Deve ayağa kalktı. Deli Hüseyin deveyi, durmuş, onda hareket başladığından beri seyrediyordu. Kendine gelen Hüseyin elini Karacanın omuzuna koydu. Deveyi gösterdi ona. Bu sefer şaşmak Karacaya düştü. Deli Hüseyin hemen devenin yularını Karacaoğlanın eline verdi. «Sen» dedi, «hele dur hele. Ben gidiyorum.»
Atına atladı. Doldurdu. Yüreği parçalanacakmış gibi atıyordu. Kime söylese, hiç kimse devenin kalktığına inanmayacaktı. Nasıl inandırmalıydı onları? İnanmazlarsa inanmasınlar, dedi kendi kendine… Varsın inanmasınlar… İnandıracağım onları ama… İnanmaları gerek… Sonra göçü görünce kendini tutamadı. Bağırmağa başladı.
«Deve kalktı… Duyduk duymadık demeyin, deve kalktı… Heeey millet, deve kalktı haaaa…»
Duyanlar, «N’olmuş bu Deli Hüseyin’e gene?» dediler. Beyin yanına geldiğinde soluk soluğaydı. Bir zaman ağzını açıp da bir tek laf edemedi. Kızın yüzü solgundu. Kederli, bitkindi. Sonra Hüseyin birden boşandı:
«Deve kalktı,» dedi. «Deve kalktı diyorum size, Allah Allah, deve kalktı. Ne laf anlamaz adamlar. Deve kalktı yahu. Beyim sana diyorum. Sayemde deve kalktı. Benim kardaşım saz çaldı, deve kalktı. Saz çaldı, kendi dilince deveye türkü söyledi, deve de kalktı.»
Bey, yanındakilere: «Ne diyor bu deli?» diye sordu.
Kalabalık homurdandı:
«Ne bilelim?»
Sonra kalabalık gittikçe arttı. Deli Hüseyin köpürdü. Halka döndü:
«Ne öyle pel pel bakıyorsunuz? Deve kalktı. Bey! Bey! Bunlar böyle bakıyor ya, sen niye öyle pel pel bakıyorsun…? Benim yeni kardaşım var ya, hak aşığı o. İşte o, oturdu devenin başına… Yumuldu sazın üstüne, bir çaldı ki… Dünya başka dünya oldu sandım. Dağlar ovalar nennilendi… Toprak dile geldi o çalarken… Sonra deve kalktı. Daha kalkmasın mı?»
Kız: «Kalktı mı Hüseyin Ağam?»
Hüseyin: «Muştuluğumu isterim Hatun.» Kız, Hüseyine yaklaştı:
«Muştuluğun başüstüne Hüseyin,» dedi.
Bu sırada, sabahleyin deve kalkmaz diyen yaşlı adam, Koca Veli Ağa ortaya atıldı, «Bak», dedi, «deli, bana bak. Deve dediğin inat edince kalkmaz. Öyle sazınan sözünen kalkmaz. Dımbırtıynan, zımbırtıynan kalkmaz. Sen düş görmüşsün. Sen nerede uyudun deli deyyus? Söyle de uyuduğun yeri, sana ona göre söz söyleyim. Sen uyumuşsun, hem de üstü açık uyumuşsun…»
Hüseyin kızdı: «Koca! Koca,» dedi. «Senin aklın sulanmış.»
Koca Veli: «Bak hele itin delisine… Ne laflar ediyor! Eğer o deve kalkmışsa, ben de şu bıyıklarımı keserim.»
Kalabalığın ortasında Hüseyin, onları inandırmak için hiç bir çare bulamıyordu. Nasıl bulsun. Bu obalar oba, bu develer deve oldu olalı, çöken deve, inadından çöken deve bir daha kalkmamıştı. Hüseyin ellerini açmış:
«Şimdi, şimdicik görürsünüz,» diyordu. «Şimdi, şimdicik, kardaşım gelsin de görürsünüz. Deveyi getirsin de görürsünüz. Bir
saz çalsın da, bir türkü söylesin de görürsünüz. O zaman Koca Velinin bıyıklarını tutar kökünden ellerimle keserim. Kökceğizinden keserim. Bana ne? İster inanın, ister inanmayın. Bana ne bre? Kardaşım çalar, ben de dinlerim.»
Daha fazla kızdırmamak için: “İnandık Hüseyin, inandık” dediler, gülerek.
Vakit ikindi olmuştu. Göç gürültü patırtıyla, düzlüğe konmaya çalışıyordu. Bunu Bey istemişti. Ne de olsa merak etmişti. Deveyi burada, bu düzlükte bekleyeceklerdi bu gece… Burada bir hafta, bir ay, bütün bir yaz da kalabilirlerdi. Çünkü yazlaklarından birisi de obanın, bu düzlüktü… Bu olay çıkmasaydı, belki de daha ileri gideceklerdi.
Bey: “Varın söyleyin şu deliye” dedi, “dedikleri doğru çıkmazsa, bunları kardaşlığını övmek için söylüyorsa, kardaşına da, ona da yapacağımı bilirim… Varın, Bey böyle söyledi deyin. Yalansa şimdiden başının çaresine baksın. Varın ona söyleyin. Kızımı umuda düşürdü. Yalansa, kardaşını da alsın, obadan çıksın gitsin.”
Deli Hüseyin, zorlukla çadırını kurdu. Elleri dolaşarak… İçi içine sığmıyordu. Çadırını yarım yamalak kurdu. Obanın ortasına düştü. Çadır çadır dolaşarak kardaşını, kardaşının saz çalışını, deveyi nasıl kaldırdığını anlatıyordu. “Yalan söylüyorsam ben bu obada durmam. Doğru söylüyorsam da, çoluk çocuk bütün obayı toplar, Koca Velinin bıyığını kendi elimle kökünden kazırım. Varsın avradı gibi olsun Koca Veli…”
Uzaktan devesi, atı ile Karaca gözüktü. Hüseyin deli gibi ortalığa düştü: “Bakın! Bakın! Kardaşım geliyor. Koca Velinin bıyığı gitti. Kökünden gitti. Bıyık turşusu yapacağım. Ya da avradına vereceğim Koca Velinin bıyığını…” Koşa koşa Karacaya doğru gitti.Ona sarıldı. “Bir bıyık kazandık ha,” dedi. “Seksen yaşında bir bıyık kazandık.”
Sonra Karacayı orada bıraktı, Beye koştu. Bey daha önceden görmüştü deveyi. “Var ol Hüseyin,” dedi. “Ben de sana muştuluk vereceğim. Getir kardaşını yanıma. Bu nasıl adammış, ben de göreyim.”
Bütün bunlar olup biterken Karaca ortada kalakalmıştı.
Karacanın yanına ilkin kız geldi. “Sağ ol,” dedi, “aşık sen sağ ol. Bu benim devemdi. Sen kurtarmışsın. Ölüp gidecekti. Sen olmasan…”
Oba halkı, çoluk çocuk birikmişti. Hayretle, korkuyla Karacaya bakıyorlar, biribirlerine bir şeyler fısıldaşıyorlardı. Birikip halka olmuşlardı. Gelen gelene… Çobanı, sığırtmacı, duyan geliyordu. Hüseyin de Beyi bırakıp koşa koşa birikmiş kalabalığa geldi. Ortada öyle kalakalmış Karacaoğlanın yanına vardı:
“İşte,” dedi. “İşte kardaşım… Saza başladı, bir türkü söyledi… Baktım deveye… Ne görem ki… Boynunu uzatmış… Ya, boynunu uzatmış… Sonra kalktı. Dağlar bile ayağa kalkıp, dağlar taşlar bile yola düşüp yürüyecekti, o türküyü söylerken.”
Oba toplanmıştı. Oba bir uğultu halindeydi. Kalabalık bir duruyor, hiç mi hiç ses çıkmıyordu. Taş gibi. Her biri donmuş. Sonra birden kalabalık bir uğulduyordu. Bu arada kızla Karacaoğlan göz göze geldiler. Bakıştılar. Kız uzun kirpikliydi. Karacaoğlan karayağız, kavruktu. Çelik yüzlü. Kız bir şeyler söyleyecek oldu Karacaya. Söyleyemedi. Karaca bunu sezdi. Kalabalığın gözleri bu biribirine muhabbetle bakan, susan iki gence çevrildi kaldı.
Kalabalıktan bir yaşlı: “Şu aşık iki söylese de dinlesek,” dedi. “Bu kadar millet ağzının içine bakıyor onun.” Karacaoğlanın canına minnetti. Hemen oracığa oturuverdi. Başladı çalmaya. O söyledikçe halka olmuş kadınlarda bir sallanma… Bir ah, of… Etrafta çıtırtı bile yok. Dağlar, ovalar yankılanıyor. Yalnız bir ses… Ortalığı dolduruyor. Söyleyenin yüzü utangaç. Bir zaman sonra kendisini unutup da asıl dünyasına girdiği zaman yüzü değişti. Obada kim varsa, hasta, yatalak, çocuk, halkaya katılmak için çadırdan fırladı… Halka büyüdü. Halka dondu kaldı. Dağlardan çobanlar sürüsünü bırakıp geldi. Dağlardan kurtlar, kuşlar geldi. Sonra, birdenbire saz durdu. Türkü durdu. Türkü bir zaman kayalarda, ovada yankılandı kaldı. Aşık başı önünde kalktı, yürüdü. Onun geldiğini gören halka usuldan aralandı. O çıktı.
…
s.60-63
ALA GEYİK'den...
Karaca Ali Ağa düğün hazırlığındaydı. Her şeyi yoluyla yordamıyla yapmalıydı. Kızın kardeşinin acelesi ne oluyor, diyordu. Önce, öteki nişan bozulacak, bu nişan takılacaktı. Böyle yaparsam, diyordu Ali Ağa, geyik çobanından korktu, diyecekler, diyordu. Önce nişan takılacak. Birkaç ay sonra da düğün kurulacak.
Öyle de yaptı. Uzaktaki şehirden, büyük bedestenli Maraştan, kutnu kumaşlar, altınlar getirtti. Büyük bir nişan töreni yaptı.
Nişan töreni yapılırken anası, kız kardeşi, Zeynep Halilin yolunu beklediler. Halil, o gün bugündür bir daha gözükmemiş, dağdan inmemişti. Bugünle Halilin dağa gittiğine on beş gün oluyordu. Köylü, herkes meraktaydı. Ne olmuştu bu Halile?
Nişan günü, köyden on, on beş delikanlı, Halili aramaya dağa doğru yollandılar. Halil dağda hiç bu kadar kalmamıştı.
İki gün Halilin geyik yataklarını aradılar, bulamadılar. Dağdan dağa, “Halil, Halil!” diye bağırıyorlardı.
Üçüncü gün seslerine bir karşılık geldi. Dağlar uzun uzun yankılandı. Bu Halilin sesiydi. Sese gittiler. Halil bir mağaranın önünde gülerek duruyordu! Yanına vardılar ki ne görsünler, mağaranın içi vurulmuş, yüzülmüş geyik etleriyle dolu.
Halil geyikleri vurmuş, yüzmüş, içlerini temizlemiş, bacaklarından da bir ağaca asmış. Gelenleri görünce:
“Ne iyi ettiniz de geldiniz,” dedi. “Ben de bu kadar geyiği köye kadar nasıl taşırım, diyordum, iyi ki geldiniz.”
İçlerinden biri:
“Seni arıyorduk. Başına bir hal mı geldi diye. İki üç gün aradık. Üç günden beri dağ dağ bağırıyorduk. Burası hiç aklımıza gelmezdi. Dünyanın öte ucu.”
Gerçekten de dünyanın öte ucuydu bu ıssız dağ tepesi, kayalık, ormanlık, kuytuluktu.
“Bir geyik getirdi,” dedi Halil, “beni buraya. Düştüm ardına. Yanına yaklaşıyorum, yaklaşıyorum…”
Hikayeyi uzun uzun anlattı, en sonunda: “Vuramadım,” dedi. “Vuramadım o geyiği…Vuramadım ama, buraya geldim ki, buralar geyik yatağı. Hem de avcı görmemiş geyikler. Ne kaçıyorlar, ne bir şey… İsteseydim, yüzlerce vururdum. Bu kadarı yeter, dedim.”
Delikanlılar donup kalmış gibiydiler. Halilin sevincine, dolup taşan sevincine şaşıyorlardı. Oysa sevgilisi gitmişti. Bir bilse…
Halil: “Ne var, ne oldu?” diye sordu: “Bu durgunluk ne? Haydi her birimiz ikişer tane geyik alalım, düşelim yola. Köy, köy oldu olalı şölenin böyle büyüğünü görmemiştir. Göremez. Bugüne kadar hiç kimse bu kadar geyiği köye indirememiştir. Bütün köy doyacak. Artacak bile.”
Hiç kimsede bir sevinç göremedi. Herkesin yüzü asıktı. Halil: “Ben size şaştım arkadaşlar. Hem beni arıyorsunuz, hem de böyle kederli, gamlı duruyorsunuz. Ne var köyde, bir şey mi oldu? Başımıza bir iş mi geldi?”
Delikanlılardan biri:
“Yok, ” dedi. “Hiçbir şey olmadı. Köyde de bir şey yok ya, anan seni merak etmiş. Biz de merak ettik. Sen şimdiye dek bu kadar çok dağda kalmadıydın da… Kocalar arayın, dediler. Biz de geldik…”
Halil güldü:
“Geldiğinize iyi ettiniz. Yoksa ben nasıl götürürdüm bunları? Hep düşünüp duruyordum. Şunları kokutmadan nasıl indiririm diye. Burada kokmaz ya… Gene de Tanrı saldı buraya sizi.”
Geyikleri ikişer üçer yüklenerek yola düştüler. Geyikler çoktu. Hepsini götürememişler, bir haylisi kalmıştı. “Gerisini de yarın, öbürgün adam gönderir aldırırız.”
Bu sebepten geyiklerin asılı olduğu mağarayı iyice kapatmışlardı. Geyikler, kurda kuşa yem olmasın diye.
Yolda giderlerken delikanlıların gene ağzını bıçak açmıyordu. Halile ne diyeceklerdi? Sarp dağların yiğit geyik avcısına ne diyeceklerdi? Halil, köye varınca nasıl karşılanacaktı? Neler görecekti? Nasıl olacaktı? Gözlerinin önüne getiriyorlar, susuyorlardı.
Halil anlamadığı bu kederi dağıtmak için habire sevinçli türküler söylüyordu. Bu sevinçli türküler de delikanlıları gittikçe kedere gömüyordu. Bir gece köyün üstbaşındaki Kartalyuvasında konakladılar. Kartalın kayasının başında ateş yaktılar. Sabaha kadar başında oturdular. Bu ateş köyden görünüyordu. Bilirlerdi ki, Halil yakıyor o ateşi. Halil büyük avlarda yakardı ancak bu ateşi. Köylü bilirdi ki, Halil köye şölenlik vurmuş. Ve köylü sevinirdi.
Halil:
“Köylü ateşi görecek. Sevincinden… Böyle bir şöleni Gökdere Gökdere oldu olalı görmemiştir. Şölenin büyüklüğünü anlatabilmek için ateşi iki üç misli yakalım.”
Ateşi iki üç misli büyüttüler. Delikanlılar ateş büyüdükçe, zaman geçtikçe kaygılanıyorlardı. Köylü de ateşi, ateşin büyüdüğünü görmüş kaygılanmıştı. Köylü bu şölene karşılık ne söyleyecekti ona? Sağ ol var ol Halilimiz. Sağ ol var ol bize çektiğin şölene amma, nişanlını elimizden aldılar. Bir şey diyemedik, mi diyeceklerdi?
Buna karşılık Halil ne diyecekti?
“Dağlarda size şölen çekmek için çalıştım çabaladım. İyi gün geçiresiniz diye. Bana yapacağınız bu muydu?” diyecekti. Ne diyecekti?
Evden eve, insandan insana yayıldı.
Halil büyük bir şölenlik geyikle geliyor. Ateşinden belli.
Kadınlar, genç kızlar ağlaştılar, yaşlı erkekler, delikanlılar kederlendiler. Köy, Halile ne diyecekti?
Halil, yanındaki delikanlıların bu kederinden, fol yok, yumurta yokken, böyle dağ dağ kendisini aramaya kalkmalarından kuşkulanmıştı. Delikanlıların ağızlarından bir söz alamayacağını biliyor, bu yüzden de susuyor, onlara bir şey soramıyordu.
Ateş öyle yanıp dururken, daha tanyerleri ışımadan yola düştüler. Artık Halilin de sevinci kalmamıştı. O da ötekilere dönmüştü. Topluluk sessiz, kayalıklardan ölü gibi ilerliyordu.
Gün kuşluk olurken, önde Halil, arkada yarenleri köye girdiler. Köyde bir tuhaf bir sessizlik vardı. Halil ürktü. Halil kendini bildi bileli geyik avından dönerken, hiç böyle karşılanmamıştı. Evlerinin kapısından Halili görenler hemen içeri kaçıyorlardı. Eskiden düğün şenlik Halili karşılar, düğün şenlik, şölen yapılacak meydana gelirlerdi. Ortada geyikleri kızartacak büyük ateş daha geceden yakılmış, kor olmuş bulunurdu.
Halil korkuyla, küsümle alana kadar gitti. Alanda ne kimse vardı onları karşılayan, ne de şölen ateşi vardı.
Düşünemez oldu. Orda dimdik durdu kaldı. Donup kalmış, kendinden geçmişti. Yarenleri de o hale gelmişlerdi…
Halil birden kendine geldi. Sırtındaki etleri çimenin üstüne koydu. Koşarak evine geldi. Anası kapılarındaydı… Onu görünce o da içeri çekildi.
Halil vardı:
“Ana, ana, ” dedi, “başımızda bir hal mı var? Köyün başına bir iş mi gelmiş ben burada yokken?”
Anası yere çömelmiş, konuşmuyor, habire ağlıyordu.
Halil sordu, anası ona ağzını bile açmadı. Ağladı durdu. Halil oradan doğru Zeyneplerin evine gitti. Üç kardeşler, gene, her zamanki gibi çınarın altında duruyorlardı. Kederli oldukları, ta uzaktan bile, yüzlerinden okunuyordu. Halil onların yanına yaklaştı. Selam verdi. Gönülsüz gönülsüz selamını aldılar. Halil vurulmuşa dönmüştü. Bir şeyler geveledi. Ötekiler de bir şeyler gevelediler, ne onun söylediğinden, ne ötekilerin söylediklerinden bir şey anlaşıldı. Karşılıklı öylece bir zaman durdular. Halil onlara bakıyordu boyuna. Onların başları yerdeydi.
Bir zaman sonra Halil onlardan ayrıldı. Eve doğru yürüdü. Kardeşler arkasından bakmadılar bile. İçeri girdi. İçerisi ıpıssızdı. Gözleri evin loşluğuna alışınca, köşede kızı gördü. Kız köşeye büzülmüştü. Onu karşılamadı. Ağzını da açmadı. Halil ona doğru yürüdü. Başında durdu. Kız, iyicene sarsılarak ağlamaya başladı. Arada, sesi, ağıdı çığlık gibi yükseliyordu.
Halil azıcık kendini toparladı.
“N’oldu?” diye sordu. “Bir şey mi var bu köyde? Kıyamet kopuk gibi bir hal… Ne var? Kederimden çatlayacağım. Sen söyle bari. Kimse ağzını açıp da bir şey söylemiyor.”
Yanına yaklaştı. Saçlarını okşamaya başladı. O saçlarını okşadıkça, öteki daha beter basıyordu ağıdı.
“Anlıyorum. Anlıyorum başımda bir hal var. Anlıyorum, senin başında bir hal var. Amma ne? Görüyorum sağ salimsin, kardaşların da sağ salim. Ne var öyleyse? Her evden bir ölü çıkmış gibi köy. Ne var öyleyse?”
Kız inler gibi, derinden:
“Keşki,” dedi, “kardaşlarım da öleydi. Keşki ben de öleydim. Öleydim de bu işler olmayaydı.”
Halil, bu işlerin ne olduğu üstüne sor babam sor etti ama, kızdan bir çift söz alamadı. Birsaat mı, iki saat mı orada bekledi, sonra içinde dert, korku, şüphe, çıktı gitti.
Koca Duranı çok severdi. Koca Duran yiğit adamdı. Özü sözü doğru adamdı. Koca Duran ona işin doğrusunu söylerdi. Köylünün, şöyle, ona bakışına bakıyordu da, ağızlarından bir şey alınamayacağını biliyordu. Kimse ona, çatlasa da, patlasa da bir şey söylemeyecekti. Koca Duranda bir umut. O yalan söylemez, o babasını öldürseler de her şeyi dobra dobra söylerdi. Koca Duran da bir dul karının oğluydu. Babası Yemene gitmiş, bir daha dönmemişti. Çöl Yemende kalmıştı. Koca Duran kendi kendine büyümüştü bu köylük yerde.
Halil köyün kıyısındaki evinde, iki eli yüzünde düşünür buldu Duranı.
“Merhaba Duran kardaş, ne bu hal böyle? Ne düşünürsün bre kardaş? Güne karşı böyle?”
Neşelenmeye, neşeli görünmeye çalışıyordu.
“Ne o bre Duran kardaş, yüzünden düşen kırk parça değil bin parça oluyor. Ne bre kardaşım? Sen beni hiçbir zaman böyle karşılamadıydın. Bir hal mı var başımızda? Bir kötü hal mı? Kimse ağzını açıp da bir şey söylemiyor. Herkes yüzüme acı acı, her evden bir ölü çıkmışçasına kanı kurumuş bakıyor. Ben de bir şey anlamıyorum. Kimse getirdiğim geyiklere elini bile sürmedi. Alanda, çimenlerin üstünde öyle durup duruyor. Ateşimi, ateş bile yakmamışlar geldim ki… Geldim ki, alanda sen bile yoksun. Anama gittim, bunun sebebi nedir diye. Ağzından bir çift söz bile çıkmadı. Hep ağlıyordu. Zeynebe gittim, Zeynep de öyle. Sana geldim ki, sana kardaşım diye geldim ki, bunun sebebini bana doğruca diyesin.”
Koca Duran da susuyordu. Başını kaldırıp bir şey diyemiyordu. Bir sararıp bir kızarıyordu.
Halil bekledi bekledi:
“Desene Duran kardaşım,” dedi.
Duran karşılık vermedi. Kımıldamadı bile… Öyle taş gibi durmuş kalmıştı.
Halil:
“Sen de demeyecek misin Duran kardaş?” dedi, yumuşak yumuşak.
Duran, birden gözleri dönmüş ayağa fırladı. Halilin karşısına geçti. İki arkadaş öyle karşı karşıya bir zaman kaldılar. Duranın dudakları titriyordu. Sapsarı kesilmişti.
Birdenbire sesini yükseltti:
“Bunu bu köyde herkes söyler de, bir ben söyleyemem. Anladın mı?”
Bu söz Halilin yüzünde şakladı.
Duran gene eskisi gibi, olduğu yere çöktü. Gene eskisi gibi yüzünü de elleri arasına aldı.
Halil başında bekledi bekledi baktı ki bunda da hayır yok. Boynunu büktü. Duranın yanından ayrıldı. Ayaklarını sürüyordu.
Beli bükülmüştü. Köyün alanına geldi. Böyle yıkılmış. Yolda Halili görenler, yollarını çeviriyorlar, başka yöne gidiyorlardı onunla karşılaşmamak için.
Halil ta ikindiye kadar köyün içinde, kendinden geçmiş, delicesine öylece gitti geldi. Gitti geldi. Bu köylü ne yapıyordu ona? Anası, nişanlısı, arkadaşı, güvendiği Koca Duran ne yapıyordu ona? Gidip geliyordu bir uçtan bir uca.
Köyden de hiç çıt çıkmıyordu. Ağlayan çocuklar bile seslerini kesmişlerdi. Kuşlar bile ötmüyordu sanki. Köyü bir ölüm sessizliği örtmüştü.
Halil bu sessizliğin içinde yapayalnızdı. Umutsuzdu. Bu ölüm sessizliğinin, kendine karşı bu kaçışın, bu düşmanlığın neden ileri geldiğini anlamıyor, kahroluyordu.
Öte yandan Sultan Karı köyün içine düşmüş, köyün ileri gelenlerini, Halilin arkadaşlarını ev ev dolaşıyor, onlara ağzına geleni, esirgemeden söylüyordu.Köyde herkes utancından, önünden başka yere bakamıyordu. Biribirlerinin yüzüne bakamıyorlardı.
Sultan Karı, köyün delikanlılarını en sonunda geyiklerin durduğu alana toplamıştı.
“Ateşi yakın,” dedi, “avrat yürekliler. Oğlanın nişanlısını verdiniz Sarıcalı köye, bir de getirdiği avı mı yemiyorsunuz? Yakın bakalım ateşi… Avrat yürekliler sizi.”
Delikanlılar sessizce ateşi yaktılar. Ateş bir harman yeri kadar bir yeri kapladı. Közler alana saçıldı. Geyikleri şişlere geçirip tüm tüm kızartmaya başladılar. Alana kilimler serildi. Büyük ağaçların dibi şenlendi. Ama daha, kimseden ses çıkmıyordu.
Sultan Karı gidip gelişlerinden birinde, dalgın Halilin yolunu kesti.
“Ey akılsız geyik avcısı,” dedi, “şu senin başına geleni kimse yüzüne durup da sana söyleyemedi değil mi? Söyleyemedi. Öyle mi? Öyleyse ben sana deyim de bu köyün sakalı bitlileri senin başına ne getirdi, onu duy! Nişanlın Zeynebi karşı köyden, karşı Sarıcalı köyden, köyün ağası Karaca Ali istedi. Işkı düşmüş. Bunlar da korkularından, arada barış olsun diye, senin nişanlını, sen dağda geyik avlarken, tuttular Karaca Ali Ağaya verdiler. Nişan taktı iki üç gün önce de Ali Ağa. Anladın mı? Bunlar senin başına bu işleri getirdiler işte. Duydun mu?”
Halil hiçbir şey söylemedi. Yerinden de kımıldamadı. Orada öylece kaldı.
Sultan Karı:
“Öyle kanın kuruyup kalmasın geyik avcısı. Her şeyin bir çaresi bulunur. Akılsız herif kızı daha alıp gitmedi. Her şeyin yolu bulunur sen adam olursan. Şimdi var da yarenlerinin arasına karış. Şenlik et. Benim ne diyeceğimi bekle. Sabırlı ol.”
Halil vardı, geyikleri çevirmekte olan arkadaşlarının yanına durdu. Arkadaşları başlarını yerden kaldıramıyorlardı… Halilin yüzüne bakmamak için. Geyikler kızartıldı, büyük sinilere kondu. Herkes sofranın başına gelip oturdu. Kimse elini ete ekmeğe uzatıp da bir lokma alamıyordu. Onlar sofra başında öyle duruyorlar, sofra da karşılarında öyle duruyordu.
Sultan Karı da başlarına dikilmiş duruyordu.
“Mademki yemek yemeye eliniz varmıyor, ey babayiğitler, bu iş o kadar zorunuza gidiyor ey babayiğitler, kalkın, hepiniz atlanın, varın Zeynebin evine, tükürün üç kardaşın yüzüne, alın nişanını Karaca Alinin, gidin Sarıcalı köye, nişanı yüzüne çalın Karaca Alinin. Olur mu babayiğitler. Ne dersiniz?”
Sultan Karı hem söylüyor, hem de aralarında dolanıyordu. Birden Koca Duranın karşısında durdu:
“Bre Koca Duran sen de mi korkudan yerinden kalkamaz oldun? Sen de mi Koca Duran? Gözlerin kör olsun Koca Duran.”
Duran da öyle kalakalmıştı.
Sultan Karı öyle dikilip kalmış Halilin karşısına geldi.
“Bre geyik avcısı,” dedi. Sesi alaylıydı: “Bre geyik avcısı. İşini sen görmezsen, kimse senin işini görmez. Sen işini kendin görecek kadar yiğit olursan, o zaman da herkesler senin ardından gelir. Bak, Koca Duran bile öyle dondu kaldı. Korkusundan. Fıkara Duran. Ödü kopar Karaca Aliden, ödü kopar Sarıcalı köyden. Haydi sen yürü de… Ardından kimse gelmezse, tek başına götür at yüzüğü. İsterse seni vursun Karaca Ali. Böyle yaşayacağına öl daha iyi. Geyik avcısı, Karaca Aliye belki senin de bir diyeceğin olur, o seni vurmadan. Ne dersin? Kendine güvenin var mı?”
Bu sözleri duyar duymaz Halilin yüzü ışıdı. Toparlandı. Kendine geldi. Kalabalıktan yola doğru yürüdü. Evlerine giden yola saptı. Koca Duran başını çevirmiş onun gidişine bakıyordu. Evlerine giden yola sapınca Halil, o da sofranın başından kalktı. Kendi evine doğru yürüdü. Sonra teker teker ötekiler kalktılar. Geride bir iki kişi kalmıştı. Sultan Karı gözlerini onlara dikmişti. Alaycı, aşağılayıcı bakıyordu.
Gülerek:
“Bir sonunda siz kaldınız yiğitlerim,” dedi.
Onlar da bir söze varmadan kalktılar. Herkes evine doğru yürüdü.
Bir an içinde köyün meydanı atlılarla doldu. Yaşlılar, delikanlılar, çocuklar bile atlanmıştı. Halil bir ara, doludizgin nişanlısının evine gitti. Kardeşler, gene orada, çınarın dibinde duruyorlardı. Kederliydiler. Ağızlarını bıçak açmıyordu. Halil hızla içeri girdi. Kız gene köşesinde ağlıyordu. Birden üstüne yürüdü kızın. Bileğinden tutup kaldırdı. Parmağına baktı. Yüzük yoktu. Boğazına baktı. Orada da bir şey yoktu.
“Nerede?” diye sordu.
Kız duyulur duyulmaz:
“Şu kutuya bak!” dedi.
Halil vardı kutuyu açtı. Kutunun içinde bir yüzük. Bir sürü altın vardı. Altınları yüzüğü aldı, cebine koydu. Hızla çıktı.
Bu sırada avluya Sultan Karı girmişti. Üç kardeşleri başı yerde, öyle düşünür gördü. Yanlarına vardı. Gülüyordu hep. Ötekiler başlarını bile kaldırmadılar. Öyle dalmış gitmişlerdi.
“Bre bir bacının üç kardaşları. Köyün yiğitleri ayaklandılar. Genç yaşlı, çoluk çocuk… Siz neredesiniz? Karaca Alinin taktığı nişanı götürüp geri verecekler. Bacınızın nişanını geri verecekler. Siz neredesiniz? Sizin korkarak taktığınız nişanı… Yürüyün… Binin atlarınıza da karışın adamlar arasına. Ne duruyor da, biribirinizin yüzüne bakıyorsunuz?”
Arkasını döndü içeri doğru yürüdü. O yürüyünce delikanlılar biribirlerinin yüzüne baktılar. Büyüğü yürüdü. Ardından ötekiler de yürüdüler. Tavlaya vardılar, atlarını çektiler, atladılar. Alanın kalabalığı arasına karıştılar. Yolda onları köylüler, köyün kadınları çocukları gördü. Yaşlılar gördü. “Var olun oğullar,” dediler. “Kırığınızı varın da bitiştirin.”
Delikanlılar kalabalığa karıştılar.
Atlıların bir ucu köyü çıkmıştı. Halil baştaydı. Sevincinden uçuyordu. Altındaki at da uçuyordu. Halilin atı, öteki atların belki iki yüz metre ilerisine gitmişti. Gittikçe de arayı açıyordu. Ve şimdi Gökdereyle Sarıcalı köy arasına, koşan, doludizgin uçan iki, üç yüz atlı dolmuştu.
Halil Sarıcalı köyün sınırında atının başını çekmedi. Çekmesi, arkadaşlarını beklemesi gerekirdi. Ama Halil bunu düşünecek halde değildi. Aynı hızla doludizgin Sarıcalı köyün içine girdi. Karaca Alinin konağını eskiden biliyordu.
Atının başını Karaca Alinin konağının önünde zınk diye çekti. Arkadan bir toz duman geliyordu.
“Ali Ağa! Ali Ağa!”
İçerden bir ses gelmedi. Sesini daha da yükseltti:
“Ali Ağa! Ali Ağa!”
Ali Ağa içerden seslendi:
“Ne istiyorsun? Bir diyeceğin mi var? Kimsin? Gel içeri de diyeceğini de.”
Halil:
“Çık dışarı. Dışarda gereksin Ağa.”
Ağa dışarı çıkar çıkmaz, Halil elindeki altın çıkınını, yüzüğü konağın balkonuna, Ali Ağanın ayağının dibine fırlattı.
“Al Ali Ağa! Bunlar seninmiş. Öyle söyledi söyleyen.”
Ali Ağa ayağının altına fırlatılmış çıkını aldı, açtı. Yüzü kül kesildi. Elindeki çıkını yere düşürdü. Yüzük yuvarlandı, ta uzağa gitti. O zamana kadar Ali Ağa atlının Halil olduğunu anlamamıştı.
Birden içeri girdi.
İçerden elinde bir silahla çıktı. Halile doğrulttu. Halil bunu bekliyordu zaten. O tüfeğini doğrultuncaya kadar Halil attan atladı, duvarın karaltısına sığındı.
“Ağa,” dedi, “bu senin yaptığına kancıklık derler. Köyünde, kapının önünde adam öldürmeye kalkıyorsun. Bunu sana söyleyebilmek için duvarın duldasına sığındım. Şimdi çıkıyorum. İstersen ateşle tüfeğini.”
Aynı hızla, göz açıp kapayıncaya kadar atına bindi. Karaca Ali afallamış kalmıştı. Birden elindeki tüfeğini Halilin üstüne boşalttı. Halil bunu biliyordu. Tüfekten sakındı. Karaca Alinin ilk kurşunu boşa gitti.
…
s. 117-123
Dipçe: Köroğlu, Karacaoğlan, Ala Geyik adlarıyla bilinen üç Türk söylencesinden kısa alıntılar, Yaşar Kemal’in yazdığı “Üç Anadolu Efsanesi” adıyla Yapı Kredi Yayınları arasında çıkan betikten alınmıştır. Söylencelere ilişkin bilgiler; Prof. Dr. Fuzuli Bayat’ın, Köroğlu; Prof. Dr. Bahaettin Ögel’in Türk Mitolojisi, Ali Rıza Yalgın’ın (Yalman) Cenupta Türkmen Oymakları betiklerinden derlenmiştir.



