İÇİNDEKİLER
Title Image

Ekmek Kavgası

Orhan Kemal
orhan kemal

Ekmek Kavgası

Orhan Kemal’in yazdığı, içerisinde yirmi dört kısa öykünün bulunduğu ilk öykü betiği “Ekmek Kavgası”, ilk kez 1949 yılında, Varlık Yayınlarınca yayımlandı.

 

Betikte sırasıyla “Ekmek Kavgası”, “Revir Meydancısı Yusuf”, “Mahalle Bekçisi Ali”, “Köpek Yavrusu”, “Ekmek, “Sabun ve Aşk”, “Bir Öksüz Kız Etrafında”, “Bir Ölüye Dair”, “Bir İnsan”, “Teber Çelik’in Karısı”, “Afaracı Hacı Ali”, “Bir Kadın”, “Bir Yılbaşı Macerası”, “Uyku”, “Dönüş”, “Kitap Satmaya Dair”, “Propagandacı”, “Yemişçi”, “Çocuk Ali”, “Büyücü”, “Cünha”, “Kirli Pardesü”, “İneğin Biri Ali Osman”, “Piyango Bileti” adlı öyküler yer alıyor.

 

Türk yazınında, Sabahattin Ali, Sadri Ertem, Samim Kocagöz, Şevket Bulut, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Abbas Sayar gibi toplumcu gerçekçi anlatılarıyla akla gelen ilk yazarlardan biri olan Orhan Kemal’in “Uyku” adını verdiği öykü, gece çalışmasına kalan yoksul, çocuk yaştaki genç işçilerin, zorlu geçen bir gecesini anlatıyor.

 

EKMEK KAVGASI'ndan...

 

Uyku

 

Cumartesiydi.

Madeni Eşya Fabrikası hafta tatiline hazırlanıyordu. Fabrikanın yüz elli amelesinden sekseni, on dörtle on altı yaş arasında erkek çocuklardı ki, yirmi kadarı “Pres” makinelerinde çalışıyordu. Üstleri başları paramparça. Aşağı yukarı aynı boy ve aynı kalıpta olduklarından, birbirlerine benziyorlardı.

 

Terden sırılsıklamdılar. Atelyenin makine gürültüsü yüklü ağır havasında kaynaşıyorlardı: Muslukların fışkıran suyun da el yüz yıkayanlar, sıra bekleyenler, helalara girip çıkanlar, fırsattan istifade, kovalamaca oynayanlar… Gömleklerinin yağlı kollarıyla terlerini sildikçe de, vıcık vıcık makine yağı büsbütün sıvaşıyordu.

 

Fabrika ustabaşısı -kırk beşlik, zayıf, kısa boylu- başını kaşıyarak Baba Ferhat’ın yanına geldi. Baba Ferhat, büyük mengenede preslerden birinin kamasını eğeliyor, ilerisindeki freze makinesinin sesine, sesine uydurmuş, bir Anadolu havası mırıldanıyordu. Haşlanmışa benzeyen yüzünden sızan ter, yağ lekeleri ile karışıp boynuna, göğsüne, ordan da aşağılara iniyordu. Ustabaşının kendisine baktığını fark edince, işi bıraktı, doğruldu. “Ooof, of be!” dedi. Ustabaşı gülerek Baba Ferhat’ın yanına geldi, bir şeyler konuştular, sonra ustabaşı tamir odasının yanına gitti. Kapının sağ duvarındaki mermer levhada şarteli indirdi. Atelye çatısı altında dönen ana volan sarsılarak yavaşladı ve fabrika istop etti.

 

Herkes paydos sanmıştı… Halbuki ustabaşı, tornalardan birinin üstüne sıçradı, düdük öttürdü, ameleyi topladı. Nutuk söyler gibi:

– Bana bakın! diye bağırdı, öğleden sonra iş var… Sabaha kadar çalışacağız belki de… İsteyen gidebilir, kalan çift yevmiye alacak… İsteyen gider, dedim, zorla değil…

 

Atelyeye bir sessizlik Çöktü. Sonra mırıltılar, fis-koslar başladı, arkasından da Baba Ferhat’ın eğe sesi.

 

Onuncu presin işçisi çocuk Sami, etrafına bakındı, yutkundu, gözlerini ovalladı… Öyle canı sıkılmıştı ki… “Gitsem mi?” diye aklından geçirdi, sonra caydı… Ustabaşı aksidir. Sami işi bırakır giderse, ustabaşı bir daha fabrikaya adım attırmaz onu. Fabrikasının ameleye ihtiyacı yok ki, kapının önü kendi kadar çocuklarla dolu. Saat ücretlerinin düşmesine sebep hep bu aylak çocuklar…

 

Ustabaşı, kimsenin kımıldamadığını görünce makineden atladı. Gitti, şalteri itti. Volanlar dönmeye başladılar, Baba Ferhat’ın eğe sesi silindi.

 

Mevsim yazdı. Atelyenin arka pencerelerinden olanca hızıyla vuran öyle güneşi, içerden altı tav ocağının kızıllığını alıyordu. İş Kanunu’na göre fabrika saat birden itibaren paydos etmeye mecburdu. Onun için, fabrikanın gürültüsü dışardan işitilir de, İş Dairesinin kulağına gider diye, ustabaşının emriyle fabrika bekçileri atelyenin tekmil pencerelerini, tavandaki yuvarlak deliklere varana kadar örtünce, atelye karardı, tav ocaklarının kızıllığı birden bütün kuvvetiyle meydana çıktı. Çok geçmeden atelyenin elektrikleri yandı, ocaklar tekrar sönükleştiler.

 

Bunaltan bir sıcak başlamıştı. Baba Ferhat, küfrederek gömleğini attı, paçaları düğmeli uzun donunu çemirledi. Gövdesi terledikçe kaşıntı artıyordu.

 

Çocuklar da gömleklerini soyundular. Kömür ambarına, helaya yalınayak gidip geldiklerinden, ayakları bileklerine kadar simsiyahtı. Preslere, çinko levha getiren, kalıplanan karavanaları ambara götüren, depolardan tav ocaklarına maden kömürü taşıyan yardımcı çocuklardan yalnız ikisinin pantolonları uzundu, geriye kalanlar kısa pantolon giyiyorlardı.

 

Çocuk Sami atelyenin duvar saatini istemeye istemeye baktı: biri çeyrek geçiyordu daha… Paydosu düşündü. Aradaki zaman hiç bitmeyecek kadar uzun geldi.

 

Pulanyalar kıvrım kıvrım yonca döküyorlardı. Çocuk Sami düşündü: Öğleden sonra paydos olacaklar diye yiyecek getirmemişti. Karnı pek aç değildi ama, gece belki de acır, diye elli kuruş avans almaya karar verdiyse de, vazgeçti. Annesi, “Aman oğlum Sami, sakın borç etme… Ay başında taksitimizi ödeyemezsek evimizden atarlar bizi…” diye sıkılamıştı. Makinesinin kolunu çekti, bir karavana daha kalıpladı. Sonra volanı boşa itti ve helalara yürüdü. Muslukların başı gene kalabalıktı, sıra bekledi.

 

Burası atelyenin içinden daha serin olduğundan, çocukların hoşuna gider. Fakat ustalar rahat vermez ki… İkide birde kontrole gelirler. Çocuklar kaçar, ustalar kovalar. Yakalanan evvela dayak yer, sonra da ceza.

 

Çocuk Sami, musluğun fışkıran ılık suyundan elini, yüzünü yıkadı, vücudunu ıslattı, yaş gövdesini ovdu, serinledi. Başını tekrardan musluğa götürüyordu ki, düdük sesleri… Çocuklar kaçtılar. Sami de tav ocaklarının arkasından usulcacık savaştı. Ocakların ora müthiş sıcaktı, ıslak vücudu kuruyuverdi. Makinesine geldiği zaman saçlarından başka yaş yeri kalmamıştı. Tekrar alev alev yanmaya başladı.

 

Celal Usta, makinelere teker teker uğruyor, avans isteyenlerin adlarını bir kağıda yazıyordu. Sıra Sami’ye gelince, o “istemem…” dedi.

 

Saat ikide, bir saatlik yemek paydosu verildi. Çocuk Sami kömür ambarına indi. Ambar karanlıktı, rutubetliydi ama, toprak serindi. İri bir maden kömürü parçasını başının altına alıp yorgun vücudunu toprağa bıraktı, hemen uyudu… Düdük sesleriyle uyandığı vakit, kontroller ellerinde elektrik lambaları, çocukları iş başına kovalıyorlardı. Sami de kalktı. Kaburgaları rutubetten buz kesilmişti. Makinesine geldi.

 

Karşıda, Baba Ferhat’ın mengenesinin az ilerisinde demirci Şuayip’le kalfası Danyal, kızıl bir demire balyoz sallıyorlar, büyük ve ağır çekiçler örse indikçe etrafa kıvılcımlar saçılıyordu. Danyal’ın arkası Sami’ye dönüktü. “Top ense” kesilmiş ense saçları, onun yeni yetişme bir delikanlı olduğunu gösteriyordu.

 

Yüzü görünen Şuayip ustaysa, evlilik bir adamdı. Balyozu kaldırırken boynunda parmak parmak damarlar şişiyor, boyun derisi yırtılacakmış gibi geriliyordu.

 

Sami, Danyal’ın kollarına imrenerek baktı, kendininkileri düşündü. Onunkiler ipince idiler… Saçlarının dibinden ılık ılık sızan ter gözlerini yakıyordu. Tekrar hela aralığına geldi. Musluk da elini yüzünü yıkadı, gövdesini ıslattı. Dönüşte, tornacıların alât ve edevât dolabının camında kendini gördü: ipinceydi. Omuzları dar, omuz başları çıkık çıkıktı… Utandı. Kendisine bakıyorlar gibi geldi, büsbütün utandı ve telaşlandı. Halbuki her şey yerli yerinde, herkes kendi dalgasındaydı. Baba Ferhat, yalnız o, eğe eğelerken arada gözü Sami’ye kayıyordu. Sami sanıyordu ki, baba Ferhat, onun zayıflığına bakıyor… Omuz başlarını avuçlarının içleriyle kapayarak makinesine koştu. Zannediyordu ki, herkes onunla, onun zayıflığıyla meşgul, birbirlerine, “Amma da zayıf ha!” diye fısıldıyorlar. Bu iş gittikçe büyüyordu…

 

Tam bu sırada, yanındaki presin işçisi Çocuk Nuri:

– Lan Sami, dedi, amma da zayıfsın ha!

Sami sarsıldı.

– Ne zayıfı yahu, dedi, sen zayıf değil misin?

– Ben gene de senden etliyim oğlum… Diye kabaran bir hindi azametiyle, yan yan baktı.

Çocuk Sami, cevap vermedi, fakat kahroluyordu.

Beriki, aceleyle kalıpladığı bir karavanayı çıkardıktan sonra:

– Kollara dikiz! dedi..

Kendi pazusunu şişirip Sami’ye gösterdi. Bu kol Sami’nin kolundan kalındı.

Sami cevap verse bir tek kelime söylese ağlayacaktı. Öyle dolmuştu ki… Çömeldi. Makinesinin tozlu ayakları arasına tor top sıkıştırdığı ıslak gömleğini aldı, giyindi.

 

Çocuk Nuri ise, Çocuk Hadi’ye, Sami’yi göstererek bir şeyler fısıldıyordu. Bir ara:

– Allah’ını seversen bak, dedi, hortlağa benzemiyor mu?

Sami, gene cevap vermedi. Şuayip Usta, yeni bir demir almak için ocağa gidiyordu. Danyal Kalfa, balyozunu yere bırakmıştı, avuçlarına tükürdü. Baba Ferhat da eğelediği demirin düzlüğünü muayene ederken gülümsüyor, başını sallıyordu. Sanki karşısında birisi varmış da, şakalaşıyorlar gibi. Sami, Çocuk Nuri’nin dikkatini başka tarafa çekip, alaylarından kurtulmak için, kâh balyoz sallayanlara bakıyordu, kâh Baba Ferhat’a… Bir ara başını tavana kaldırdı. Volanlardan birinden sarkan bir parça kayış, tavanın çürük Tahtalarına vurdukça tavan tozuyordu. Sami, bunu gözüyle Çocuk Nuri’ye işaret etti. Fakat Nuri:

– Sen boşver orayı… dedi, dediğime bak…

 

Koca atelye Sami’nin tepesinde dönüyordu sanki. Baskın hava şimdi büsbütün ağırlaşmıştı. Gözbebekleri çukurlarına itiliyordu… Onlara arkasını döndü. Fakat Nuri, elinde bir kınnap parçası:

– Haydi, dedi, getir kolunu… Erkeksen getir de, ölçelim… Kiminki kalınmış…

 

Sami’nin sabri taştı. Döndü. Onu gırtlağından yakalayıp makinenin volanının arasına… Fakat Nuri’nin sarı ışıklı yeşil gözleri… Onun kolları da kalındı, yani daha kuvvetliydi. Ağlamaya başladı.

– Ustaaa, ustaaa! Vallahi söyleyeceğim, billahi söyleyeceğim… orospu çocuğuyum söylemezsem… Ben zayıfım, hortlağım, sen şişmansın… Ben itim, sen beysin, daha var mı diyeceğin… Ben öksüzüm diye herkes bana…

 

Çocuk Nuri işin buralara varacağını sanmamıştı. İlle, “ustaya söyleyeceğim” sözünden ürktü.

– Sus be, Sami be, şaka ettik yahu…

Sami susmuyordu. İçini çeke çeke ağlıyor, hıçkırıyordu.

– Sus, sus Sami, sus be… Yahu, şaka ettik be…

 

Makinesine geçti.

Saatler çok ağır geçiyordu. Gece yarısından sonra çocukların hiçbirinde hal kalmamıştı. Yalnız çocuklar değil, bütün atelye, ustalar, yaşlı işçiler, herkes, her şey müthiş bir yorgunluk ve ter içindeydi.

 

Bir ara Sami’nin sırtına tavandan bir parça örümcek ağı düştü, yakmaya başladı. Kaşındı. Öyle tatlı kaşınıyordu ki… Kaşıya kaşıya derisi kabardı… Gömlek kabarmış yere değdikçe dağlanmış gibi açıyordu. Tükürük sürdü, avuçlarını döşeme tahtalarının tozuyla bulayarak sırtını pudraladı. Yanma azaldı… Tam bu sırada arka makinelerde acı bir çığlık koptu. Koşuşmalar… Sami de koştu… On sekizinci presin işçisi Çocuk Haydar düşmüş, başı yarılmıştı. Bir taraftan, başının kanayan yerine avuçuyla tutuyor, bir taraftan da etrafına alanlara bağırıyordu:

– Ne var yahu, ne var be, ne olmuş yahu. Şimdi ustalar gelir diyoruz yahu, ceza yiyeceğiz be, Ohooo…

 

Onu dinleyen yoktu. Çok geçmeden ustabaşı geldi, ilk peşin kalabalığa çıkıştı:

– Dağlın lan, İtoğlu itler! Dalga geçmeye fırsat kollarsınız! Haydi, herkes makinesine!

Çocuk Haydar ağlıyordu. Canı yandığından değil -tabi canı da yanıyordu- ustanın dövüp ceza yazacağından korkuyordu.

Ustabaşı ellerini beline dayadı, Haydar’ın yanındaki makinenin işçisi Çocuk Celalettin’e sordu:

– Nasıl kırdı kafasını bu eşşek?

Celalettin kekemeydi:

– Uuuyuyordu, düdüdüştü, kakakafası…

Ustabaşı, Çocuk Haydar’ı omuzundan sarstı:

– Eşşoğlu eşşekler! Paşa babanızın evinde sanıyorsunuz kendinizi… Çek elini bakayım…

Yaraya baktı, sonra Haydar’ı önüne katıp odasına getirdi.

 

Ustabaşının odası atelyenin nihayetinde, on basamakla çıkılan, penceresi bol bir odadaydı ki, her istediği zaman atelyenin her tarafını buradan görebilirdi. Bunun için yapılmıştı zaten. Tavanda geniş kanatlı bir vantilatör ağır ağır dönüyordu. Ustabaşı ecza dolabından oksijen, tentürdiyot, pamuk, sargı bezi çıkardı. Yarayı yıkadı, sildi, tentürdiyot çaldı ve sıkı sıkı sardı. Haydar korkusundan gık demiyordu. Makinesine dönerken, ustabaşının ceza yazmadığına seviniyordu.

 

Saat iki buçuğa doğru Çocuk Sami’nin duracak hali kalmamıştı. Uykusu dağılsın diye, başını makinenin demirine vurdu, göz kapaklarını çimdikledi, elini ısırdı, tırnağına baktı. Ne yaptıysa nafile… Vücudu lâpaya dönmüştü. Atelyenin benzin, gaz yağı kokan ağır havası başını ağrıtıyordu. Bir ara makinenin yan demirine yaslandı, hafif hafif kestirmeye başlamıştı ki, birden öyle sendeledi ki, az kalsın yanı başında yağlı bir vınıltıyla dönen volanın arasına yuvarlanıyordu, tutundu. Bir görenin olup olmadığını kolladı.

 

Bütün atelye, tornalar, freze, tav ocakları, presler, Baba Ferhat, Şuayip’le, Danyal Usta, sarı sarı yanan yetmiş beş mumluklar, her şey, herkes Sami kadar bitkindi. Ustaların düdükleri bile artık duyulmuyordu. Sami bir kere daha makinenin yan demirine yaslanıp, yuvarlanmak tehlikesi atlattıktan sonra kıpkırmızı gözleriyle atelyeye baktı, gördü ki, preslerden bir çoğu boş dönüyor… O da makinesini bırakıp helâların oraya sıvıştı.

 

Ustabaşı, Çocuk Haydar’ın yarasını sardıktan sonra, elektriği söndürdü, vantilatörü hızlandırdı. Pencerenin kanatlarını ardlarına kadar açtı. Uyku fena bastırmıştı… Yorgun kollarını çırptı, gerindi, esnedi sonra gitti pencere demirine dayandı.

 

Dışarıda aydınlık bir gece vardı. Uzaklardan bir gramofon sesi geliyor, civar mahalleler -bunlar işçi mahalleleriydi- geceye gömülmüş karanlık evler kalabalığı halinde alt alta ve üst üsteydiler.

 

Ustabaşı, bunların hiçbirine dikkat etmedi. Gramofon sesine kulak vererek daldı. Çok geçmeden uzun ve helezonlu nefes alışlar ve horultu… Pencereye dayalı kolları gevşedi, bacakları çözüldü, bacakları… Ağır bir yıkılışla beraber başı pencere demirine fena halde çarptı. Çok evhamlıydı… Hemen oda kapısına çıktı, düdüğünü gücünün yettiği kadar üfledi. Bu arada dikkat etti ki, tornalarla preslerden bir çoğu boş dönüyor, fena halde içerleyerek tekrar düdüğüne sarıldı, öttürecekti ki aklına Celal Usta geldi. Düdük öttürmekten vazgeçti, küçük tamir odasına geldi. Kapıyı açtı. Celal Usta büyük mengeneye yaslanmış, ayakta uyuyor…

 

Ustabaşı, dudaklarını titreten, gözlerini kısan bir hırsla odaya daldı. Celal Usta’yı omuzundan hırslı hırslı sarstı. Celal Usta sıçradı. Beriki bas bas bağırıyordu:

– Aferin sana! Bunun için mi getirdik seni amelenin başına. Sen böyle yaparsan amele ne yapmaz. Tornalar boş dönüyor, presler boş dönüyor, freze… Kilovatlar su gibi akıyor, amelenin her biri bir yana dağılmış. Yazık günah değil mi… Vicdansız herifler!

 

İki ustanın arası oldum bitti açıktı.

Celal Usta uyku sersemliğinin verdiği şaşkınlıktan kurtulunca:

– Fazla patırtı etme! dedi, senin karşında iki paralık amele yok. Ben…

– Ne halt olursan ol! Bu kapıya namuslu adam lazım.

Celal Usta kıpkırmızı kesildi. Günlerden beri dolmuştu zaten, boşandı:

– Doğru konuş, dedi doğru konuş, bak… Biz bu dünyada namus için yaşıyoruz. Buraya namuslu adam lazım da ne oluyor? Biz namussuz muyuz?

Kinle bakıştılar. Celal Usta devam etti:

– Çoluk çocuğun anasını ağlatıyorsunuz. Hükümet İş Kanunu yapar, günde sekiz saat mesai kabul eder, siz fakir fukarayı on sekiz saat çalıştırırsınız. Bu mu namusunuz?

– O senden sorulmaz. Sen, sana tebliğ edilen vazifeye bak, üst yanına karışma!

– Peki… Madem benden sorulmaz, ben de bilirim işimi öyleyse… Yarın, eğer bizzat İş Dairesine gidip, her şeyi bir bir ihbar etmezsem, nah, nah, bunları -bıyıklarını gösterdi- kazıtırım.

Hırsla ayrıldılar.

 

Celal Usta bütün öfkesine rağmen, gene de atelyenin içine yürüdü. Gördü ki, sahiden de, preslerden bir çoğu, tornalar, freze ve öteki makineler boş dönüyor, tav ocakları da kararma yüz  tutmuş. Çabucak döndü, tav ocaklarının arkasına serilmiş uyuyan iki çocuğu ayağıyla dürtüp uyandırdı, çocuklar kaçtılar… Sonra helâlara geldi. Baştan birinci aptesanenin kapısını itti içerden bir çocuk öksürdü. Celal usta:

– Hadi, hadi… diye çıkıştı.

Muslukların başında da bir alay çocuk, Celal Usta’yı görünce birbirlerini çiğneyerek kaçıştılar…

 

Celal Usta, geniş alnının altında kocaman duran burnunu baş parmağıyla karıştırarak ikinci, üçüncü aptesanelerin kapılarına da ayağıyla vurup geçtikten sonra dördüncüye geldi. Onu da ötekiler gibi itip geçecekti. İtti. Fakat içerden ses gelmedi. Durdu. Kapıyı tekrar itti, gene ses yok. Bu sefer eliyle itti. Kanat aralandı, kaldı. Kapıya iyice sokuldu. Üstteki yuvarlak delikten içeriye baktı. Helâ karanlıktı. Dikkatle baktı, yerde bir karartı. Bir çocuğa benzetti. “Ölmüş olmasın?” Kanadı az daha zorladı. Bir insan geçecek kadar aralanan kapıdan içeri sıyrıldı. Aptesane çok fena kokuyordu. El fenerini çıkardı. Yerde yatana sıktı… Bu sahiden de bir çocuktu. Avuç içleri ile sol yanağı apdesanenin sidikli tahtasında, uyuyordu.

 

Celal Usta’nın yüzü tiksinti ile buruştu, çocuğa eğildi. Çocuğun başını yana çevirdi; Onuncu pres işçisi Çocuk Sami’ydi… Omuzundan hafif hafif sarstı. Çocuk, boğazlanmış bir koyun ağırlığıyla ılık ılık sallandı. Celal Usta tekrar sarstı, tekrar, tekrar… Çocuk her sarsılışta kımıldadı, inledi, sayıkladı, fakat kendine gelemedi. Celal Usta el fenerini söndürdü, arka cebine soktu. Çocuğun sidik bulaşmamış yerlerinden tutarak kaldırdı, kıç üstü oturttu. Neden sonra kendine gelen çocuk Sami, Celal Usta’yı görünce fena halde korktu başladı ağlamağa…

– Vallahi usta, namussuzum ki…

– Sus haydi, sus… Kes sesini… Bak, üstün basın berbat olmuş… Kes sesini, dedik, ohooo… Bir Soran olursa, düştüm de… Haydi makinene.

Sami gözlerini silip makinesine geldi.

 

Celal Usta, fabrikanın uyumaya elverişli delik, deşiğini yarım saatte dolaştı. Pres kanallarında, ambalaj sandıklarında, kömür ambarında, çuvalların arasında uyuyan ne kadar çocuk, büyük işçi yakaladıysa uyandırdı, işlerinin başına yolladı, hiçbirine ceza yazmadı.

Gecenin üçüne on vardı. Presçi Çocuk Nuri, Celal Usta’ya seslendi:

– Usta, şu benim kalıba bak hele… Körlenmiş gene, kesmiyor!

Ustabaşı odasının kapısında, kollarına kavuşturmuş, sert bakıyordu. Celal usta, Çocuk Nuri’nin makinesini istop etti. Kalıbı muayene ederken, Nuri sıvıştı. Yandaki makinede Sami’yse, “ustanın kafese girişine” gülüyordu. Halbuki Celal Usta yutmamıştı, işin farkındaydı ama, “Adam sen de… diye aklından geçirdi, varsın iki dirhem uyusun fukaralar… Geberecek değiller ya…”

 

Atelye sabaha kadar gittikçe artan ağır havasını kaybetmedi. Yetmiş beşer mumlukların altında çalışan insanlar, zeytinyağına batırılıp çıkarılmış gibi, vıcık gıcıklılar. Frezelerin altları kucak kucak yonga dolmuştu…

 

Fabrika sahibi sabahleyin iner erkenden geldi; kısa boylu, fakat gayet biçimli bir adamdı. Odasına geçti. İlk önce ustabaşı ile uzun uzun konuştu sonra Celal Usta’yla. Fakat Celal Usta’ya, ustabaşının şikayetine dair hiçbir şey açmadı. Celal Usta çıkarken, patron, mavi bir zarf uzattı:

– Bütün gece uykusuz kaldınız…

Celal Usta zarfı teşekkürle aldı.

İlave etti:

– Ustabaşı ile barışın olmaz mı?

Zarfın içinde yirmi beş lira vardı.

 

Kaynak:Bu öykü Tahir Alangu’nun, 1965 yılında yayımlanan, Cumhuriyet’ten Sonra Hikâye ve Roman adlı seçkisinin ikinci betiğinden alınmıştır.

b. 399-406

EDE YAYIMCILIK

bilgi@edekitap.com
Buraya ilk Yorumu siz yazacaksınız

Yorumunuzu Ekleyiniz