İÇİNDEKİLER

Üç Anadolu Efsanesi, Ulusun mu Toprağın mı?

Yaşar Kemal (Kemal Sadık Göceli / Kemal Yaşar Sadıkoğlu)

Üç Anadolu Efsanesi, Ulusun mu Toprağın mı?

Yaşar Kemal, “Köroğlu’nun Meydana Çıkışı”, “Karacaoğlan”, “Alageyik” söylencelerini bir betik olarak 1967 yılında yazdı. Aynı yıl, Yaşar Kemal’in “Bâbıâli’de benim sayemde yer ettikten sonra ilk kazığı bana attı.” sözleriyle değerlendirdiği yeğeni Ramazan Yaşar tarafından kurulan Ararat Yayınevi, “Üç Anadolu Efsanesinin” ilk baskısını yaptı. Cem Yayınevi, Yapı Kredi Yayınları betiği aynı adla yayınlayan öteki kuruluşlar.

Asıl Adı Kemal Sadık Göceli olan yazar, yapıtında üç halk söylencesini öykülemiş; arı duru Türkçesiyle betimlediği, yüzlerce yıldır halkın sözünde, sazında varlığını sürdüren “Köroğlu”, “Karacaoğlan”, “Alageyik”, onun güçlü yorumuyla yazıya aktarılmış.

Betiğin ilk baskısından beri, söylencelerin kök bağını geriye iten, yerellik çağrıştıran, yalnızca bir bölgeye özgüymüş gibi algılatan bir adı var. Yazarın, kaynağı Türklerin yaşadığı yurtlarda olan bu üç söylenceyi, Türkiye’de bilinen kollarından derleyerek yazması; yayınevi yöneticilerinin de “Türk” yerine “Anadolu” adını öne çıkarması nedeniyle yapıtın adı, “Üç Anadolu Efsanesi olarak” yerleşmiş.

Okurların büyük ilgisini gören öteki Yaşar Kemal yapıtları gibi, bu betik de, sürekli yinelenen baskılarıyla, yayıncıların amaçlı yanlışla adlandırmalarına karşın, Türk söylencelerinin etkisini, yazarın yalın diliyle yaymayı sürdürüyor.

 

İlk söylence, Köroğlu ile ilgili

 

Köroğlu’nun Türkiye sürümünde, “Bolu Beyi”, “Çamlıbel” adları, olayın geçtiği yerin de, kişilerin de Türk olduğunu gösteriyor; Yaşar Kemal’in anlatımında da bu temel alınıyor.

Köroğlu söylencesi Türklerin yaşadığı geniş alanda, pek çok yerde benimsenmesine, söylenmesine karşın, kaynağı Türkmenlere dayandırılan bir öykü.

Prof. Dr. Fuzuli Bayat, “Bu destanının Azerbaycan, Türkmen, Anadolu, Özbek, Tacik, Kazak, Karakalpak, Kalmık sürümlerinde Köroğlu Türkmen’dir” demekle kalmıyor, Köroğlu’nun kaynağını bir tümceyle açıklıyor; “Azerbaycan sürümlerinin hepsinde hem Köroğlu, hem de Ayvaz kendilerini Teke Türkmen diye adlandırırlar

Köroğlu ile ilgili bir diğer önemli araştırmacı Pertev Naili Boratav, “Bugünkü şekliyle Köroğlu destanı aslı itibariyle Türkmen kaynağından görünüyor.” diye, söylencenin yayılma kaynağını vurguluyor. Köroğlu’nun, Türkçe’de, sin, gömüt karşılığı olan gör/gor sözüne dayalı, onun sinden çıktığı söylentisi ve bununla ilgili anlatıları da var.

 

İkinci Söylence, Karacaoğlan ile İlgili

 

Karacaoğlan, Halep’ten Ahır Dağlarına uzanan, içine Amik’i, Çukurova’yı, Torosların yaylalarını alan geniş alanda etkisi görülen bir halk ozanıdır. “Türkmen”, “Yörük”, “Barak”, “Avşar” gibi sıfatlanan Türk boylarının, oymaklarının arasında yaşayan öbür ozanlar gibi, gezdiği, dolaştığı yerlerde benimsenmiş, ilgi görmüştür. Yaşar Kemal, yapıtında kendi gördüklerinden, duyduklarından yola çıkarak Karacaoğlan’ın ovaynan, oba arasındaki izlerini derlemiş; ulu bir destancı, görkemli Manasçı tavrıyla, halkının dilinin akıcılığından yararlanmış; temiz, pak bir Türkçeyle yazıya geçirmiştir.

 

Üçüncü Söylence, Alageyik ile İlgili

 

Türk halk söylencelerinde çok yaygın olarak görülen “Alageyik”, tüylerinin arasına beyaz benekler karışmış bir geyik türüdür. Söylenceye göre, Cengiz Han’ın ana-atası olan “Maral” da bir alageyik idi. Daha sonraki Türk masallarında da, “geyik soyundan gelen han ve vezirler”, görülür. Orta Asya Türk halk edebiyatında böyle benekli geyiklerin, çok daha mitolojik türlerini de rastlanır: “avlar da, başı altın ve ayağı ise gümüş olan bazı geyikler görünür ve sonra da kaybolurlar.”

Yaşar Kemal, Türkçenin doruk yazarı, Çukurova’nın düzlüğünün bittiği, koyak koyak Türkmen obalarının sıralandığı Toroslarda geçen Alageyik söylencesini öykülüyor, yapıtında.

Ali Rıza Yalgın’ın, “Güneyde Türkmen Oymakları” adlı yapıtında aktardığı, Kahramanmaraş, Nurhak’ta, Binboğa Türkmenlerinden derlediği; geyik avına çıkan Nurhaklı gence, geyikleri vurma diye uyaran “koca” donlu alageyik söylentisinden farklı bir anlatısı var Yaşar Kemal’in. Buna karşın geyiğin kutsal sayılması, “geyik avının” kötülük getireceği temeli değişmiyor.

Bu temeli koruyan Kırgız Türklerinin “Kocacaş” söylencesi, hem “Kahramanmaraş, Binboğa” sürümüyle hem de Yaşar Kemal’in “Alageyik” söylencesiyle örtüşen benzer örgeler taşıyor. Kırgız anlatısında, “Sur Keçi” diye adlandırılan dağ keçisi, “Alabaş”ın canına kıymaması için Kocacaş’a yalvarır. Ancak Kocacaş adlı yiğit, kutsal dağ keçisini dinlemeyince, sonu ölüm olur. Türk söylencelerinin Tanrı dağlarına komşu yurtlarındaki bu verimi “Ak İlbarsın Soyu” adıyla, Tölömüş Okayev yorumuynan Kırgız sinemasına da taşındı.

Yaşar Kemal’in, üç Türk söylencesinin bölgesel anlatısı denebilecek ölümsüz yapıtı, sürükleyici diliyle, Türk halkının yabancısı olmadığı evrensel konusuyla, 1967 yılından beri, Türk ekinini gelecek kuşaklara aktaran bir anıt betik olma özelliğini koruyor. Betikte geçen üç söylence; Karacaoğlan’ın Kara Sevdası, Köroğlu, Alageyik, adlarıyla ayrı ayrı Yeşilçam kurmacası olarak, Türk sinemasında yer aldı.

 

KÖROĞLU

Sabah açıldı, hayırlı sabahlar cümlemizin üstüne açılsın. Güneş yüce dağlardan baş gösterdi. Dağlar elvan donlarını giydi. Cümle kuşlar öz dillerince sevgililerini çağırdılar. Köroğlu da sıçradı yataktan kalktı. Gece uyumamış, suratından düşen bin parça oluyor. Köroğlu yataktan kalkar kalkmaz, sarayın seyisleri hemen yanına

koşuştular.

«Aşık ağamız bu senin at deli mi ne?… Yanına kimseyi yaklaştırmıyor. Arkadan geleni tepiyor, önden geleni kapıyor. Bir at ki bin canavar gibi. Kusura kalma ne yemek verebildik, ne de su. Öteki atların hepsini suladık, tımar ettik. Bu bizi yanına yaklaştırmadı. Bizi değil, seyis Yusuf gelse onu da yaklaştırmaz bu senin küheylan… Bir eşek kadar da küçücük. Ne biçim iş bu?»

Köroğlu onlara hiç bir şey demedi. Bu seyislerin hepsini tanıyordu. Hepsi de kıratı tanıyorlardı. Kıratı tanımadıklarına göre demek kırat bir değişmiş, bir değişmiş, bambaşka olmuştu. Kıratın yanına vardı. Gerçekten de kırat çok değişmiş, küçülüp bir keçi kadar olmuş. Köroğlu kıratın bu halinden ürktü. Aklından kötü düşünceler geçti. Acaba kıratı alıp da bu kötü keçiyi mi koymuşlardı yerine? Acaba Bolu Beyi onu tanımış da bir oyuna mı hazırlanıyordu? Böyle ikircikli kıratın yanına vardı. Kıratın sağ kulağının arkasında bir mavi boncuk büyüklüğünde, aynen bir mavi boncuk ışıltısında mavi bir benek vardı. Beneği görünce kırat olduğunu anladı. Vardı kıratı iki kara  gözlerinden saygıyla öptü. Yemini suyunu verdi. Kırat yanına Köroğlundan başka kimseyi komazdı. Kimseye güvenmezdi.

Daha önce de söyledikti ya. Gene de söyleyelim. Bu destanda Köroğlu kadar kıratı da bilmek gerek. Kıratsız Köroğlu elsiz ayaksız fıkara bir oğlancıktır. Kıratın kanatları vardır. Sırtında bir çift kanat… Kanat vaktinde kıvrılır tüylerin altında yatar, yola çıktı mı açılır, çadır gibi etrafı tutardı. Bu kanadı insanoğlu görürse sihir bozulur. Kırat koşmaz olurdu. İşte ol sebeptendir ki kırat kimseyi yanına yaklaştırmazdı. Tüylerini kimse görmesin diye, kanadını kimse sezmesin diye. Neyse sözü uzatmayalım. Düğün alayı başladı.

Herkes atına binmiş meydan ediyordu. Köroğlu da kırata bir işaret çaktı… Kırat hemen o uyuz eşek donından sıyrılıp eski kırat oldu. Atı dağlara doğru sürdü. Dağda attan inip kendi giyitlerini giyindi. Hem de eskisinden çok güzel giyindi. Çoban giyitlerini de gerisin geri heybenin gözüne koydu, atı yeniden meydana sürdü. Çoban kılığındaki, uyuz beygirli aşığı  koydunsa bul. Köroğlu böyle bir şah yiğitti ki gözler kamaştıra.

Meydana girer girmez başlar ona çevrildi. Hayran kaldılar karşısında… Gerçekten Köroğlu bir şıvgacık bahar dalına benziyordu. Bütün güzelliği, yiğitliği üstünde. Bazıları bu şah yiğidin kim olduğunu hemen bildi. Çocuğun başına bir iş gelecek diye ödleri koptu. Gerçekten Bolu Beyi onu tanısaydı onu öldürmek için elinden geleni geriye koymazdı. Elinden gelse, şu düğün gününde onu yakalatır da şu meydanın ortasında parça parça ettirirdi. Bereket ki bu delikanlının Kör Yusufun oğlu olacağı onun aklına bile gelmiyordu.

Gelinin arabası, tel duvak içinde, çiçekler içinde önde gidiyor. Etrafını da yüzlerce atlı almış. Atlıların başında da Kel Vezirin oğlu. Kel Vezirin değnek oğlu atın üstünde durmağa bile korkuyor. Dokunsan düşecek. Ulan itoğlu, Telli Nigâr gibi gelin senin neyine. Telli Nigârın ışığının parlaklığı senin o çipil gözlerini kör eyler. Sen onun gibi bir kızın dengi misin behey yürekten yoksun, behey surattan, elden ayaktan yoksun. Behey sümüklü uyuz… Behey ki behey… Hay dünya sen yerin dibine batasın, batasın da Allahın kahr-ı gazabına uğrayasın. Şu oğlan bir Vezir oğlu olmasaydı Telli Nigârın yanına yaklaşabilir miydi? Elini tutabilir miydi? Köroğlu gibi bir şah yiğidin nişanlısına şöyle göz ucuyla bakabilir miydi? Köroğlu atını yavaş yavaş gelin alayının içine sürdü. Bolu Beyi gelin alayının ortasında gidiyordu. Yanına yaklaştı.

«Bolu Beyi, Bolu Beyi beni tanıdın mı? Ben Kör Yusufun oğluyum. Beni tanıdın mı? Şu gelin giden de benim beşikkertme nişanlım Telli Nigârdır. Sonra da can bir sevdiğimdir. Aklında mı? Sen benim beşikkertme nişanlımı Allahtan korkmadan, Peygamberden utanmadan Kel Vezirin oğluna, şu adama benzemeze nasıl verirsin? İşte geldim nişanlımı almağa. Hiç maraza çıkarmadan ver benim sevdiğimi de gideyim. Ver benim nişanlımı da gideyim. Böyle bir günümde, sevdiğime kavuşmuşken kan dökülmesini istemem.»

Bolu Beyi bu işe çok şaştı. Şöyle bir alıcı gözle baktı ki, ne görsün, gerçekten de bu delikanlı Yusufun oğlu Ruşen Aliydi… Kızkardeşinin de nişanlısı… Bir gün bir coşkunluk anında Seyis Yusufa, kendisine dünyanın en güzel atlarını kazandıran Seyis Yusufa şu benim kızkardeşim senin oğlunun olsun, demiş, büyük bir törenle kızı Ruşen Aliye nişanlamışlardı. Birden gözleri doldu. Ama kendisini çabuk toparladı. Bir karış çocuk ne hakla geliyordu da tam düğün alayının ortasında Osmanlı Vezirinin oğluna giden kızı istiyordu! Öfkesi başına sıçradı:

«Haydi ulan baldırı çıplak. Bir kız deve değildir ki iki yerinden boğazlana. Haydi oradan utanmaz. Tutun uşaklar şu terbiyesizi. Tutun da hemen burada başını vurun. Haydi çabuk. Tutun şunu.»

Bu arada Köroğlu eğildi. Kıratın kulağına birşeyler söyledi. At bir dikildi iki ayağının üstüne. Ok gibi yerinden fırladı. Bir sağa sıçradı, bir sola… Arabanın yanındakilerden kimine çarptı yıktı… Kimi atın yelinden yıkıldı. Kimi de atın narasından korkup kaçtı. Kırat kalabalığın içine düşmüş kimini dişiyle alıp on metre öteye fırlatıyor, kimini tekmeleyip yere seriyor… Demem o ki ardına geleni tepiyor, önüne geleni kapıyor, yanına geleni yıkıyor… Aman Allah ortalık bir alaboz duman olmuş ki Allah esirgeye göz gözü görmüyor. Bir anda ortalık savaş alanına döndü, ki, kırılmış kolun bacağın hesabı yok… Meydanda iniltiden geçilmiyor. At kişnemeleri, yere düşen atların, insanların kütürtüleri, kırılan kılıçlar, mızrakların şakırtıları dünyayı almış… Nigâr Hatun da arabasının içinde mavi bir yıldız gibi balkıyarak sevincinden deli olarak Köroğlunun düğün alayını perişan edişini seyreyliyor. Köroğludur, Kel Vezirin oğluna baktı ki, Kel Vezirin oğlu:

«Ula içinizde hiç erkek yok mu? Şu deli Aşığı vurun ha, öldürün ha…» deyip duruyor.

Köroğlu elele vurup kıs kıs güldü.

«Boynun altında kalsın ula Kel Vezirin oğlu. Boynun altında kalsın ula senin. Ula sen erkek değil misin?»

Arabaya yanaştı. Telli Nigârı arabadan çekti aldı attı kıratın terkisine.

«Gel Nigâr seni bir koca karıya vermişler, erkeğe değil,» deyip güldü.

Al Allah delini, zapteyle Köroğlu kulunu. Kırata zehir gibi bir dizgin, bir üzengi vurdu, atın anasından emdiği fitil fitil burnundan geldi. Geride kalanlar:

«Aldı ha, kaçtı ha… Aldı ha, kaçtı…»

Demeye kalmadan, kırat kantarmasını gerdi, kanatlarını çıkarıp gözden kayboldu gitti. Beyin atlıları orada, öylece lal-ü ebkem, hayvanlar gibi bakıştılar kaldılar. Kel Vezirin oğlu ortalığa düşmüş hâlâ söyleniyor:

«Ula aldı da gitti. Ula aldı da gitti. İçinizde hiç erkek yok mu? Ula bir deli Aşık geldi, bin atlının arasından gelinimi aldı da gitti… Ula ne durursunuz, düşün şunun arkasına… Ula sizde hiç erkek kanı yok mu? Ne durursunuz böyle? Ha yürüyün ha, ha yürüyün ha… Ula valla kaçıyor… İşte gözden kayboldu da gitti. Elinizi çabuk tutun, sonra hiç ulaşamazsınız.. Çabuk çabuk…»

Şaşkın atlıların, şaşkın Bolu Beyinin başları dönmüş olan bitenden. Yerlerinden bile kıpırdıyamıyorlar. Köroğlu dağa çıkınca aşağıya, ovaya döndü baktı ki, düğün alayı olduğu yerde yığılaşmış duruyor. Oradan bir de hayuhuy geliyor ki, bütün ovayı doldurmuş. Köroğlunun babasının vasiyeti vardı. Çamlıbelden başka yerde yurt yuva kurmamasıya… Onun için Köroğlu atın başını Çamlıbele çevirdi. Nigâr Hatunu sırtına almış ki kırata yol mu dayanır? Kat kat oldu yollar katlandı. Az gitti uz gitti. Azını çoğunu mevla bilir. Bir sabah uzaktan, ak yamacı, cennet ormanları, mor menekşeli pınarlarıyla Çamlıbel gözüktü. Akşam oluyordu. Soğuk sulu, nane, yarpuz kokulu bir pınarın başına varıp durdular. Köroğlu:

«Hele bu gece bu pınarın başında yatalım, yarına Allah kerim. Çamlıbeli yurt tutar, babamızın öcünü tekmil beylerden alırız.»

Köroğlu kıratı ötedeki bir ağaca bağladı, tımar etti, yem verdi suladı. Köroğluna babası vasiyet etmişti. İki eli kandaysa da, savaşta, döğüşte, aşkta, sevda içinde, başı bin türlü beladaysa da önce kıratın rahatını görecek, sonra da kendi rahatına bakacak. Telli Nigâr, Köroğlu ata bakarken orada, pınarın başında tek başına kalmış başına gelenleri düşünüyordu. Şimdi Vezir sarayında olacakken, bir dağ başında bir pınar yanındaydı. Üstelik de canından çok sevdiği nişanlısı yüzüne bile bakmıyor, gitmiş orada atıyla uğraşıyordu. En sonunda işini bitirip geldi:

«Ne o Bey kızı yüzünü eğmişsin… Gönlünü kıracak bir şey mi yaptık?»

Telli Nigâr:

«Yok, bir şey olmadı,» diye gönülsüz gönülsüz konuştu.

«Nasıl olmadı? Bak yüzünden düşen bin parça oluyor.»

«Ben açık konuşurum Köroğlu. Açıkça da gönlümü söylerim. Senin şimdiki yaptığını hiç beğenmedim ve de sana yakıştıramadım. Biz yıllar yılı birbirimize hasret olalım da sonra şu dağ başına gelelim de, sen de beni bu pınarın başına koyasın da gidesin atınla uğraşasın. İki dakka otursan da hoş beş etsek de öyle atına baksan olmaz mıydı? Kalbimi çok kırdın Köroğlu. Bunu senden beklemezdim. Yiğit olan yiğide, sevdiğine yoluyla yordamıyla davranmak düşer. İnsan olmadıktan sonra güzel göz, güzel kaş, sırım gibi boy herkeste var. İnsan dediğin yüreğiyle, inceliğiyle insan olmalı. Sen eskiden böyle değildin. Bu dağlar seni yabancılaştırmış. Korkarım ki yakında yabanıl kurtlara döneceksin.»

«Haksız konuşursun Bey kızı. Haksız konuşursun Telli Nigâr, Sebebini sormadan etmeden ağır sözler edersin Telli Nigâr. Babamdan vasiyettir ki, demiştir ki bana, iki elin kanda da olsa, hasta, ölüm yatağında da olsan önce kırata bakacak, onun rahatına bakacak, sonra da kendi işlerini göreceksin. Gönüllenme Telli Nigâr. Ben sana karşı kusur işlemem. Elimden geldikçe, yapabildiğim kadar senin gönlünü yüce tutarım. Seni başım üstünde tutarım. Sen benim gözümün ışığısın… Sensiz edemem.»

Telli Nigâr işi anlayınca sevindi. Demek ki Köroğlu kendisini ihmal etmemiş baba öğüdünü yerine getirmişti. Ona gülümsedi. Köroğlu iki sözde onun gönlünü almıştı. Bundan dolayı da kıvanç duydu. Ay ışığı vardı. Pınar çağıldıyor, yer gök çiçek kokularıyla kokuyordu. Ayışığında Telli Nigâr’ın mavi renkli giyiti, kırmızı saçları daha balkıyor, yanıp sönüyordu. Pınar başına uzandılar. Köroğlu kılıcını kınından sıyırıp aralarına uzattı. Eskiden, Köroğlunun yaşadığı çağda gelenek böyleydi. Bir yiğit bir kızı kaçırırsa evleninceye kadar ona el sürmez, uyurlarken de kılıcını araya koyar öyle uyurlardı. Bu, yiğidin kıza, sana dokunmayacağım demesiydi. Yorulmuşlardı, hemen uyudular. Öyle bir uyudular ki kütük gibi.

Uyandıklarında üstlerine gün ışığı düşmüştü. Bir de acıkmışlardı ki… Eeeee, ne yiyeceklerdi? Ne Telli Nigâr bunu Köroğluna söylüyor, ne de Köroğlu ona açlıktan söz açıyordu. Birbirlerinin gözlerine bile bakamıyorlardı… Bu işe Köroğlu içinden gülümsüyordu. Dur bakalım açlığını söylemeden şu Bey kızı ne kadar dayanacak? İki gün oldu ki ağzına bir lokma koymadı. Telli Nigâr’dır dayanır. Acından ölse de ben acımdan ölüyorum, demezdi. İşte Köroğlu bunu bilmiyordu. Bu Beylerde bir gelenek vardı. Köroğlu işte bu geleneği bilmiyordu. Köroğlunun bilmediği gelenek şuydu: Kol kırılır yen içinde geleneğiydi. Bu Beyler kendi içlerinde ne olup biterse bitsin hiç dışarıya vurmazlar. Kelleleri gider de sırlarını kimseye açmazlar. İşte Köroğlu Telli Nigâr’ın bu yanını bilmiyordu.

«Sen beni burada azıcık bekle Telli Nigâr,» dedi.

«Az sonra gelirim. Uzaklara gitmiyeceğim.»

Dediğini tuttu da. Aradan çok az bir zaman geçmişti ki Köroğlu elinde bir sürü üveyikle döndü. Üveyik dünyanın en lezzetli kuşudur. Yeşilimsi olur rengi ve bir bıldırcın büyüklüğündedir. Kurnaz kuştur, çok da zor avlanır. Üveyikleri gören Telli Nigâr onun nereye gittiğini anladı. Köroğlunun elinden kuşları alıp pınarın ayak ucuna, akıntısına gitti, yolmağa başladı, yoldu, temizledi, yıkadı. Bu sırada Köroğlu ateş yakmış, ateşten köz biriktiriyordu.

«Benli Nigâr tuzum da var. Bir de ekmeğimiz olsaydı.»

Üveyikleri ateşe vurup pişirdiler. Yağlı üveyikten çıkan duman bulut gibi göğe yağıyordu. Ekmekleri yoksa da üveyikleri büyük bir iştahla yiyip doydular.

Bu Çamlıbel dedikleri yer Köse Kenanın yurduydu. Köse Kenan burada eşkiyalık ederdi. Kısa boylu, kütemez enli bir köse idi. Çenesinin çukurunda yalnız bir tek tüy vardı. Kalın, sağlam, urgan gibi bir tüy. Hoş zamanında bu tüy çenesinin çukurunda kıvrılır yatar, hırslanınca da kalkar dikilir, yere saplanırdı. Kılıç gibi bir tüy olurdu. Köse o vakit bir adım atamazdı. Dünya yüzüne Köse gibi öfkeli bir adam daha gelmemişti. Eğer o tüy yere saplanmasaydı, öfkesini yenemeyen Köse çok hanlar hanumanlar dağıtır, çok ocaklar söndürürdü. Bereket ki bu kıl onun önüne geçiyor, yere saplanıyor, onu olduğu yerden kıpırdatmıyordu. Köse kılın elinden bir kurtulsa alimallah dağlar devirecek. Kılla uğraşayım derken, kılı saplandığı yerden çıkarayım derken, bu arada da öfkesi geçiveriyordu. Köse ne kadar öfkeli olsa da yüreği temiz bir adamdı. Hem yüreği temiz, hem de çok akıldane idi. Kösenin aklı üstüne akıl, kurnazlığı üstüne kurnazlık bu yeryüzüne hiç gelmemişti. Bütün tilkilerin kurnazlığı gelmiş de onun başına birikmişti. İşte bu Köse kendini bildi bileli Çamlıbeli tutmuş, burada yol kesiyor, kervan soyuyor, obalar donatıyordu.

Köse Kenanın yüreği demircilerin örsü gibiydi. Ve bu yürek yalnız fakir tıkara için çarpıyordu. O olmasaydı, o Çamlıbeli tutmasaydı, fakir fıkaranın hali dumandı. Yaşı da gelmiş geçiyordu. Biliyordu ki o bu Çamlıbeli tutmasa, bir ölüverse, keleşleri o gün hemen dağılıverirler. Fakir tıkara da öyle perperişan kalır. Kurnaz Köse ne yapacağını düşüne dursun, aşağıda ormanlıkta bir duman ilişti gözüne. Duman ki ne duman, orman yangını gibi bir şey. Sanki bir ordu girmiş de karavana ateşi yakmışlar. Köse Kenan:

«Varın bakın bakalım, şu aşağıda ne var? Bu ateş ne ateşi? Hangi herif Çamlıbele girmiş de orada ateş yakmış? Bir kervansa kesin… Bir adamsa alın getirin. Karşı koyarsa gerisini siz bilirsiniz. Bir yiğitse döğüşün. Yakalayamazsanız kellesini isterim.»

Üç silahlı adam koşarak kaleden aşağı indiler. Kimsin, necisin demeden Köroğlunun üstüne atıldılar. Köroğlu neye uğradığını şaşırdı ama, kendisini de çabuk toparladı. Üç adamı bir an içinde, göz açıp kapayıncaya kadar yere yıktı, üstüste yığdı, sonra da ellerini bağladı, şuraya koydu.

Köse Kenan bir bekledi, iki bekledi, öfkelenmeye başladı. Ne olmuştu bu adamlara? Yoksa bu beceriksizlerin başına işler mi gelmişti? Köse Kenan bağırdı:

«Heey şahbazlarım varın da bakın şu duman tüten yere, varın ki neler gelmiş başlarına?»

«Başüstüne Ağamız,» dediler.

Koşarak kaleden aşağı indiler. İndiler gördüler ki arkadaşları iki büklüm olmuş, elleri de bağlı, her biri bir ağacın altında yatıyor.

«Ula çocuk sen mi yaptın bu işi?»

Köroğlu gülümsedi.

«Ula çocuk sen bilmez misin ki burası Köse Kenanın yurdu. O Köse Kenan ki kellelerden kala yücelmiştir. Nasıl cesaret ettin de? Çocuksun da aklın ermiyor. Düş önümüze.»

Köroğlu gene aldırmadı. Hep gülümsüyordu. Üç adamın üçü de üç yerden çocuğa saldırdılar. Köroğlu o anda üçünü de üstüste yığdı. Sonra onların da ellerini bağlayıp her birisini bir ağacın altına yatırdı. Artık boyuna Çamlıbel kalasından adamlar geliyor. Boyuna da Köroğlu onların kolunu bağlayıp ağaçların altına yatırıyordu. Köse Kenan baktı ki giden gelmiyor, giden gelmiyor, acaba nedendir, derken son gönderdiği on kişi de gelmedi. Neredeyse ikindi oluyor. Yanına yönüne bakındı baktı ki kel seyisten başka kimse kalmamış kalada. Acaba gitse mi oraya? Gitmese hem adamlarının gözünde beş paralık olacak, hem de o adamlar kimse onların gözünde beş paralık olacaktı.

O da giyindi kuşandı, silahlarını taktı takıştırdı, koşarak aşağı indi, geldi ki ne görsün, her ağacın dibinde kolu bağlı bir adamı yatıyor, ötede de daha bıyıkları terlememiş bir delikanlıyla, güzeller güzeli bir kız. Köse Kenanın öfkesi başına sıçramış, çenesinin çukurundaki tek tüy dikilip yere saplanmıştı. Köse Kenan bu delikanlıyı görünce içine bir sevgi düştü ve öfkesi birden indi, tüy de yerden çıkıp çukuruna kıvrıldı.

«Gel bakalım bu yana, bana doğru çocuk. Bu işleri sen mi yaptın? Bunların hepsinin kollarını böyle bağlayıp sen mi yatırdın?»

Köroğlu boynunu büktü, utangaç:

«Bana hücum ettiler emmi, ben onlara bir şey yapmamıştım ki, onlara bir zavalım dokunmamıştı ki… Sen olsan, bu kadar adam üstüne gelse ne yapardın? Öyle değil mi emmi?»

«Ben mi ne yapardım? Hiiiç, senin yaptığını yapardım. Gel buraya…»

«Bak emmi gelirim yanına ama, sen ters bir adama benzersin… Kurnaz bir yüzün var. Ben senden korkarım. Yiğitsen gel seninle de döğüşelim de, arkanda başka adam yoksa, bu iş de burada bitsin. Önce adını bağışla sen kimsin?»

«Adıma Köse Kenan derler. Ben bu Çamlıbelin sahibiyim.»

«Neeee? Sahibi misin? Sahi mi söylüyorsun emmi? Köse Kenan sen misin? Eeeeeee? Sen ne iş görürsün burada? Çiftliğin mi var?»

«Çiftliğim yok yavrum. Şu aşağı yoldan kervanlar geçer. İşte ben de kervanları keserim. Başka işim gücüm yok. Tam kırk yıldır burada kervan keserim. Anladın mı?»

«Onu anladım emmi ama, bir şeyi anlamadım. Kusura kalmazsan soracağım. Sen bu adamlarla mı kervan kesersin? Yoksa yedekte başka yiğit adamların var mı?»

«Bunlarla keserdim ama çocuk… Demek ki bu dünyada elden üstün el varmış. Ben de senin gibi birini arıyordum.»

«Benim gelip de Çamhbelde oturacağımı ne bildin?»

«Bilirim çocuğum… Tam otuz yıldır buraya şeytan bile giremez. Çamlıbeli herkes bilir. Çamlıbel kalasında kim oturur, Çamlıbel yolunda kim baç alır, herkes bilir bunu çocuğum, sen nasıl bilemedin? Haydi gel kalaya da konuşalım. Seni gözüm tuttu. Ölünce gözüm arkamda kalacaktı. Çamlıbelin ıssız kalmasından korkuyordum. İyi ki sen çıktın karşıma. Var olasın, sağolasın çocuğum. Artık ölürsem gözüm açık gitmeyecek. Çamlıbeli şeneltecekse senin gibi birisi şeneltecektir.»

«Emmiii.»

«Söyle çocuğum.»

«Kalana geliyorum ama, sen yiğit bir adamsın değil mi? Arkamdan bana bir kötülük yapmazsın, bir hile düşünmezsin benim için değil mi? Beni bir tuzağa düşürüp öldürmezsin değil mi?»

«Öldürmem.»

«Emmiii, sen yiğit bir adamsın değil mi? Hiç kimseye de tuzak kurmazsın değil mi?»

«Herkese tuzak kurarım yavrum. Bir adamda akıl ve de feraset olmazsa o adam bir hiçtir. Ne kadar güçlü olursa olsun bir adam, aklı işe karışmazsa her zaman, her zaman yenilir. Bak, ben tam otuz yıldır bu yolu tutarım. Baksana bir avuç da adamım. Hiç aklım olmasa, tuzağım olmasa bugüne gelir de bu kalayı yapabilir miydim? Gel benimle, sana bir kötülük düşünemem. Haydi şu adamların ellerini çöz… Birisinin elini çöz. O da ötekilerin elini çözsün. Haydi gidelim.»

Köse Kenan önde, Telli Nigârla Köroğlu arkada yola düşüp Çamlıbel kalasına geldiler. Köroğlu baktı ki kalenin içinde güzel, bakımlı bir saray. Hem de kocaman bir saray. Köroğlu bir saraya baktı, bir de Köseye.

«Emmi be… Köse Emmi bu sarayı sen mi yaptırdın, babandan mı kaldı?»

Köse güldü:

«Bre çocuk bakıyorum ki beni bir şeye benzetemedin. Babamdan bana hiç bir şey kalmadı. Senin babandan kalan kadar bile kalmadı. Hiç olmazsa senin babandan şu altındaki at kaldı, belindeki kılıç kaldı. Benim babamdan bir çöp b!le kalmadı »

Saraya çıktılar. Köse Kenan bu delikanlıyı merak ediyordu. Acaba kimdi nenin nesiydi.

«Söyle bakalım çocuk, nereden gelip nereye gidiyorsun. Anan kim baban kim? Düşmüşsün bu dağ başına. Düşmüşsün Köse Kenanın alıcı kurtlarının ağzına ki seni paralayalar!»

Bu sözlere hepsi birden güldüler. Köroğlu işi baştan sona anlatmağa başladı. Babasını, babasının gözlerinin oyuluşunu, her şeyi, her şeyi anlattı. Kaçışları, Reyhan Arap meselesini, her şeyi, her şeyi anlattı. Yalnız kıratın macerasını, nasıl bir at olduğunu, üç köpüğü anlatmadı. Kıyamete kadar da kimseye anlatmayacaktı. Bu Köroğlunun bir büyük sırrıydı ki kendisiyle bile olacak, kimse bilemeyecekti. Köse Kenan Bolu Beyini, Köroğlunun babasını, Telli Nigârı, herkesi herşeyi bir bir biliyordu. Köse Kenan gülerek:

«Demek senin başından bu işler geçti yavru? Demek senin babandı Seyis Yusuf? Kadir kıymet bilmez Bolu Beyi. İnsan Seyis Yusuf gibi bir adama, bir ermişe böyle davranır mı? Benim elimde Seyis Yusuf gibi birisi olsaydı onu başıma taç eyler de oturturdum. Şimdi sana bir çift sözüm var oğlum. Mademki, benim burada olduğumu söylemeden Çamlıbeli sana vasiyet etmiş Seyis Yusuf, demek ki bir bildiği vardı. Yoksa Çamlıbeli benim tuttuğumu o bilirdi. Demek ki bir bildiği var Seyis Yusufun. İşte ben de Çamlıbeli sana veriyorum. Bugünden sonra da senin emrine giriyorum. Seyis Yusuf sağ olsaydı, sana nasıl davranırdı? Bundan sonra da Çamlıbelde ben sana öyle davranacağım. Sen benim öz bir oğlumsun. ÇamIıbelde beğendiğin adamları tutar, beğenmediğini tutmazsın. Bu Çamlıbelin bundan böyle başı da sensin, kıralı da sensin.»

KARACAOĞLAN

Gecedir. Çadırda kalan Karaca düşünüyor. Dışarda büyük yalımlarla obanın ateşi yanıyor. Ötelerden, gecenin sessizliğinden bir kaval sesi geliyor. Karaca, çadırın ağzında bir ses duydu. Birden başını kaldırdı ki, karşısında Deli Hüseyin.

Deli Hüseyin ona: «Gel,» dedi, «seninle kan kardeş olalım. Kimim kimsem yok benim. Senin sesin dağı taşı eritir »
Belinden hançerini çıkardı. Karacaya: «Ver elini,» dedi. Eli aldı. Azıcık kanattı. Kanı yaladı. Sonra kendi parmağını da kesti. Onu da Karacaya yalattı.
«Senin gibi kardaşım olduktan sonra, bu dünya bana vız gelir,» dedi… «Şaha Sultana eyvallah demem. Sözün Sultanı, sazın Sultanı…»

 

Şafak ışırken göç yüklendi. Obanın bir yanı yola düzüldü. Karaca gençtir, çeviktir. Kendi yüklerini hemencecik yükledi. Herkesten önce yola düştüler. Hüseyin kan kardeşinin bu ataklığını sevinçle, gözleri yaşararak seyreyledi. Göç kalktı. Göç yola düzüldü ama, bir yerde bir kaynaşma oldu. Birşeyler olmuştu. Belli. Hüseyin başını kaldırınca, bir devenin kalkmadığını gördü.

 

Kaynaşmaya doğru atını sürdü. Devenin yanına geldi. Deve çökmüş kalkmıyordu. Birkaç kişi kaldırmak için habire uğraşıyor, o inat ediyordu. Devenin başında da güzel bir kız dönüp duruyordu. Bu oba beyinin kızıydı. Deve de kızındı. Kızın kirpikleri top top olmuştu yaş ile. Bu sırada ortaya bir yaşlı adam atıldı. Bu, Veli emmiydi. Veli Emmi kurdun kuşun, hayvanın dilinden bilirdi. Dedi ki:

«Uğraşmayın. Boşuna uğraşmayın.»

Dedi ki: «Deve inadıdır bu! Başa çıkılmaz. Bir inat etmesin, ölünceye kadar yerinden kımıldamaz. Gelecek yıl gelin, burada kemiklerini bulursunuz. Kes, öldür kımıldamaz. Burada böylece acından ölür.»

 

Bey atın üstünde olanı biteni seyrediyordu. Susuyordu. Birden, hışımla atından indi. Kızının yanına geldi. Yaklaştı. Saçlarını okşadı. Sonra emir verdi:
«Haydi dağılın.» Dağıldılar. Kızına: «Kızım,» dedi, «sen benim uslu kızımsın, Koca Veli doğru söyledi. Bu ölünceye kadar burada kalır. Kalkmaz. Sana istediğin
deveyi alırım. Çare yok kızım.»

 

Kız ağlıyarak deveyi orada bıraktı. Kalktı atına bindi. Bir zaman sonra Deli Hüseyin doludizgin geldi, devenin yanında attan indi. Devenin yanına geldi. Konuştu:
«Demek burada çürür, çürür gider de yerinden kalkmaz ha? Neye içerlemiş, neye kızmış acep?» Devenin başında dolandı. Sağına soluna baktı. Başını okşadı.
«Şu deve milleti de ne acaip mahluk,» dedi.
«Ne tuhaf… Şaştım işine şunun. Zoru ne acep? Bile bile, göz göre göre, çürür de kalır mı adam?» Dertlendi. Bir türlü devenin yanından ayrılamadı. Karacaoğlanın göçü, göçün önündeydi. İlerliyordu. Bir zaman gitti böylece. Sonra Hüseyini düşündü. Hüseyin neredeydi? Kalabalığa girmişti. Bu zamana kadar ne iş yapıyordu? Kalabalık çoktan dağılmış, yola düşmüştü. Merakı gittikçe büyüyordu. Bir iki kişiye sordu. Doğru dürüst bir cevap alamadı. Göçü Hüseyinin karısına teslim etti, geriye döndü.

 

Hüseyinin yanına geldi. Hüseyin devenin başında dönüp duruyor. Böylece gördü onu. Şaştı. Hüseyin, Karacayı görünce kendine geldi.
«Biliyor musun Karaca?»
Karacaoğlan: «Biliyorum,» dedi.
Deli Hüseyin:
«Bu burada çürüyünceye kadar kalacak. Yerinden kalkmıyacak.» Karacaoğlan şaşkınlıkla, «nee!» dedi.
Deli Hüseyin usul usul: «Deve inadı. Deve, inadı tutup da çökünce, bir daha, ölünceye kadar kalkmaz yerinden… İşte, bu da yerinden kalkmıyacak. Zayıf düşecek. Ölecek. Kurtlar kuşlar pay edecek onu. Kaldıralım şunu.»

Karacaoğlan: «Kalkmaz diyen sensin ya…»

Deli Hüseyin: «Belki kalkar…» Sonra kızdı, deveye sarıldı, kaldırmağa çalıştı. Kaldıramadı, terledi, tepindi. «Öleceğini bilse burada, böylece yatar kalır mı? Söyle Karaca! Yatar kalır mıydı? Bey kızı türkü söyledi. Başına oturdu da devenin, ağıt yaktı. Gene kalkmadı inatçı deve.»

Birden aklına düştü. «Senin sesin dağa taşa cümle mahlukata kâr eyler. Söylesene bir türkü. Haydi gözünü seveyim söyle.»

Karacaoğlan gülümsedi: «Türküylen deve mi kalkar? Canı ölmek istemiş. Ölecek,»

Hüseyin: «Benim hatırım için… Benim hatırım için bir türkü söylemez misin? Senin sesin toprağa geçer. Taşı dile getirir.»

Karacaoğlan düşündü. Gözleri çakmak çakmak oldu. Yüzü, bütün bedeni korkunçlaştı. Bu Karacaoğlan artık eski Karacaoğlan değildi. Kalktı usulcacık gitti, atın terkisindeki sazını aldı. Devenin karşı sağına, bir taşın üstüne oturdu. Rüzgâr gibi, kasırga gibi, sonra seher yeli gibi ılıktan çalıp söylemeğe başladı.

Yaz gelir de yazı yaban yurdolur
Her derede bir alıcı kurdolur
On beşinde kızlar gonca gül olur
Vakti gelen güller ağlamasın mı?
Der Karacaoğlan bahar erişti
Meyvasın dermeden gazeli düştü
Yüklendi barhanem, kervanım göçtü
Tozu kalkan yollar ağlamasın mı?

 

Aşık der ki, sazın hikmetinden sual olunmaz. Deve ağır ağır ayağa kalkıyordu. Ama Karacaoğlan bunu görmüyordu. Sazına yumulmuş, dünyasından geçmiş veryansın ediyordu. Uğulduyordu dünya. Deve ayağa kalktı. Deli Hüseyin deveyi, durmuş, onda hareket başladığından beri seyrediyordu. Kendine gelen Hüseyin elini Karacanın omuzuna koydu. Deveyi gösterdi ona. Bu sefer şaşmak Karacaya düştü. Deli Hüseyin hemen devenin yularını Karacaoğlanın eline verdi. «Sen» dedi, «hele dur hele. Ben gidiyorum.»

 

Atına atladı. Doldurdu. Yüreği parçalanacakmış gibi atıyordu. Kime söylese, hiç kimse devenin kalktığına inanmayacaktı. Nasıl inandırmalıydı onları? İnanmazlarsa inanmasınlar, dedi kendi kendine… Varsın inanmasınlar… İnandıracağım onları ama… İnanmaları gerek… Sonra göçü görünce kendini tutamadı. Bağırmağa başladı.

«Deve kalktı… Duyduk duymadık demeyin, deve kalktı… Heeey millet, deve kalktı haaaa…»

Duyanlar, «N’olmuş bu Deli Hüseyine gene?» dediler. Beyin yanına geldiğinde soluk soluğaydı. Bir zaman ağzını açıp da bir tek laf edemedi. Kızın yüzü solgundu. Kederli, bitkindi. Sonra Hüseyin birden boşandı:
«Deve kalktı,» dedi. «Deve kalktı diyorum size, Allah Allah, deve kalktı. Ne laf anlamaz adamlar. Deve kalktı yahu. Beyim sana diyorum. Sayemde deve kalktı. Benim kardaşım saz çaldı, deve kalktı. Saz çaldı, kendi dilince deveye türkü söyledi, deve de kalktı.»

Bey, yanındakilere: «Ne diyor bu deli?» diye sordu.

Kalabalık homurdandı:

«Ne bilelim?»

Sonra kalabalık gittikçe arttı. Deli Hüseyin köpürdü. Halka döndü:

«Ne öyle pel pel bakıyorsunuz? Deve kalktı. Bey! Bey! Bunlar böyle bakıyor ya, sen niye öyle pel pel bakıyorsun…? Benim yeni kardaşım var ya, hak aşığı o. İşte o, oturdu devenin başına… Yumuldu sazın üstüne, bir çaldı ki… Dünya başka dünya oldu sandım. Dağlar ovalar nennilendi… Toprak dile geldi o çalarken… Sonra deve kalktı. Daha kalkmasın mı?»

 

Kız: «Kalktı mı Hüseyin Ağam?»

Hüseyin: «Muştuluğumu isterim Hatun.» Kız, Hüseyine yaklaştı:

«Muştuluğun başüstüne Hüseyin,» dedi.

 

Bu sırada, sabahleyin deve kalkmaz diyen yaşlı adam, Koca Veli Ağa ortaya atıldı, «Bak», dedi, «deli, bana bak. Deve dediğin inat edince kalkmaz. Öyle sazınan sözünen kalkmaz. Dımbırtıynan, zımbırtıynan kalkmaz. Sen düş görmüşsün. Sen nerede uyudun deli deyyus? Söyle de uyuduğun yeri, sana ona göre söz söyleyim. Sen uyumuşsun, hem de üstü açık uyumuşsun…»

Hüseyin kızdı: «Koca! Koca,» dedi. «Senin aklın sulanmış.»
Koca Veli: «Bak hele itin delisine… Ne laflar ediyor! Eğer o deve kalkmışsa, ben de şu bıyıklarımı keserim.»

 

Kalabalığın ortasında Hüseyin, onları inandırmak için hiç bir çare bulamıyordu. Nasıl bulsun. Bu obalar oba, bu develer deve oldu olalı, çöken deve, inadından çöken deve bir daha kalkmamıştı. Hüseyin ellerini açmış:

«Şimdi, şimdicik görürsünüz,» diyordu. «Şimdi, şimdicik, kardaşım gelsin de görürsünüz. Deveyi getirsin de görürsünüz. Bir
saz çalsın da, bir türkü söylesin de görürsünüz. O zaman Koca Velinin bıyıklarını tutar kökünden ellerimle keserim. Kökceğizinden keserim. Bana ne? İster inanın, ister inanmayın. Bana ne bre? Kardaşım çalar, ben de dinlerim.»

Daha fazla kızdırmamak için: «İnandık Hüseyin, inandık,» dediler, gülerek.

 

Vakit ikindi olmuştu. Göç gürültü patırtıyla, düzlüğe konmağa çalışıyordu. Bunu Bey istemişti. Ne de olsa merak etmişti. Deveyi burada, bu düzlükte bekleyeceklerdi bu gece… Burada bir hafta, bir ay, bütün bir yaz da kalabilirlerdi. Çünkü yazlaklarından birisi de obanın, bu düzlüktü… Bu olay çıkmasaydı, belki de daha ileri gideceklerdi. Bey: «Varın söyleyin şu deliye,» dedi, «dedikleri doğru çıkmazsa, bunları kardaşlığını öğmek için söylüyorsa, kardaşına da, ona da yapacağımı bilirim… Varın. Bey böyle söyledi deyin. Yalansa şimdiden başının çaresine baksın. Varın ona söyleyin. Kızımı umuda düşürdü. Yalansa, kardaşını da alsın, obadan çıksın gitsin.»

 

Deli Hüseyin, zorlukla çadırını kurdu. Elleri dolaşarak… İçi içine sığmıyordu. Çadırını yarım yamalak kurdu. Obanın ortasına düştü. Çadır çadır dolaşarak kardaşını, kardaşının saz çalışını, deveyi nasıl kaldırdığını anlatıyordu. «Yalan söylüyorsam ben bu obada durmam. Yalan söylemiyorsam da, çoluk çocuk bütün obayı toplar, Koca Velinin bıyığını kendi elimle kökünden kazırım. Varsın avradı gibi olsun Koca Veli…»

 

Uzaktan devesi, atı ile Karaca gözüktü. Hüseyin deli gibi ortalığa düştü:
«Bakın! bakın! Kardaşım geliyor. Koca Velinin bıyığı gitti. Kökünden gitti. Bıyık turşusu yapacağım. Ya da avradına vereceğim Koca Velinin bıyığını…»
Koşa koşa Karacaya doğru gitti. Ona sarıldı. «Bîr bıyık kazandık ha,» dedi. «Seksen yaşında bir bıyık kazandık.»
Sonra Karacayı orada bıraktı, Beye koştu. Bey daha önceden görmüştü deveyi. «Varol Hüseyin,» dedi.
«Ben de sana muştuluk vereceğim. Getir kardaşını yanıma. Bu nasıl adammış, ben de göreyim.»
Bütün bunlar olup biterken Karaca ortada kalakalmıştı. Karacanın yanına ilkin kız geldi: «Sağol,» dedi, «aşık sen sağol. Bu benim devemdi. Sen kurtarmışsın. Ölüp gidecekti. Sen olmasan…»

 

Oba halkı, çoluk çocuk birikmişti. Hayretle, korkuyla Karacaya bakıyorlar, birbirlerine birşeyler fısıldaşıyorlardı. Birikip halka olmuşlardı. Gelen gelene… Çobanı, sığırtmacı, duyan geliyordu. Hüseyin de Beyi bırakıp koşa koşa birikmiş kalabalığa geldi. Ortada öyle kalakalmış Karacaoğlanın yanına vardı:
«İşte,» dedi. «İşte kardaşım… Saza başladı, bir türkü söyledi… Baktım deveye… Ne görem ki… Boynunu uzatmış… Ya, boynunu uzatmış… Sonra kalktı. Dağlar bile ayağa kalkıp, dağlar taşlar bile yola düşüp yürüyecekti, o türküyü söylerken.»

 

Oba toplanmıştı. Oba bir uğultu halindeydi. Kalabalık bir duruyor, hiç mi hiç ses çıkmıyordu. Taş gibi. Her biri donmuş. Sonra birden kalabalık bir uğulduyordu. Bu arada kızla Karacaoğlan göz göze geldiler. Bakıştılar. Kız uzun kirpikliydi. Karacaoğlan karayağız, kavruktu. Çelik yüzlü. Kız bir şeyler söyleyecek oldu Karacaya. Söyliyemedi. Karaca bunu sezdi. Kalabalığın gözleri bu biribirine muhabbetle bakan, susan iki gence çevrildi kaldı.

 

Kalabalıktan bir iki yaşlı: «Şu aşık iki söylese de dinlesek,» dedi. «Bu kadar millet ağzının içine bakıyor onun.»

 

Karacaoğlanın canına minnetti. Hemen oracığa oturuverdi. Başladı çalmağa. O söyledikçe halka olmuş kadınlarda bir sallanma… Bir ah, of… Etrafta çıtırtı bile yok. Dağlar, ovalar yankılanıyor. Yalnız bir ses… Ortalığı dolduruyor. Söyliyenin yüzü utangaç. Bir zaman sonra kendisini unutup da asıl dünyasına girdiği zaman yüzü değişti. Obada kim varsa, hasta, yatalak, çocuk, halkaya katılmak için çadırdan fırladı… Halka büyüdü. Halka dondu kaldı. Dağlardan çobanlar sürüsünü bırakıp geldi. Dağlardan kurtlar, kuşlar geldi. Sonra, birdenbire saz durdu. Türkü durdu. Türkü bir zaman kayalarda, ovada yankılandı kaldı. Aşık başı önünde kalktı, yürüdü. Onun geldiğini gören halka usuldan aralandı.

O çıktı.

ALAGEYİK

Bu köy Sarıcalı köyüdür. Halilin köyüne bir saatlik bir yol çeker. Küçük bir koyağın yukarı ucundadır. Sırtını ulu kayalıklara dayamıştır. Alt yanı ovadır. Düz bir ova. Bu ovadan aşağı doğru yürür de, dağımsı bir tümsek aşarsan Çukurovaya ulaşırsın. Bu köyde Karaca Ali derler bir zengin otururdu. Yani bu köyün başıydı Karaca Ali. Kalabalık bir aileydi. Amcası, amcasının oğulları, dayısı, dayısının oğulları. Biribirlerine tutkundular. Birinin öl dediği yerde, hepsi ölürdü. Bu yüzden bu dağların en yiğit adamı diye Karaca Ali ün salmıştı. Çok eskiden beri Halillerle bu Karaca Alilerin arasında kan davası vardı. İki köy de bu yüzden çoğunluk birbirine düşmandı. Uzun yıllardan beri birbirlerinin izlerine kurşun sıkıyorlardı. Halilin babası ölünceye kadar, Halillerin köyü baskındı. Halilin babası öldükten sonra Sarıcalı köyü baskın çıkmağa başladı. Halilin köyünün adı Gökdereydi. Gökdereliler, Sarıcalı köyün sınırından içeri giremez olmuşlardı Halilin babası öldü öleli. O köyün sınırına hayvanları girse de almağa gitselerdi, bir kan çıkardı. Karaca Ali bir gün Gökdere köyünden geçerken kapılarının önündeki pınardan su alan Halilin nişanlısı Zeynebi görmüştü. Görür görmez de vurulmuştu. Kızdan bir su istemiş, almış içmişti. «Pınarın suyu, senin kadar tatlı, güzel olsun,» demiş gitmişti. Köyüne varınca, köyden bu kızın kim olduğunu anlamak üzere, Gökdereye bir adam yollamıştı. Adam Gökdereden dönüşünde kötü haberler getirmişti. Kız, üç kardeşin bacısı, Halilin nişanlısıydı. Karaca Ali beyninden vurulmuşa dönmüştü. Üç kardeşten kız alınırdı alınmaya ama, Halili nasıl ortadan kaldırmalıydı? O gün bugündür, her gün Karaca Ali, Gökdere köyünden geçiyor, kızın pınara gideceği zamanı kolluyor, kız pınara varınca atını sürüyor, kızdan bir su istiyordu. Kız, bir su verdi, iki verdi, sonunda anladı ki bu su isteyen yolcunun ısrarında bir şey var. Bu yolcunun gözlerinde bir tuhaf ışık var. Son gelişinde yolcu su isteyince:
«Var git yolcu işine,» dedi. «Benden sana hayır yok. Ben üç kardeşin bacısıyım. Halilin nişanlısıyım. Şu koca evin tek kızıyım. Var git yolcu, var git. Benden
sana hayır yok.»

Karaca Aliye suyu vermedi. Karaca Alinin suya uzanmış eli öyle kalakaldı. Kız ona bakmadı bile. Bunun üstüne Karaca Ali süklüm püklüm oradan ayrıldı. «Ben de bunu sana koyarsam,» dedi. «Şu bıyıklarım… Ben de seni Halile yar edersem…» Köye geldi. Atından indi. «Durmuş Ağayı çağırın,» dedi. «Acele gelsin.» Müthiş öfkeliydi. Hışım gibiydi. Evin önündeki ağacın gölgesine kendisini bir ok gibi attı. Peykeye oturdu. Yüzünü elleri arasına aldı. Öylece kalakaldı. Durmuş Ağa geldi. Bir iki kere: «Ali! Ali!» diye çağırdıktan sonradır ki sesini ancak Ali’ye duyurabildi. Ali uykudan uyanırcasına: «Geldin mi Durmuş Ağa?» dedi. Ellerini yüzünden çekti.
Durmuş Ağa:
«Söyle,» dedi.
«Başımda müşkül bir iş var. Şu Gökdereden Hasan Ağanın oğlu var ya… Onu yok etmek gerek. Bana bir akıl ver diye çağırdım seni…»
Yaşlı adam düşünceye vardı. Bir zaman sonra doğruldu:
«O kolay,» dedi. «Öylelerini yok etmek kolay.»
Ali:
«Neresi kolay? De bakalım…»
Yaşlı adam:
«Kolay,» dedi. «Neden ki dersen, o çocuk şu kadarcıktan beri geyik avcısı. Duydum ki şimdi de gece gündüz geyik ardındaymış. Aylarca gider geyik avından gelmezmiş. Geyik avına yalnız çıktığı bir gün… Haber alırız. Bir pusu kurarız ona… İşi tamam, Kim vurduya gider.»
Karaca Alinin bu söz üstüne yüzü ışıdı:
«Sağ ol Durmuş Ağa,» dedi. «Dediğin kolay yapılır. Köyün ucuna her gün bir nöbetçi koyacağım, nöbetçi Halili yalnız görür görmez bize haber verecek. Biz de pusu kuracağız. Tamam mı? Tamam.»
Günlerden beri Karaca Ali, silahlanmış beş adamıyla, Gökdere köyünün ucundaki nöbetçiden Halil’in tek başına ava çıkmasını bekliyordu. Günlerden beri Halil de tek başına, her nedense, ava çıkmıyordu. Yanında en azdan altı, yedi kişi bulunuyordu. Karaca Ali’nin sabrı tükeniyordu. Ne yapacağını şaşırmıştı. Ama bekliyordu. Halil, arkadaşlarıyla dağa çıkıyor, kayalıklara varınca, atını başıboş bırakıyordu, at da başıboş hiç bir yana sapmadan, doğru eve gidiyordu. Arap atın asili böyle olur, derler. Sahibi yaralanırsa başında bekler. Sahibi, «git» diye kalçasına bir tokat vurursa, doludizgin doğru evlerine gelir.

 

O zamanlar Toroslar geyik doluydu. Kimse koyun, keçi eti yemezdi o zamanlar. Geyik eti yerlerdi. Günah sayarlardı geyik avını ama, gene de etini yememezlik etmezlerdi. Kocası genci, hocası mollası, dedesi babası, herkes yerdi.
Onun için ava çıkan her bir delikanlı, sırtında bir geyikle gelmeliydi. Gelemeyince, kolay kolay kız bulunmazdı. Ama, Halilin işi beterdi. O, ava tutkundu. Delicesine tutkundu. Onun işi gücü buydu. Delikanlılar gibi düğüne, derneğe gitmez, ava giderdi. Nişanlısını bile unuturdu av deyince. Onun bu tutkusundan korkuyorlardı. Anası, nişanlısı, köylü yarenleri korkuyordu. Başına bir iş gelecekti. Toroslarda böyle geyik avı tutkunları daha önce de çıkmıştı. Çıkmıştı ama, hiçbirisi de iflah olmamıştı.
Karaca Ali sabırsızlıkla beklerken, nöbetçi koyduğu adam doludizgin geldi, atından indi:
«Halil bugün tek başına doludizgin Karakuşun kayasına doğru gidiyordu. Belki bir hafta avdan dönmez. Heybesi şişkindi. Ben Halili göre göre her huyunu anladım.
Heybesi böyle şişkin olunca, Halil bir haftadan aşağı avdan dönmez. Bir ay gittiği de olur. Karakuşun kayasında pusu kurarsak işi bitiktir.»
Karaca Ali sevindi.
«Kalkın uşaklar,» dedi. «Gün bugündür. Görsün gününü Halilcik. Geyik nasıl avlanırmış görsün…»
Atlara bindiler, yola düştüler. İki gün sonra Karakuşun kayasının oraya geldiler. Karakuşun kayası sarptı. Minare gibi yüceydi. Alt yanı salkım saçak ormanlıktı. Burada geyikler sürüyleydi. Kırmızı kayalarda yeşil çimenler vardı. Yücesinde ak bulutlar vardı. Doruklarda kartallar dönerdi. Kartal yuvaları dorukların yamacında saray gibi haşmetliydi.
Karaca Ali:
«Ömer,» dedi yanındakilerden birine, «buradan başka yerden geçemez değil mi Halil?»
Ömer:
«Buraya gelecekse, burdan başka geçecek yeri yok. Tam üstümüze gelecek.»
«Durmuş Ağa sen ne dersin?» dedi Karaca Ali.
Durmuş Ağa:
«Buraya gelecekse, buradan başka yerden geçmesi mümkün değil. Buraları adım adım, kaya kaya bilirim. Otuz yıl buradan bir yere gitmeden geyik avladım. Buradan geçecek o…»
Burada bir gün bir gece pusuda beklediler. Halil görünmedi.
Karaca Ali sabırsızlanıyordu:
«Hani nerde?» diyordu yanındakilere. «Emeğimiz boşa çıktı…»
Durmuş Ağa:
«Dur bakalım,» diyordu. «Avcı kısmı avın dört yanında uzun dolanır. Halil de öyle. Belki dolanıyordur…»

 

Halil, hiç bir şeyden habersiz, atını ormanlığın alt yanında bırakmıştı. Atının sağrısına bir tokat vurmuş, dağdan aşağı göndermişti. At aşağılara doğru
uçuyordu… Tüfeğini, heybesini bir sedir ağacının dalına asmıştı. Sedir, çam, yarpuz, çimen, taze pınar suyu kokuyordu ortalık. İnceden bir hava kokuyor gibiydi.
Dağın da bir sarhoşluğu vardı. Halili aşk gibi, tutku gibi büyülüyordu. Halil, bir geyik postunu üstüne attı. Sedir ağacının altında uyudu. Her büyük ava çıkışında böyle uyurdu. Kımıldamadan, çampürlerini kendine döşek yapar, bu kokular içinde kendinden geçer uyurdu. Uyandığı zaman artık zalim, attığını vurur bir avcıydı. Halil şimdiye dek avında anasının öğüdünü tutuyordu. Yavrulu geyikleri vurmuyor, geyik yavrularına dokunmuyordu. Hele bir dişi geyikle belki on kere karşılaşmış, yavrulu olduğu için o geyiğe tüfeğini bile çevirmemişti.

 

Ala şafakla Halil uykudan uyandı. Tüfeğini doldurdu. Tabancasını da doldurdu. Halilin çakmaklı tüfeği bu bölgede yapılmış en güzel, en dayanıklı tüfekti. Tüfeğin üstünde geyik resimleri vardı. Bu resimler sedeftendi. Tüfeğin kundağı oymalıydı. Kundağa dağ çiçekleri işlenmişti. Halil, Karakuşun kayasına doğru gidiyordu. Önündeki pusudan, sabırsızlanan düşmandan habersizdi. Halil geyikleri düşünüyordu. Halil, bu çam, sedir, bu dağ kokuları arasında Zeynebi düşünüyordu. Halil, türkü söylüyordu.

Ak gül seni camekanda görmüşler
Kara saçın sırmayılan örmüşler
Seni bana ürüyamda vermişler
Evvel sever, sonra kor gider misin
Sever sever, sonra terkeder misin
Sevincinden uçuyordu.

 

Karaca Ali:
«Pusuya arkadaşlar,» dedi. «Pusuya kardaşlar,» dedi usuldan. Arkadaşları kayalıkların ardına varıp pusuya yattılar. Karaca Ali de vardı, yanına yattı. Yanında yatana:
«Uzakta mı?» diye sordu.
«Uzakta daha. Türkünün burada söyleniyormuş gibi geldiğine bakma. Gür seslidir. Dolana dolana gelir.»
Yanyana yatıyorlardı.E lleri tetikte. Susuyorlardı. Bir ihanet, bir kancıklık susması. Yok yere, bir Ağanın hatırı için, birini vuracaklardı. İçlerinde bunu bilen, bu zorunluğa yanan da vardı.

Türkü yaklaşıyordu. Kayadan kayaya uçuyordu türkü. Türkü bir ölüm gibi geliyordu. Güneşle, toprakla, kayayla, kokuyla, suyla, otla bahtiyar olmanın türküsü geliyordu. Türkü her şeyden habersizdi. Türkü ne korkuyordu, ne de korkuya benzer bir şeyi aklından geçiriyordu. Bir pınar oluğundan su nasıl korkusuz, telaşsız akar, öyle geliyordu. Türkü, bu gelen gençlik, bu hava, bu su, bu bahtiyarlık kararların en müthişini vermiş adamı bile, Karaca Aliyi bile yumuşatmıştı. Yanındakilere uzun uzun, içindekini sezdirmeden baktı. Herkesin eli tetikte, gözü ilerdeydi. Yüzleri sararmıştı. Karaca Ali tabakasını çıkardı. Ağır ağır bir sigara sardı. Çakmağını kuşağından çıkardı. Gürültüyle çaktı. Yanındakiler pusudaki bu adamın çakmak gürültüsüne şaştılar. Sigarasını ateşledi. Derin derin çekti. Dumanı havaya savurdu. Sonra birden ayağa kalktı. Parmaklarının ucuna basarak ötelere, kayalıklardan dolanıp gelen keçi yoluna baktı. Türkü yavaşlamıştı şimdi. Türkü duruyor gibi bir hal almıştı. Sonra bir taşın üstüne çöktü.
«Şu oğlana bakın dedi, şu olğana… Bir de söylüyor ki… Söylesin,» dedi. «İsterse bülbül gibi çığırsın. Bülbül gibi dili olsa ne fayda. Bu oğlan erinde geçinde bizim başımızın belası. Yaşarsa babasından beter olur. Onun için…»
Arkadaşlarından yaşlı, sivri sakallı adam başını ağır ağır kaldırdı:
«Beter ki… beter olur. Haklamalı.»
Ötekiler ses çıkarmadılar.

Türkü gene hızlanmıştı. Büyümüş, gürleşmişti.

Karaca Ali:
«Geliyor.» dedi, yere yattı. Tüfeğini önündeki kayanın kertiğine yerleştirdi. «Hepiniz tüfeğinizi doldurdunuz mu? Ateşe hazır mı?»
Yumulmuş adamlar:
«Hazır,» dediler.
Az sonra türkünün arkasından küçük taşların dereye aşağı yuvarlandığı duyuldu.
Karaca Ali usuldan, kulaklarına söylercesine:
«Hepiniz birden tam yüreğinin başı deyip…»
Başını kaldırdı, aşağı baktı.
«Daha görünürlerde yok. Bu gelen ayak sesleri ne ola?»
Biri:
«Onun ayak sesleri,» dedi. «Bu dağlarda başka in yok, cin yok.»
Karaca Ali:
«İn yok, cin yok. Söyle İpşiroğlu. Kaçırmaz mıyız dersin? Elimizden bir yere kaçamaz ya?…»
«Bu yola düşmüşse, yukarı doğru geliyorsa…
Türkü yukarı doğru çıkan bir adamın türküsü…
Türkü gediği dolandı. Duyuyor musun? Yakında tüfeğimizin
ağzında.»

 

Halil bir ara, birdenbire türküyü kesti durdu. Ellerini beline vermiş, aşağıya, derinlerden akan yeşil, yemyeşil olmuş suya bakıyordu. Akar su bu dağların
ortasında yaprak yeşili olmuştu. Suyun muradı var. Su muradına ermiş, diye düşündü… Suyun aktığı derin koyağın iki yanı mavi topraktı. Mavi toprağa tek
tük yeşil çamlar yapışmıştı. Üst yansa yeşile çalan, mora çalan bir kayalıktı. Halil yürüdü. Gene türküye başladı. Su yaprak yeşiliydi.

Sevda sevda derler behey yarenler
Bilmiyene bir acaip hal olur.

Sonra türküden türküye geçiyor,

Bir yoksulluk, bir ayrılık, bir ölüm,

Diyordu.

Üç derdim var birbirinden ayrılmaz.

 

Karaca Ali:
«Başı göründü,» dedi. «Başı göründü. Üç yüz adım yaklaşır yaklaşmaz… Topumuz bir elden… Yüreğinin başına… Hani görüyorsunuz ya… Şu bükülmüş, yampirik ağacı geçince…»
Yampirik ağaç kocamandı. Yaşlılıktan dalları kıvrım kıvrım eğrilmişti. Gövdesi kıvranan genç bir yılan gövdesine benziyordu. Yolu, yani çığırı kapatıyordu.
«Ağacı beri, bir adım atar atmaz.»

 

Halil ağaca on adım kalmıştı. Sere serpe, dalgın, sevdalı, türkülü yürüyordu. Ağacı dolanınca tetiklere de çökülecekti. Ve Halil bir kurşun atmağa, soluk almağa bile vakit bulamıyacaktı. Ağacı dolanırken, birden üst yandaki kayadan bir ses koptu. Bir taş yuvarlandı. Halil, başını kaldırdı, yukarı doğru sivri kayaların doruğuna baktı. Bir geyik gördü orada. Geyik kayanın sivrisinde kocaman boynuzlarıyla duruyordu. Halil geyiği görür görmez sevincinden deliye döndü, bir ince çiğirden, geyiğe yaklaşmak için yürümeğe başladı. Yukarı doğru geyik gibi sıçrıyordu. Hem tırmanıyor, hem geyiğe bakıyordu. Hiç bir geyik, bir tüfek atımından yakına kimseyi yaklaştırmaz. Ama bu geyik başka bir geyik… Halil, neredeyse yanına varacak. O yaklaşıyor, geyik yerinden kımıldamıyordu.

 

Halil yukarı doğru tırmanmağa başlayınca, Karaca Ali yerinden fırladı…
«Ne oldu buna? Bizi gördü mü ola? Gördü de mi döndü?»
Ötekiler tetiğe bastı basacaklardı. Elleri tetikte öylece kalakalmıştı.
İçlerinde Muştan Çavuş derler biri vardı. Gün görmüştü. Torosu karış karış bilirdi. Çok fırtınalardan geriye kalmıştı. Bu köyden değildi. Yukarılardan olurdu. Başından işler geçtiği için gelip bu köye, Karaca Alinin koluna sığınmıştı. Ne olduğu, nereli olduğu iyice bilinmiyordu.

«Bire ağa,» dedi, «bunda bir iş var. Tüfeğimizin ağzına kadar gel de geri dön. Arkadaş bunda bir iş var. Bir adım daha atsaydı yüreğinin orta yerinden kurşunları yiyecekti. Bir adım daha atmadı. Bunda bir iş var ağa… Vazgeçelim.»
Karaca Ali kızdı:
«Sen,» dedi, «sen delirdin mi? Aklını mı yitirdin? Ne iş olacak bunda? Beni kandırdı işte şu. O olmasa, bu yoldan başka gidilecek yol, geçilecek geçit
yok demese, ben onu başka türlü avlamağa çalışırdım. Gözün kör olsun.»
Adam:
«Bana ilenme ağam. Burada bundan başka yol, bundan başka geçit yok. Dağa yürüyüp giden adama da, bir şey yapamam ya…»
Karaca Ali:
«Öyleyse kalkın,» dedi, «biz de onun ardından gideceğiz.»

 

Karaca Ali öfkeliydi. Deliye dönmüştü. Tabakasını çıkardı. Titreyen elleriyle bir sigara sardı. Çakmağı öfkeli öfkeli çaktı. Sigarasını yaktı.
«Yürüyün. Ya o öldürecek beni bugün. Ya ben onu… Cehennemin dibine de gidecek olsa ardından gidecek onu vuracağız. Arkadaşlar, gelmek istemeyenler
gelmesinler. Korkanlar, ürkenler gelmesinler. Gitsinler avratlarının yanına. Avratlarının koynunda uyusunlar… Beni seven, benden olan… Şu kayalığı
gözü keseri. Tetiğe çökmeğe yüreği varanlar gelsinler…»

Böyle dedi. Yürüdü. Ardına bakmadan, yampirik ağacın yanına vardı. Oradan yukarı, kayalara doğru vurdu. Arkadaşları da onun ardından oraya vurdular.
Çakmak taşındandı kayalar. Uçları bıçak gibi kesiyordu. Dimdikti. Halil görünürlerde yoktu ama, buradan sivri kayanın ardını aştığı belliydi. Tırmanmağa
başladılar. Elleri, ayakları her adım attıkça sıyrılıyor, kanıyordu…
Canlarını dişlerine taktılar. Sivri kayanın dibine kadar tırmandılar… Karaca Ali en öndeydi. Ötekiler yamacın yüzüne sırayla serpilmişlerdi. Arka arkaya…
Önce kayanın dibinde soluk soluğa Karaca Ali durdu. Onun ardından Muştan Çavuş. Çavuşun yüzü kararmıştı. Hiç gönlü olmadığı belliydi. Ötekiler de sırasıyla gelip durdular. Soluk soluğa idiler. Ellerinden kan sızıyordu. Azıcık soluklarını aldılar.
Karaca Ali: «Haydin. Durmak yok. Yetişelim,» dedi.

 

Halil geyiğe yaklaştı. Tam vuracak. Nişan aldı. Nişan alır almaz Halil, taş gibi duran geyik, birden kayanın üstünden aşağı fırladı. Ok gibi. Halil neye uğradığını
bilemedi. Tüfeği elinde kalakaldı.
«Bu geyik, geyiklerin kurnazı,» dedi kendi kendine.
«Böyle de bir geyiğe hiç rastgelmedim. Bir acaip geyik.»
Geyiğin atladığı, kaçtığı yere seyirtti. Göz açıp kapayıncaya kadar geyik yıldırım gibi uçmuş, uzak, karşı kayanın doruğuna varmış durmuş, yönünü de Halilden yana çevirmiş, heykel gibi donmuş öyle duruyordu.

s- 212/223

EDE YAYIMCILIK

bilgi@edekitap.com
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız

Yorumunuzu Ekleyiniz